Джеймс Мэтью Барри – Küçük Beyaz Kuş (страница 4)
“Yakın zamanda elimize geçti.” dedi görevli oyuncağa baktığımı görünce. “Artık ona ihtiyacı kalmadığını söyleyen bir hanımefendi tarafından.”
Sanırım Mary’ye hiç bu kadar kızmamıştım. Oyuncak evi satın aldım ve kendilerine bunu satan hanımefendinin adresini bildikleri için mağazada yazdığım şu kısa mektupla birlikte bu oyuncak evi kendisinin adresine postalamalarını istedim:
Sonradan keşke bunu bir düğün hediyesi olarak gönderseydim diye hayıflandım ama artık çok geçti. Onu bir sonraki görüşümde ise birkaç aylık evliydiler. Bir kasım ayında akşam saat dokuzdu ve yirmi yıldır sosyetik mi yoksa alenen salaş bir yer mi olacağına karar verememiş mağazalarla dolu bir sokaktaydık. Bir tarafında hunharca katledilen moda, diğer tarafında kafasını dondurma kâsesine geçirmiş bir adam. Genelde her yeri yukarıdan aşağı camlarla kaplı bu sokaktan koşarak geçerim ki zaten dairem de çok uzağında değil, fakat o gün yürümek istedim. Mary önümdeydi; şapşalca “Ha ha!” yapan çocuğa yaslanmış heyecanlı bir şekilde konuşuyorlardı. İlerlediği için ona sitem ediyordu ama öte yandan geri dönmediği için de içten içe memnun oluyormuş gibi bir hâli vardı. Nedenini merak ettim.
Her şey bir yana dışarıda ne yaptıklarını da merak etmiştim. İki dilim et almak için mi? Sonradan Mary’nin kocasını çok savurgan davrandıkları konusunda ikna etmeye çalıştığı kanaatine vardım. Bu yüzden onu geri döndürmeye uğraşıyordu. Fakat içten içe kocasının gözü pekliği de onu cezbediyordu. Onun ısrarına rağmen kocasının ileri atılmasına duyduğu hayranlık da bu yüzdendi.
Eti alır almaz neşe içinde hızlıca uzaklaştılar. Evlerine kadar onları takip edebilme umuduyla peşlerine düştüm ama bir süre sonra geride kaldım. O gece şu aforizmayı geliştirdim: Biftek dilimleri taşıyan genç ve güzel bir kadına yetişmeye çalışmak nafile bir çabadır. Artık onunla ilgili istediğim şeyden emindim. Yine de, öncelikle oturdukları yeri bulmak gerekiyordu ki et pazarının çok da uzağında olmadığını tahmin ediyordum. Hatta oturdukları yeri seçerken “Et Pazarına Yakın” ilanıyla kandırılmış olabileceklerini bile düşündüm.
Sonra, bir gün beklenmedik bir olay oldu ki bu gerçekten romantik ve bundan dolayı gurur duyuyorum. Benim dairem ikinci katta ve arka tarafında itinalı bir incelikle düzenlenmiş bir sokak bulunuyor. Sokakla dairemin bulunduğu binanın arasında bahçe denilebilecek boşluklar var. O kadar küçük ki bu bahçeler, bir ağaç dikseniz gölgesi komşunuzun da üstüne düşer. Bir gün arka penceremden bakarken bu bahçelerden birinde bir sandalyede bizim küçük mürebbiyenin oturduğunu gördüm. Onun olduğundan emin olmak için gözlüklerimi takıp bir daha baktım. Benim gördüğümü zannettiğim cilveli bir kadın imgesinin aksine orada hiçbir şey yapmadan oturuyordu. Gidip dürbünümü getirdim ve bu kez sandalyede bir kadın ceketinden başka bir şey göremedim. Kürke benzeyen bir ceket sanırım havalandırılmak üzere bir mutfak sandalyesinin üzerine takılı bir hâlde duruyordu.
Hayal kırıklığına uğramıştım ve ısrarla eğer Mary değilse de kesin Mary’nin ceketidir diye kendimle inatlaşmaya devam ettim. Onu hiç böyle bir ceketle görmemiştim, ne var ki sebebini bilmesem de kendimden oldukça emindim. Acaba kıyafetlere onları giyen kişilerin özellikleri siniyor olabilir mi? Belki de bu cekete de Mary’nin cilvesi sindiği için bana tanıdık gelmiştir. Eteklerinin uçuşması bana huzur verdiğine göre kesin bu cekette de bir hinlik vardır. Kim bilir belki de kıyafetlerini kendi dikiyordur ve kıyafetlerindeki minik kıvrımların arasına kendinden bir şeyler sokuşturuyordur.
Nasıl isterseniz öyle düşünün ama beş dakika içerisinde şapkamı alıp dışarı çıkmıştım ki onların olduğunu tahmin ettiğim o bahçeli evden Mary ve kocasının çıktığını gördüm. Şimdi, sizce ben zeki miyim, değil miyim?
Sokaktan çıktıklarında yavaşça evlerini inceledim ve bence tuhaf bir evdi. Önden bakınca sanki bir kapı ve bir pencere görünse de dikkatlice bakan kişinin üstte havalandırma boşluğuna bakan ve eminim Mary’nin hazırcevaplığıyla yatak odasına ait olduğunu söyleyeceği bir pencere daha olduğu gözünden kaçmazdı. Binanın her iki tarafındaki evler de uzundu ve sonradan fark ettim ki eskiden burası bahçe girişiymiş. Kat ve bulunduğu kısmın yarısı ucuz yollu hazırlanmıştı. Misal beton yerine ahşap kullanılmış gibi. Genel izlenim bahçe yoluna yerleştirilmiş renkli bir karavan gibiydi daha çok.
Bence Londra’da alçak evler yüksek olanlardan daha rahat görünüyor ki genelde onları yapanlara hayır duası etmeden geçmem yanlarından. Fakat bu biraz gülünç duruyordu. Hatta kendisine ev bile denmezdi. Zira kapısının üzerinde de “Bu alan satılıktır.” yazısı asılıydı. Zili çalarken bu yazının yıllardır asılı olduğunu hatırladım. Bir alana ihtiyacım olduğunu söylerken yaşlıca mahzun bakışlı, zarafeti etrafındakilerle uyumsuz kalan bir kadın beni içeri kabul etti. Hissiyatım yüzümden de okunmuş olacak ki kadının ilk cümleleri durumu açıklamaya yönelikti.
“İçki içtiğim için beni ucuza çalıştırıyorlar.” dedi.
Başımla selam verdim ve misafir odasına geçtik. Mary’nin fiziksel görünümünü tasvir etmiş miydim hatırlamıyorum ama şayet etmişsem bu güneşli misafir odasını tasavvur edebilirsiniz. İlk tepkim bunları alacak parayı nereden buldu diye düşünmek oldu ki Mary’nin sokaktaki yürüyüşünü görseniz sizin de ilk izleniminiz böyle olurdu. Çıngırdamayan elle dikilmiş çan ipinden tutun da içinde sigara olmayan elle boyanmış sigara kutusuna kadar bu küçücük odadaki tüm ıvır zıvırların dökümünü çıkarmaya yerim yok. Zemin yemyeşil ve çok güzel Şark halılarıyla döşeliydi. Sanıyorum yeşil ve beyaz, hanımefendinin güneş ışığını zapt edebilmek için kullandığı renklerdi. Pencerelerdeki perdeler nadir bulunan bir kumaştan yapılmıştı ve rengini orman asması çiçeğinin morundan almıştı. Perde etekleri asil bir şekilde yeri süpürüyordu ve Mary’nin misafir kabul ederken ki hâlini imgeleştiriyordu. Kiralandığını bildiğim piyanoyu es geçebiliriz fakat çoğunu yeşil ahşabın oluşturduğu daha bir sürü zarif parçalar var; bir kanepe, köşede bir büfe, sahibinin oturup üzerinde bir şeyler karaladığı düşünülürse kendisine yakışacak kadar büyüleyici bir yazı masası… Masadaki kâğıdın üzerinde, başka Mary varsa da varlığını reddeden Mary’nin parmaklarıyla yazılmış harfler duruyordu. Duvarlarda çoğu çerçevesiz olmak üzere bir sürü yağlı boya tablosu vardı. Hollanda kılıfına yerleştirilmiş olağanüstü değerdeki şamdanlardan da bahsetmemek olmaz.
“Anladığım kadarıyla…” dedim tombul hizmetçiye. “Yanında çalıştığınız kişilerin mali durumu iyi.”
Kadın kesin bir şekilde başını salladı ve anlayamadığım bir şeyler söyledi.
“Bir servetle evlendiğini mi ima etmeye çalışıyorsunuz?” diyerek kendimi riske attım.
Bu kez söylediklerini duyabildim: “Konserve etler.” dedi ve kederli bir sessizliğe gömüldü.
“Yine de bu oda epey bir paraya mal olmuştur.” dedim.
Hor gören bir edayla “Her şeyi kendisi yaptı.” dedi yeni arkadaşım.
“Fakat böylesine güzel renklendirilmiş bu yeşil zemin…”
“Kızgın yağ ve bir şilin değerinde bir boya.” dedi gururla karışık bir utanmayla yanakları kızararak.
“Bu halılar…”
“Toplama.” dedi ve parçalarının nasıl sanatsal bir şekilde birleştirildiğini gösterdi bana.
“Perdeler…”
“Toplama.”
“Her hâlükârda, kanepe…”
Döşemesini kaldırdı ve kanepenin ambalaj sandıklarından yapıldığını gördüm.
“Yazı masası…”
Bu kez tutturduğumu düşünüyordum çünkü pirinç kulplu çekmecelerini, oldukça şık kitap rafını, ipek örtünün altındaki minik yazı masası çekmecelerini görebiliyordum.
“Onu üç adet portakal kasasından yaptı.” dedi nihayet kendisi de biraz etkilenmiş gibi görünerek.
Ümitsizce etrafıma bakındım ve gözlerim Hollanda kılıfına rastladı. “Şu Hollanda kılıfında duran güzel bir şamdan var.” dedim gönlünü almaya çalışarak.
Burun kıvırdı ve kaba bir şekilde elini kaldırıyordu ki, “Lütfen yapmayın, hanımefendi, bu kılıfın gerçekliğine inanmak istiyorum.” dedim. “Her şeye karşı inancını yitirmiş olanlara ne kadar yazık!” Sanki küçük mürebbiyenin hiç yoktan yarattığı bu güzel şeyler elimi sıkarak şamdanı bırakmama sebep oldu.
“Aman Allah’ım, bu nasıl bir şey?” dedim kadına.
Kadın üst katta başka şaheserlerin de olduğunu ima etti.
“Merdiven de mi var? Onu da mı kendisi yaptı?”
“Yok, zaten vardı ama o değiştirdi.”
Merdiven Mary’nin yatak odasına çıkıyordu. Oraya ve bahçede bulunan baraka şeklindeki atölyeye bakmayacağımı söyledim.
“Atölyeyi de kendi elleriyle mi yaptı?”
“Yok, ama onu da kendisi değiştirdi.”
“Her şeyi nasıl bu kadar değiştirebiliyor? Sizce burada güvende misiniz, hanımefendi? Sizi de değiştirmesin?”
Sempatik tavrım karşısında biraz yumuşadı ve bir şeyler anlatmaya başladı. Mary ve kocasının ödedikleri kira pek de onurlu bir ailenin gururla üstleneceği bir miktar sayılmazmış. Birisi bu daireyi yeniden inşa etmek üzere almak istediğinde ilan panosuna hürmet ederek boşaltmak kaydıyla burayı çok ucuza kiralamışlar. Mary A. “Bu alan satılıktır.” yazısından nefret ediyormuş ve ilanı soranlara yumruğunu sallarmış. Evini gerçek bir evmiş gibi coşkuyla sahiplenir ve satılık ilanı için birisi gelecek olursa öfkeden titrermiş.