Джеймс Мэтью Барри – Küçük Beyaz Kuş (страница 3)
Ertesi gün yine aynı şey oldu ve öyle sinirlendim ki sigaramı dişledim sinirimden. Ve bu sinirime dokunan durumu sona erdirsin diye dua ettiğim o perşembe geldi. Ancak her zamanki yerde ikisi de belirmedi. Acaba başka postanenin orada mı buluşuyorlar diye düşündüm ama yok; çünkü onu her gün gözleri kıpkırmızı ve o küçük aptal kalbinin ağırlığını taşıyamaz bir hâlde görüyordum. Aşkının ışıkları sönmüştü ve küçük mürebbiye şimdi zifiri karanlıkta kalmıştı.
Gidip devlete şikâyet edesim geldi.
Seni bencil, küçük, soytarı kılıklı adam! Onca şeyden sonra ona yaptığın reva mı? Hatanı düzeltip benim de kahvemi keyifle yudumlamaya devam etmeme müsaade edecek misin? Hayır, tabii ki.
Küçük mürebbiye, sana yalvarıyorum. Benim için bir anlam ifade ettiğin şu beş dakikada bari eskisi gibi neşeli ol. Ondan sonra istediğin gibi perişan gezebilirsin. Biraz cesur ol. Onun çok kötü bir ressam olduğuna seni temin ederim. Daha bir önceki gün onu, ağzının suyunu akıtarak ucuz bir İtalyan restoranının camından içeriyi izlerken görmüştüm ve en nihayetinde üç kuruş para kazanma hayallerini bir kenara itti ve restorandan içeri girdi.
Hadi Mary, daha iyisini yapabilirsin.
Nafile. Küçük mürebbiye sevilmek istiyor. Gün ışıdığı andan gece yarısına kadar sevgisiz yapamıyor. Şu azıcık sevgiyi kaybedene kadar, bir kadının ne kadar azıcığıyla bile yetinebileceğini bilmiyordu.
Of Tanrı’m! Küçük hanım, ölene kadar böyle bitkin bir zavallı olmaya karar verdiyseniz, en azından bunu başka bir sokakta yapabilirsiniz.
Sıradan günlerde geçerken inadına beni üzdüğü yetmiyormuş gibi bir de her perşembe saat ikiyle üç arasında, dikilip uzaktan ümitsizce eskiden sevgilisiyle buluştukları o romantik postanenin önüne bakıyor. Hele bu rüzgârlı günlerde, yoldan geçenlerin ayaklarının dibine düşen kimsesiz bir yaprağı andırıyor.
William’a gürlemek dışında yapabileceğim hiçbir şey yok.
Nihayet küçük mürebbiyemiz beş para etmez muradına erdi. Yağmurlu bir perşembe günüydü. Mektuplarımı yazarken pencereden sokağın başında kızın her zamanki yerinde derbeder genç adamın durduğunu gördüm. Geri kalan mektupları dairemde yazmak niyetiyle tamamladığım mektuplardan birini kaptığım gibi bir hışımla kulüpten çıkmama sebep oldu şu kızın kederi.
Mürebbiyemizin gariban âşığıyla karşı karşıya gelebilmek için Pall Mall’e giden ara sokaklardan birine girdim. Sokakta biriyle burun buruna geldiğimde genellikle yaptığım gibi sertçe çarptım ona. Sonra yüzüne baktım. Gözlerinin feri gitmiş, üstü başı kir pas içerisindeydi; o, “Ha ha!” sesinden eser yoktu. Bu genç adamdan daha sefilini görmemiştim. Şemsiyemle asabice dürtme hareketime bile aldırış etmemişti. Gözlerini hasretle postanenin olduğu yere dikmişti. Kaşla göz arasında kalbinin hâlâ küçük mürebbiye için çarptığını anlayıvermiştim. Kavgaları her neden olmuşsa olsun durumu düzeltmek için kızcağız kadar kaygı duyuyordu o da. Muhtemelen her perşembe oraya geliyor ve küçük mürebbiye Pall Mall’e dönen köşede beklerken her ikisi de farklı noktalardan postanenin önünde diğerinin belirivermesini bekliyordu. Fakat bekledikleri yerden ikisinin de birbirini görmesi mümkün değildi.
Bence yaptığım şey gayet zekiceydi. Çaktırmadan mektubumu ayağının dibine düşürdüm ve dolanarak geri kulübe döndüm. Elbette ki kaldırımda bir mektup bulan her centilmen onu postalama ihtiyacı hisseder ve ben de onun en yakın posta ofisine gideceğini tahmin etmiştim. Şapkamı çıkarmadan sigara odasının penceresine ilerledim ve tam vaktinde onu mektubumu postalarken gördüm. Gözlerim küçük mürebbiyeyi aradı hemen. Onu hiç böyle kederli görmemiştim. Sonra birden… Ah seni zavallı şey; gerçekten bu kadar mı çok acı çekiyordun!
Düpedüz ağlıyordu ve elleri delikanlının avuçlarındaydı. Sefil bir manzaraydı. Genç ressam sanki kollarını kullanamasa orta yerinden çatlar; kızcağız da başını onun omzuna yaslayamasa oracıkta ölüverirdi maazallah. Kabul etmeliyim ki üzerine düşeni yaptı çocuk; bir araba çağırdı.
“William!” dedim. “Kahve, sigara ve kiraz kanyağı lütfen.”
Oturduğum yerden bu eski oyunu izlerken David, gözünü dört açmış nereye baktığımı öğrenmek için ceketimin kolunu çekiştiriyordu. Nereye baktığımı söylediğimde hevesle pencereye koştu ama sonradan annesi olacak hanımefendiyi kaçırmıştı. Fakat annesiyle ilgili anlattıklarım çok ilgisini çekti ve oldukça utangaç bir şekilde o “Ha ha!” diyen adamın kendisine tanıdık geldiğini ima etti. Öte yandan hikâyenin kahramanları olarak algıladığını zannettiğim iki küçük çocuğa gösterdiği aptalca ilgiyle hikâyeme ihanet ederek tepemi attırdı. Adları neydi? Kaç yaşındaydılar? İkisinin de çemberi var mıydı? Çemberleri metalden mi, tahtadan mı yapılmıştı? Çemberleri onlara kim vermişti?
“O mektubu düşürmemiş olsaydım, David A. adında bir çocuğun bu dünyaya gelmeyeceğini sanırım anlamadın, evladım.” dedim sertçe. Fakat dehşete düşeceği yerde ışıl ışıl bakarak, “O zaman hâlâ Kensington Bahçeleri’nde uçan bir kuş mu olurdum demek istiyorsun?” diye sordu.
David Londra’nın bu tarafındaki tüm çocukların bir zamanlar Kensington Bahçeleri’nde uçan kuşlar olduğunu zannediyor. Ona göre çocuk odalarının pencerelerinde parmaklık ve şöminelerin önünde uzun bir siper olmasının sebebi, çoğu insanın, artık onların kanatlarının olmadığından ve pencereden ya da bacadan uçamayacaklarından bihaber olması.
Kanatları olan çocukları yakalamak zordur. David çoğu insanın bunu yapamadığını zannediyordu. Yaz günlerinde benimle Kensington Bahçeleri’nin bir köşesine gidip kek kırıntılarıyla onları yakalamaya çalışan zavallıları izlemekten keyif alırdı.
Hangi hayatın daha iyi olduğu konusunda pek bir fikirleri olmasa dahi, kuşlar yakalandıklarında başlarına ne geleceğini gayet iyi bilirler. Bu yüzden boş bebek arabanızı ağaçların altına bırakıp da biraz uzaktan izlerseniz kuşların gelip heyecanla cikcikleyerek battaniyeden yastığa nasıl sektiklerini görürsünüz; çünkü bebekliğin onlara yakışıp yakışmayacağını anlamaya çalışıyorlardır.
Kensington’un en güzel manzarası, bebekler bakıcılarının kucağından kurtulup da yanlarında yetişkin olmadan kuşları besledikleri zamanki manzaradır. Aralarında gülüşüp konuşurlar; birbirleri hakkında bilgi alıp eski arkadaşlarından haber sorarlar sanki ama tam olarak ne dediklerini kestiremiyorum; yaklaşınca uçuveriyorlar hepsi de.
David’i ilk kez Bebek Yolu’nun arkasındaki çimenlikte görmüştüm. O sıcak yaz günü, içinden ışıltılı su damlacıkları sızdıran bir hortumun üzerine ilişmiş bir ardıç kuşuydu. David, suyun içinde ayaklarını çırpıyordu. Bu hikâyeyi çok severdi David, ama tamamen unutmuşum neredeyse. Yavaş yavaş hatırıma düşüyor olaylar. En sonunda Round Pound civarında ayağı ip ve dallardan oluşan bir düzeneğe takılmış ve yakalanmıştı. Hiç bıkmıyor bu hikâyeden. Fakat fark ediyorum ki artık ben değil, o anlatıyor ve ipe takılma kısmına geldiğinde sanki hâlâ canı acıyormuş gibi küçük bacağını ovalıyor.
David tekrar bir ardıç kuşu olabilme ihtimalini fark ettiğinde çabucak bana seslendi: “Düşürme o mektubu!” ve sanki gözlerinin içerisinde saklı küçücük ağaç dallarını görebiliyordum.
“Anneni düşün.” dedim sert bir şekilde.
“Ben sık sık uçarak gider onu görürdüm.” dedi. “İlk yapacağım şey ona sarılmak olurdu. Ya da yok, önce su sürahisinin üstüne konar biraz su içerdim.”
“Ona söyle, baba.” dedi korkunç bir acımasızlıkla, “Sürahinin suyu dolu olsun, çünkü içmek için çok fazla eğilmek zorunda kalırsam düşüp boğulurum.”
“Nasıl mektubu düşürmeyeyim, David? Zavallı annen oğlu olmadan ne yapardı?”
Bu onu biraz etkiledi ama hemen toparladı kendisini. Dedi ki annesi uyurken onun süslü geceliğinin üstüne konar gagasıyla onu öpermiş.
“Sonra annen uyanır ve oğlunun yerinde sadece bir kuş olduğunu görürdü.”
Mary’nin yaşayacağı bu keder ona yetmişti. İçini çekerek, “Peki mektubu düşürebilirsin.” dedi.
İşte sonra, daha önce de bahsetmiş olduğum gibi mektubu düşürdüm ve her şey böyle başladı.
III
Küçük Mürebbiyenin Evi
Mektubu düşürdükten bir ya da iki hafta sonra arabayla giderken şehrin uğultusunun içerisinden o lanet olası “Ha ha!” sesini duydum. İkisini yeniden o zaman gördüm. Taksitle piyano satan bir mağazadan çıkıyorlardı. Onlarla ilgili ilk izlenimim taksitle piyano alabilmelerinin yarattığı, kızın yüzündeki sevinç ifadesi ve delikanlının mağrur bir şekilde başını dik tutuşuydu.
Belli ki hemen evleneceklerdi. Aslında her şey çok bayağı geliyordu ama hoşgörülü tavrımı sürdürdüm. Zira mutsuz zamanlarda normalde olmadığı kadar narin bir havaya bürünmeyi çok iyi becerdiği için, bu kadının mutsuzluğu beni rahatsız ediyordu.
Bir sonraki görüşümde, Londra’nın en hareketli yerlerinden biri olan bir ucuzluk mağazasının camından açgözlü bir şekilde içeriye bakıyorlardı. Delikanlı hesap kitap yaparken, Mary bir parça kâğıda hararetli bir şekilde notlar alıyordu ve en sonunda hiçbir şey alamadan hüzünlü bir şekilde dışarı çıktılar. Oldukça neşeliydim. “Hadi evlen bakalım küçük hanım.” dedim kendi kendime. “Mutfak kepçesi alamadığı için evlenememenin yarattığı ümitsiz bakışlar; kaçınılmaz olarak tekrar mürebbiye ajansına dönüş…”
Fakat hanımefendiyi pek iyi tanıyamamışım.
Birkaç gün sonra kendimi onun arkasından yürürken buldum. Eteklerinde ne olduğunu bilmediğim, onu tanımamı sağlayan sanatsal bir şeyler vardı. Kese kâğıdına sarılı kuş kafesi gibi kocaman bir parça eşya taşıyordu. Onunla birlikte bir biblo dükkânına girdi ve onsuz olarak geri çıktı. Sonra da koşar adım ucuzluk mağazasına doğru yürüdü. Her türlü gizem bende nefret uyandırmıştır. O nedenle bir şeyler bakacakmış gibi yaparak biblo dükkânına girdim ve paketi yarı yırtılmış hâlde tezgâhın üzerinde duran, Mary’nin istediği eşyaları alabilmek için sattığı şeyi gördüm. Bilin bakalım neydi? İki katlı, alt katında çay saatinde oturan oyuncak bebekler, üst katında uyuyan bebekler, başka bir bölmesinde biri diğerine banyo yaptıran iki oyuncak bebeğin bulunduğu muhteşem bir oyuncak bebek evi. Bazı yerlerinin boyası atmış olsa da genel olarak çok iyi muhafaza edildiği anlaşılıyordu. Mary’nin çocukluk neşesi olduğu belliydi ama şimdi evlenebilmek için Mary tarafından satılıyordu.