Джеймс Мэтью Барри – Küçük Beyaz Kuş (страница 2)
Hele başkalarının yanında bana böyle demesi çok hoşuma gidiyor. Mesela mağazalarda… Bir mağazaya girdiğimizde, mağaza sahibine günde kaç para kazandığı, kazandığı parayı hangi çekmecede tuttuğu, neden saçının kızıl olduğu, Aşil’i sevip sevmediği gibi sorular sorar… İşte böyle zamanlarda, mağaza sahipleri beni onun babası zannediyor ve bu durumun bende yarattığı tuhaf hoşnutluğu tarif edemem. Tam bu noktada iki düşünce arasında sıkışıp kalıyorum: Bu anı biraz daha uzatabilmek ve onun, “O gerçekte benim babam değil.” demesine fırsat vermeden onu oradan uzaklaştırabilmek.
David, Aşil’i daha yeni duydu ve öylesine meftunu oldu ki onunla tanışmak için can atıyor. Onunla tanışsa neler olabileceğini tahmin edebiliyorum. Küçük David kahramanın elinden tutar ve Round Pound’a götürsün diye onu çekiştirirdi.
Bir gün, David beş yaşlarındayken, ona şöyle bir mektup yolladım:
David’in bütün mektuplarını okuduğu çıkarımında bulunduğum Mary, buna razı oldu ve hiç şüphem yok ki daha sonra kendisine harfiyen anlatabilsin diye David’e her şeyi dikkatle dinlemesini sıkı sıkı tembihledi. Zira tuhaf ama kendisi de tam olarak her şeyin nasıl başladığını bilmiyor. Romantik bir hikâye bulmayı umduğunu düşünerek içimden güldüm.
Zorlu bir yolculuk için hazırlanmış bir şekilde yanıma geldi ve küçük oğlan çocuklarının palto giydiklerinde her zaman göründükleri gibi fevkalade ciddi görünüyordu. Boynuna bir atkı takmıştı. “Üzerindekilerin bazılarını çıkartabilirsin.” dedim. “Yaz geldiğinde.”
“Yaz gelecek mi?” dedi, hâliyle gözleri fal taşı gibi açılmış bir hâlde.
“Birçok yaz gelecek.” diye cevapladım. “Çünkü geçmişe gidiyoruz David, annenin sen doğmadan önceki günlerine.”
Bir arabacıya işaret ettim ve arabacıya selam verdikten sonra, “Altı yıl geriye sür ve Genç Bağnazlar Kulübü’nün orada dur.” dedim.
Arabacı aptal bir adamdı. Bu yüzden şemsiyemle ona gideceği yönü tarif etmek zorunda kaldım.
Sokaklar sabahki sessizliğini yitirmişti. Misal, köşedeki kitapçının orada şimdi balık satılıyordu. David’e ne olup bittiğini biraz anlatmaya çalıştım.
“Ben de küçülmem, değil mi?” diye sordu kaygıyla. Korkunç bir endişe içerisinde tekrar sordu. “Ben daha da küçülmeyeceğim değil mi, baba?” Geçmişe gitmenin onu yok edeceğinden korktuğunu söylemeye çalışıyordu. Eli gergin bir biçimde elimin içine sokuldu ve küçük eli avucumda elimi cebime soktum.
Kulübün kapısından girerken küçük David’in nasıl göründüğünü tahayyül edemezsiniz.
II
Küçük Mürebbiye
Kulübün sigara içme odasına girerken David’in bir hiçliğe doğru yok olduğunu tasavvur edebilirsiniz. Şimdi, altı yıl önce herhangi bir günün öğleden sonrasında saat ikiye geri gidiyoruz. Tam şu saçma küçük mürebbiyenin sokakta gezindiği sırada kendime kahve, sigara ve kiraz kanyağı ısmarlıyorum. Her seferinde sanki kızı ısmarlamışım gibi bir hisse kapılıyorum. Ben kapağı fincanın içerisine düşmesin diye dikkatlice kahve demliğinden fincanıma kahve koyarken, kız sokağın karşısındaki postaneye geçiyor. Ben kahveme koymak üzere şekere uzanırken, kız elindeki mektuba altıncı defa son bir kez göz gezdiriyor. Ben William’ın yardımıyla sigaramı yakarken, kız adresi tekrar okuyor. Ben sandalyeme yaslanırken, bu kez kız elindeki mektubu posta deliğinden içeri bırakıyor. Ben elimdeki kadehi evirip çevirirken, kız posta yetkilisinden mektubu aldıklarını duymayı bekliyor. Ben sigara odasına giren bir üye arkadaşın arsızlığına kızıp ters ters bakarken, kız iki görevli tarafından postaneden uzaklaştırılıyor. Pencereden tekrar baktığımda kızın gitmiş olduğunu görüyorum ama sorun değil. Yarın saat tam ikide, kahvemin yanında onu yine ısmarlayabilirim.
Ben onu fark edene kadar kim bilir kaç kez pencerenin önünden geçmiştir. Nerede yaşadığını bilmiyorum, ama yakınlardadır diye tahmin ediyorum. Ellerindeki çemberlerden anladığım kadarıyla onu çekiştirip duran küçük kız ve oğlan çocuğunu St. James Parkı’na götürüyor. Bıkkın ve solgun görünüyor gibi. Çalıştığı evin hanımı onu fazla çalıştırıyor olmalı. Arada bir hanımefendi kendisiymiş gibi davranması da diğer hizmetçileri çileden çıkarıyordur kesin.
Bazı zamanlar elinde başka mektuplar da oluyor ama özellikle bir tanesini törensel bir edayla postalıyor. Posta deliğinin kapatılışı gariban bir tarzda olsa da devamını kraliyete has bir gurur takip ediyor. Arkasından öpücük yolladığını bile gördüm.
Bir de o yüzüğü vardı. O da farkındaydı, sanki neşe içinde sokakta hoplaya zıplaya yürüyen kendisi değil de yüzüğüydü. Eldiveninin üzerinden dokunarak yüzüğün orada olup olmadığını kontrol ediyordu. En ucuz malzemeden yapılmış olduğundan adım gibi eminim, ama bazen eldiveni çıkarıp yüzüğü dudaklarına götürüyordu. Elini öne doğru uzatıp uzaktan bakıyor; hafifçe eğilip yakından bakıyor ve yüzüğü bir sağ eline bir sol eline takıp farklı açılardan izliyordu. Kafasını toplayıp bir an bir şey düşünüyor gibi görünse bile hemen sonra o küçük aptal geri dönüyor ve yüzüğüne bir bakış daha atıyordu.
Herkese Mary’nin neden bu kadar mutlu olduğunu tahmin etmesi için üç şans veriyorum.
Hayır, hayır ve tabii ki hayır! Sebebi gayet basit: Çünkü genç bir budala Mary’ye âşık. Bu yüzden zavallı bir hiçim diye ağlayıp dövünmektense nişanlı bir kadın havasına bürünüp normalde onun için fazlaca lüks kaçan Pall Mall’de umursamazca salınmak zorunda. İlk başlarda onun bu umursamazlığı sinirime dokunuyordu, fakat sonra yavaş yavaş kahve, sigara ve likörlü öğleden sonra saat iki ritüellerimin bir parçası oluverdi kendisi.
Ve işte şimdi trajedi geliyor.
Perşembeleri onun için büyük gün. Her perşembe öğleden sonra iki ile üç arası yalnızca kendisine ait. Düşünebiliyor musunuz? Muhtemelen yılda birkaç poundçuk1 kazanan bu kızcağız haftada tam bir saatini kendisine ayırıyor. Peki, ne yapıyor bu bir saatte? Niteliklerine bir yenisini eklemek için bir kursa mı gidiyor? Hiç ona göre değil. Şunu yapıyor: Mavi bir kürk giymiş, benim sinirli bir şekilde kahvemi karıştırmama sebep olan yüzündeki o umut parıltısıyla Pall Mall’de salınmaya çıkıyor. Sıradan günlerde mütevazı görünmeye gayret eder aslında ama bir perşembe günü o nişan yüzüğü zımbırtısını nasıl taşıdığını görmek için kulübün arka taraftaki cam kapısını ayna gibi kullanma arsızlığını göstermişliği de vardır kendisinin.
Bu arada, sürekli aynı kıyafetleri giyen, öte yandan centilmen tayfadan kendisini soyutlayabilmesini sağladığını düşündüğüm bir yüze sahip, çırpı bacaklı bir budala, her perşembe buluştukları postanenin dışında onu bekliyor. Şu sizin sıska, ak pak İngiliz erkeklerinden biri; ama korkarım yakışıklı. Korkarım diyorum, çünkü sizin yakışıklı erkekleriniz sinirimi bozuyor. Eğer düello yapılan zamanlarda yaşıyor olsaydım, sizi temin ederim her birini tek tek düelloya çağırırdım. Hoş bir çocuk olduğundan habersiz gibi bir hâli var; fakat Tanrı’m, Mary bunun nasıl da farkında! Sanatçı takımından olduğu sonucuna varıyorum. Hassas bir çocuk; çok kolay neşelenip çabuk morali bozuluyor. Bir de sanki palet taşıyormuş gibi sol başparmağını ayrı tutuşundan ressam olduğu sonucuna varıyorum. Resimlerinin korkunç derecede kötü olduğunu, bu yüzden de kimsenin resimlerini satın almadığını düşünmek keyif veriyor. Ama eminim Mary bu resimleri şahane bulduğunu söylerdi, çünkü o, bu tarz bir kadın.
Her neyse, işte böyle bir coşku içerisinde kızı selamlıyor. Kızın delikanlı üzerindeki ilk tesiri ona bir kahkaha attırmak oluyor. O pürneşe suratından birden kişnemeyi andıran bir “Ha ha!” sesi yükseliyor; sonra bir tane “Ha ha!” daha. Tam sonunda bitti diye Tanrıya şükrederken diğerlerinden daha yüksek bir sonuncu “Ha ha!” daha geliyor. Bunların, Mary’nin ona ait olmasının yarattığı sevinç kahkahaları olduğunu düşünüyorum. Katlanması zor bir gençlik sesine sahipler. Gençliği dışında her şey için onu affedebilirdim ama bazen öylesine mütecaviz oluyor ki bu manzara, terslenerek William’dan pencereyi kapatmasını istiyorum.
Hele küçük mürebbiye, sevgilisinden daha da yapmacık. Görüş alanına girdiği anda postaneye bakıyor ve onu görüyor. Sonra hemen dümdüz önüne bakıyor. O anda sevgilisi onu görüyor ve coşku içerisinde ona doğru ilerliyor ve küçük mürebbiye sevgilisi onu şaşırtmış gibi davranmaya başlıyor, tam olarak böyle. Bakın nasıl da birden elini küçük fesat kalbine doğru götürüyor. İşte bu an tam fincanımdan sinirli sinirli kaşık şakırtılarının yükselmeye başladığı an. Sevgilisi herkesin böyle bir durumda yapacağı gibi sevinçle ona bakıyor ve kolunu kıza uzattığında kız sıkıca elini koluna doluyor ve birlikte kasıla kasıla yürüyorlar. Tabii ki konuşma kısmının onda dokuzu Mary’ye ait. Büyüdüklerinde neye benzeyeceklerini düşünmeye koyuluyorum.
Bu iki hiç kimse, birlikteyken ne kadar gülünç bir fark yaratıyorlar. Delikanlının eline üç kuruş para geçse hemen evlenirler.
Bu nedenle, Londra’yı kendisini başkasıyla karıştıran genç bir adamın malikânesinden başka bir şey olarak görmeyen bu kıza bir nebze bile sempati duymuyordum. Ne var ki onun mutluluğu benim öğleden sonra ikideki yemek saatimin bir parçası olmuştu. Bir gün hiç mektup postalamadan Pall Mall’e doğru yürüdüğünde hayal kırıklığına uğramıştım. Sanki William bana itaatsizlik etmiş gibi hissetmiştim. Postane görevlileri de benim kadar şaşkındı ve soran gözlerle ona posta kutusunu işaret ettilerse de küçük mürebbiye başını salladı. Tam anlamıyla bir bebek gibi parmağını gözlerine yasladı ve sokaktan geçip gitti.