реклама
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Sovyet Öykü Seçkisi (страница 18)

18

“Danilko, sen hiç adam olmayacak mısın? Kendi kendini mahvediyorsun, bu yaşımda beni de zor durumda bırakıyorsun. Bu işin sonu nereye varacak? Ne düşünüp duruyorsun öyle?”

“Dedeciğim, ben de bilmiyorum… Öylesine… Hiçbir şey düşünmüyorum… Öylesine bakakalmışım. Küçücük bir böcek bir yaprağın üzerinde geziniyor. Mavimsi bir böcek ama kanatlarının altında sarıymış gibi görünüyor, yaprak ise kocaman… Diş diş olmuş kenarlarından fırfırlar çıkmış gibi. Bu kısımlarıyla daha koyu görünüyor ama ortası yemyeşil, sanki şimdi yeni boyanmış gibi… Böcek ise dolanıp duruyor…”

“Danilko, sen deli misin nesin? Böceği incelemek sana mı kaldı? Dolanıyorsa dolanıyor, senin işin sığırlara bakmak. Bana bak, bu saçmalıkları kafandan at yoksa kâhyaya geri veririm seni!”

Yine de Daniluşko’ya bahşedilmiş bir yetenek vardı. İhtiyarın yanında kaval çalmayı öğrenmişti. Akşamları sığır gütmeden dönerken kadınlarla kızlar yalvarırlardı:

“Haydi Daniluşko, bir türkü çal.”

Danilko da çalmaya başlardı. Hem de hiç bilinmeyen türküleri… Kâh orman uğuldar kâh dereler şırıldar, her türden küçük kuşlar ötüşür ve ortaya muhteşem bir melodi çıkardı. Çalıp söylediği bu türküler için kadınlar Daniluşko’yu sevgiyle selamlar olmuşlardı. Kimi üstüne giyecek bir şeyler dikiyor, kimi ayağına dolak örüyor, kimi yeni bir gömlek dikiyordu. Yemek konusunda ise bir şey söylemeye bile gerek yoktu. Herkes elinden geldiğince az ya da çok yemek vermeye çalışıyordu. Daniluşko’nun türküleri ihtiyar çobanın da yüreğine işliyordu. Ama ortaya ufak bir sorun çıktı. Daniluşko çalmaya bir başladı mı her şeyi unutuyordu; tabi sığırları da. Bu türkü işiyle birlikte onun felaketi de başladı.

Bir gün Daniluşko kaval çalmaya dalmışken ihtiyar da biraz kestirmiş ve o arada içi geçmişti. Yavru sığırlardan bazıları sürüden ayrılmıştı. Sürüyü toplamaya gittiklerinde bir de baktılar ki yavrulardan hiç biri yok. Aramaya koyuldular ama ara ki bulasın. Sürüyü Yelniç nehri civarında otlatıyorlardı… Kurtların bol olduğu, ıssız bir yerdi orası… Sadece tek bir ineğin yavrusunu bulabildiler. Sonra sürüyü köye doğru güderek geri döndüler… Olan biteni anlattılar. Bakır taşı fabrikasından da yavruları aramaya koşanlar oldu ama hiçbirini bulamadılar.

O dönemde nasıl hesap dürüldüğü malum! Her suç için sırtına bir kamçı yersin. Günahlardan en büyüğü ise kaybolan ineklerden birinin kâhyaya ait olmasıydı. O zaman artık hiç kaçış yolu yoktu. Önce ihtiyarı haşladılar, sonra sıra Daniluşko’ya geldi ama çocuk çok zayıf ve cılızdı. Çiftlik beyinin celladının ağzından şu laflar döküldü:

“Şuna bir bak, bir kere vursan bayılır, ikincisinde ise ruhunu teslim eder.”

Yine de acımadı, vurdu. Daniluşko ise susuyordu. Cellat bir daha vurdu, Daniluşko sustu. Üçüncü bir kez daha vurdu ve oğlan yine sustu. Cellat gitgide işi azıtıyordu, kolunun var gücüyle vurdu. Bir yandan da bağırıyordu:

“Ben sana sessiz kalmayı göstereceğim… Hadi bağır… Bağır!”

Daniluşko’nun bütün vücudu titriyor, gözlerinden yaşlar boşanıyor ama susuyordu. Dudaklarını ısırıyor ve böylece kendinde dayanma gücü buluyordu. Gitgide güçten düştü ama ağzından bir tek kelime bile duyulmadı. Kâhya – tabi ki o da oradaydı – bu duruma şaştı kaldı:

“Araya araya amma da sabırlısını bulmuşum ha! Şimdi onu göndereceğim yeri biliyorum ben, tabi eğer sağ kalırsa…”

Daniluşko iyileşinceye kadar hep yattı. Büyükanne Vihoriha onu dizlerine yatırdı. Onun çok iyi bir kadın olduğunu söylerler. Bizim fabrikalarda şifacı olarak büyük ün salmıştı. Otların dilinden iyi anlardı. Hangisi diş ağrısına iyi gelir, hangisi kırgınlığı alır, hangisi gerginliği giderir… Yani her derde deva. Vihoriha, otları belli dönemlerde, onların en verimli zamanlarında toplardı. Birtakım otlardan ve onların köklerinden bir sıvı elde etti, sıvıyı kaynattı ve merhemlerle karıştırdı.

Daniluşko bu büyükannenin yanında yeniden dirildi. Yaşlı kadın hem şefkatli hem de konuşkandı. Kulübesinin her tarafında türlü türlü kurutulmuş kökler, otlar ve çiçekler asılıydı. Daniluşko’nun otlara karşı merakı vardı. Şunun adı ne, nerede yetişir, bu ne çiçeği? İhtiyar kadın ise ona her şeyi anlatıyordu.

Bir keresinde Daniluşko büyükanneye o bölgedeki bütün çiçekleri bilip bilmediğini sordu.

“Övünmek gibi olmasın ama herhalde açan tüm çiçekleri biliyorum.”

“Yoksa bir de açmayan çiçek mi var?”

“Tabi açmayanlar da var. Eğreltiotunu bilir misin? Sadece İvan Günü’nde43 açtığı söylenir. Bu, sihirli bir çiçektir. Onunla define bulurlar. Ama insanlar için zararlıdır. Koparırsan içinden ışık fışkırır. Onu yakalarsan bütün kapılar sana açılır. Aldatıcı bir çiçektir. Bunun dışında bir de taştan çiçek var. Bakır taşı dağında yetiştiği söylenir. Yılan Bayramı’nda44 gücünün doruğuna erişir. Bu çiçeği gören kişiler talihsizdir.”

“Neden talihsizdir, büyükanne?”

“Bunu ben de bilmiyorum evladım. Öyle derler.”

Bıraksalar Daniluşko, Vihoriha’nın yanında bir süre daha kalabilirdi. Ama delikanlının yavaş yavaş ayaklanmaya başladığını gören kâhyanın adamları, durumu derhal kâhyaya bildirdiler. Kâhya, Daniluşko’yu yanına çağırdı ve şöyle dedi:

“Artık bundan sonra Prokopiç’in yanına gideceksin ve bakır taşı işini öğreneceksin. Tam sana göre bir iş!”

Eh, emre karşı gelinmez. Daniluşko yola koyulda ama hâlâ rüzgâr estikçe sallanıyordu.

Prokopiç, çocuğa şöyle bir baktı:

“Bir böylesi eksikti,” dedi. “Sağlıklı çocuklar bile buranın şartlarına dayanamıyor. Böyle birinden nasıl iş beklersin ki, ayakta zor duruyor.”

Prokopiç, kâhyanın yanına sokuldu:

“Ben bunu istemem. Kazara ölüverirse sorumluluk alamam.”

Ama kâhya bu sözlere kulak asar mı?

“Emrine verildi bir kere. Akıl vermeyi bırak da ona işi öğret! Bu delikanlı güçlü biri. Maraz olduğuna bakma.”

“Siz bilirsiniz,” dedi Prokopiç. “Madem ki emredildi. İşi öğreteceğim ama günahı benim boynuma değil.”

“Günahı kimsenin boynuna değil. Bu çocuk kimsesizin teki. Eti senin kemiği bizim,” dedi kâhya.

Prokopiç eve geldi. Daniluşko onun evinde tezgâhın başında ayakta duruyor, bakır taşından bir levhayı inceliyordu. Levhanın üzerine bir oluk açılmış, bir kenarı kırılmıştı. Daniluşko işte bu noktaya odaklanmıştı ve hafifçe başını sallıyordu. Yeni gelen delikanlının bunu farketmiş olması, Prokopiç’in ilgisini çekti. Koymuş olduğu kurallar gereği sert bir dille sordu:

“Sen ne yaptığını sanıyorsun? Kim senden eşyalarımı eline almanı istedi? Öyle neye bakıp duruyorsun?”

Daniluşko cevap verdi:

“Bana kalırsa, dedeciğim, levhayı bu kenarından kesmemeli. Bak, görüyor musun? Burada bir desen var ama o da kesilecek.”

Prokopiç sinirlenip bağırmaya başladı elbette:

“Ne? Sen kim oluyorsun? Usta mısın? Daha elin malzeme görmemiş, bir de akıl mı veriyorsun? Sen bu işten ne anlarsın ki?”

“Anladığım şey, insanların bu levhayı bozduğu,” diye cevap verdi Daniluşko.

“Kim bozmuş? Ha? Daha dünkü çocuk, başıma ustabaşı kesilmiş!.. Ben sana bozulmak neymiş göstereceğim… Kemiklerin elimde kalacak!”

Esti, gürledi ama Daniluşko’ya bir fiske bile vurmadı. Prokopiç bu sefer levhayı hangi kenarından kesmek gerektiğini kendisi düşünmeye başladı. Daniluşko bu konuşmayla hedefi tam ortasından vurmuştu. Prokopiç iyice bağırıp hırsını aldıktan sonra sakinleşip sordu:

“Hadi bakalım, ustabaşı, göster, sence nasıl yapmalıyız?”

Daniluşko hem anlatmaya hem de göstermeye başladı:

“İşte böyle bir desen ortaya çıkmış. Ama levhayı daha dar tutup desensiz kısmından kessek ve sadece üst tarafından ufak bir çatkılı çerçeve bıraksaydık çok daha güzel olurdu.”

Prokopiç durup durup bağırmaya başladı:

“Hele bak sen şuna… Tabi ya! Çok iyi anlıyorsun. Yememiş, içmemiş, kafasında bunları biriktirmiş.”

Kendi kendine ise şöyle düşünüyordu: “Delikanlı doğru söylüyor. Dediği gibi yaparsak iyi olacak. Ama onu nasıl eğitmeli? Bir kerecik vursan iki seksen yere uzanacak.”

Prokopiç içinden bunları geçirdi ve Daniluşko’ya şöyle dedi:

“Bu işi kimin yanında öğrendin?”

Daniluşko kendi hikâyesini anlatmaya başladı:

“Yetim olduğumu söylüyorlar. Annemi hatırlamıyorum, babamın kim olduğunu ise hiç bilmiyorum. Bana Danilko Nedokormış derler. Babamın adını bilmiyorum.”

Daniluşko çiftlik beyinin evine nasıl geldiğini ve oradan neden kovulduğunu, sonra yazın nasıl inek güttüğünü ve orada nasıl dayak yediğini anlattı.

Prokopiç üzüldü:

“Delikanlı, görüyorum ki hayat sana gülmemiş, üstelik bir de benim elime düştün. Bizim meslek ağır iştir.”

Sonra öfkelenir gibi oldu, homurdanmaya başladı:

“Ee, bu kadar yeter! Şuna bak, nasıl da çenesi düşük biri çıktı! Keşke herkes eliyle değil de diliyle çalışabilseydi. Bütün gece boş boş çene yarıştırdım! Çırak da öyle! Yarın göreceğiz bakalım ne akıllar vereceksin. Şimdi otur da yemeğini ye, sonra da yatma vakti!”

Prokopiç yalnız yaşıyordu. Karısı çoktan ölmüştü. Ara sıra uğrayan ihtiyar komşu Mitrofanovna, ev işlerine yardımcı oluyordu. Sabahları kulübeye çekidüzen veriyor, yiyecek bir şeyler pişiriyordu. Akşamları ise Prokopiç yapılması gerekenleri kendisi hallediyordu.

Yemeklerini yediler.

“Şu sedirin üstüne yat!” dedi Prokopiç.

Daniluşko ayakkabısını çıkardı, sırt heybesini başının altına koydu, üstündeki keten gömleğine büründü, hafifçe büzüştü. Ne de olsa sonbaharda kulübe soğuk oluyordu. Yine de bu halde hemencecik uykuya daldı.