Анонимный автор – Sovyet Öykü Seçkisi (страница 20)
“Aynısından bir tane daha yap!”
Daniluşko bir tane daha yaptı, sonra bir üçüncüsünü daha… Üçüncü kâseyi bitirdiğinde kâhya şöyle dedi:
“Artık geri dönmeyeceksin! Prokopiç’le seni yakaladım işte. Bana yazdığı mektupta çiftlik beyi sana bir adet kâse için süre vermişti ama sen üç tane birden yaptın. Senin gücünü anladım. Artık beni kandıramazsınız. O ihtiyar köpeğe de gününü göstereceğim, sana yüz vermek neymiş anlasın! Yanına başkalarını alsın!”
Bunları söyleyip çiftlik beyine bir mektup yazdı ve üç kâseyi de ona gönderdi. Ama çiftlik beyi, ya canı sıkkın olduğu ya da bir sebepten kâhyaya kızdığı için olsa gerek, her şeyi altüst etti.
Haraç olarak Daniluşko’ya sembolik bir rakam tayin etti. Onu Prokopiç’ten ayırmamaları için emir verdi. İkisi belki de bir arada olurlarsa en azından yeni bir şeyler icat edebilirlerdi. Mektubuyla birlikte bir çizim yolladı. Çizimde bir sürü ince detaydan ibaret olan ayaklı bir kâse vardı. Kenarından oymalı bir pervaz geçiyordu. Orta kısmında baştan başa motifle bezenmiş bir şerit, ayak kısmında ise yapraklar vardı. Kısacası, üzerinde titizlikle çalışılmıştı. Çiftlik beyi, çizimin altına bir de not düşmüştü: “İsterse üzerinde beş yıl çalışılsın ama tam benim istediğim gibi olsun!”
Bu durumda kâhya söylediklerinin hepsini geri almak zorunda kaldı. Çiftlik beyinin Daniluşko’nun Prokopiç’e geri verilmesiyle ilgili yazdıklarını anlattı ve çizimi onlara verdi.
Daniluşko ile Prokopiç bu işe çok sevindiler ve işe daha da çok sarıldılar. Daniluşko hemen bu yeni kâse işine koyuldu. Kâse çok kurnazca tasarlanmıştı. Yanlış bir darbe, işi mahvediyordu, o zaman haydi bakalım sil baştan… Ama Daniluşko’nun bakış açısı keskindi, elleri cesaretliydi ve gücü de yerindeydi. İş yolunda gidiyordu. Ancak hoşuna gitmeyen bir şey vardı: zor detaylar çoktu ama hiçbir güzelliği yoktu. Bunu ustasına söyleyince Prokopiç şaşırdı:
“Bundan sana ne? Bunu tasarladıklarına göre demek ki onlara böylesi lazım. Şimdiye kadar pek çok şey yontup kestim ama onlarla ne yaptıkları konusunda hiçbir fikrim yok.”
Daniluşko kâhyayla da konuşmayı denedi ama adam seni dinler mi? Ayaklarıyla tepinip elini kolunu salladı:
“Aklını mı oynattın? Bu çizim için çok büyük paralar ödendi. Bunu yapan sanatçı, belki de ilk kez bu kadar mükemmel bir iş yapıyordur, sen ise onu yargılamaya kalkıyorsun!”
Sonra belli ki çiftlik beyinin kendisine söylediklerini hatırladı: İkisi belki yeni bir şeyler icat edebilirlerdi. Daniluşko’ya dedi ki:
“Bak şöyle yapalım… Bu kâseyi çiftlik beyinin çizimine göre yap ama bundan farklı bir şey düşünürsen, bu senin bileceğin iş. Sana engel olmayacağım. Sanırım yeterince taş var elimizde. Nasıl bir taş istersen vereceğim sana.”
O anda Daniluşko’nun kafasında bir şimşek çaktı. Derler ki başkasının fikrini karalamak kolaydır ama kendi fikrini yaratmak için geceleri uykunu kaçırman gerek. Daniluşko da çizime göre yapacağı kâsenin başında otururken hep kendi yapacağı kâseyi düşünür oldu. Hangi çiçeğin, hangi yaprağın bakır taşına daha iyi gideceğini kafasında tasarlamaya başladı. Giderek daha düşünceli ve keyifsiz olmaya başlamıştı. Bunu farkeden Prokopiç sormadan edemedi:
“Daniluşko, hasta değilsin ya? Şu kâse üzerinde daha az çalışsan. Acelen nedir? Biraz gez, dolaş, sonra yine oturursun başına.”
“İyi o zaman,” dedi Daniluşko. “Bari ormana gideyim. Belki bana lazım olan şeyi orada bulurum.”
O günden itibaren neredeyse her gün ormana gitmeye başladı. Mevsim ot biçme ve orman meyveleri toplama zamanıydı. Otlar çiçeklenmişti. Daniluşko kâh ot çayırlarında kâh orman bayırlarında dolaşıyor, bekliyor ve bakıyordu. Sonra tekrar çayırlara dönüyor, otları inceliyor, sanki bir şeyler arıyordu. Bu mevsimde orman ve çayırlar insan doluydu. Daniluşko’ya bir şey kaybedip kaybetmediğini soruyorlardı. Keyifsizce gülümsüyor ve:
“Kaybetmesine kaybetmedim ama bulamıyorum da,” diyordu.
Soranlar:
“Aklı başında değil,” diye konuşuyorlardı aralarında.
Daniluşko eve döner dönmez tezgâhın başına oturuyor, sabaha kadar çalışıyor, güneş doğarken tekrar ormana, çayırlara gidiyordu. Her türlü çiçeği, yaprağı eve getirmeye başladı. Daha çok da biçilen otlardan getiriyordu: beyaz çöpleme otundan baldıran otuna, afyon çiçeğinden ormangülüne, her türlü zehirli bitki… Gözlerinden uyku akıyordu, bakışları huzursuz bir ifade almaya başlamıştı, elleri cesaretini kaybetmişti. Prokopiç iyice endişelenmeye başladı, Daniluşko ise durumu şöyle açıklıyordu:
“Kâse bana huzur vermiyor. Taşın gerçek gücüne ulaşacak şekilde yapmak istiyorum onu.”
Prokopiç, Daniluşko’yu bu fikrinden vazgeçirmeye çalıştı:
“Bu kâse sana niye verildi? Onların karnı tok, daha ne? Bırak beyler bununla oyalansınlar, diledikleri gibi yapsınlar. Yeter ki bize dokunmasınlar. Nasıl bir motif istiyorlarsa yapalım ama niye karşılarına dikilelim ki? Üzerine boşu boşuna yük alıyorsun, olan biten bu.”
Ama Daniluşko kendi dediğinde diretiyordu:
“Bey için uğraşmıyorum. Şu kâseyi kafamdan bir türlü atamıyorum. Elimizdeki taşa bakıyorum da, biz onunla ne yapıyoruz? Kesip yontuyoruz, bir de perdahlıyoruz, hepsi bu. Ben ise taşın bütün güzelliğini ve gücünü görmek ve insanlara göstermek istiyorum.”
Daniluşko bir süre uzaklaştıktan sonra tekrar çiftlik beyine ait kâsenin başına oturdu. Hem çalışıyor hem de kendi kendine gülüyordu:
“Taştan, delikli bir şerit, oymalı bir pervaz…”
Sonra birden bu işi elinden attı. Diğerine başladı. Soluk almadan tezgâhın başında oturuyordu.
“Kendi kâsemi boru çiçeği şeklinde yapacağım,” dedi Prokopiç’e.
Prokopiç onu bu fikrinden caydırmaya çalıştı. Daniluşko başlangıçta onu dinlemek bile istemedi ama üç-dört gün sonra bazı kusurları ortaya çıkınca Prokopiç’e şöyle dedi:
“İyi, tamam. Önce beyin kâsesini bitireceğim, sonra kendiminkine başlayacağım. Ama o zaman beni caydırmaya çalışmayacaksın… Onu kafamdan atamıyorum.”
Prokopiç:
“Tamam, engel olmayacağım,” dedi ama içinden de şöyle düşünüyordu: “Buradan ayrılırsa, unutur. Onu evlendirmek lazım. Aynen öyle! Bir aile kurduğunda kafasındaki bu saçma düşünceler de yok olur.”
Daniluşko kâseyle uğraşmaya koyuldu. İşi çoktu. Bir yılda bitmezdi. Büyük bir gayretle çalışıyor, boru çiçeğinin adını anmıyordu. Prokopiç ise evlilik hakkında konuşmaya başlamıştı:
“Katya Letemina neden karın olmasın? İyi bir kız… Kötü bir tarafı hiç yok.”
Bunları Prokopiç kendi kendine konuşuyordu. Daniluşko’nun bu kızdan gözünü ayırmadığını uzun süredir fark etmişti. Kız da karşılıksız değildi. Prokopiç bir gün sanki tesadüfmüş gibi bu konuyu açtı. Daniluşko ise dediğinde diretiyordu:
“Bekle! Şu kâseyle işimi bir bitireyim. Artık bıktım bununla çalışmaktan. Eli kulağında. Bir tek çekiç darbeleri kaldı. Sen ise sürekli evlilikten söz ediyorsun! Biz Katya’yla anlaştık. Beni bekleyecek.”
Daniluşko sonunda kâseyi çiftlik beyinin çizimine göre tamamladı. Tabi ki kâhyaya söylemediler ama evde küçük bir kutlama yapmayı planlıyorlardı. Gelin adayı Katya, anne ve babasıyla beraber geldi ve daha başka misafirler… Çoğunlukla bakır taşı ustaları… Katya kâseyi görünce çok şaşırdı:
“Bu motifi yontmayı ve taşı hiçbir yerinden kırmamayı nasıl başardın? Bu kadar temiz ve düzgün bir tornayı nasıl yapabildin?”
Ustalar da aynı fikirdeydiler:
“Tam da çizime uygun olarak! Kusursuz. Temiz bir işçilik. Neredeyse daha mükemmeli imkânsız. Böyle çalışmaya devam edersen sana yetişmemizin mümkünatı yok.”
Daniluşko uzun uzun dinledi ve şöyle dedi:
“Beni üzen de kötü bir tarafının olmaması. Yüzeyi dümdüz, desenler tertemiz, oyma kısımları tam çizime göre. Ama ya güzelliği nerede? Alın size gerçek bir çiçek… Hiç çirkin bir yanı yok. Ona bir bakıyorsunuz, yüreğiniz mutlulukla doluyor. Peki ya bu kâse kimi mutlu edecek? Ne için yapılmış? Kim baksa, tıpkı Katya gibi, ustanın gözleriyle ellerine, taşın hiçbir yerini kırmamak için sarfettiği sabra hayran kalıyor.”
“Peki hatası nerede?” diye güldü ustalar. “Alttan ekleyip perdahla örtmüşsün ve böylece kenarları görünmez olmuş.”
“Aynen öyle… Peki, size soruyorum, taşın güzelliği nerede? Buradan bir damar geçiyor ama sen onun üzerine delik açıp çiçek kesiyorsun. Bunların burada işi ne? Bunlar taşı bozuyor. Ama taş nasıl da güzel! Taşın ilk hali! Anlıyor musunuz, ilk hali, nasıl da güzel!”
Hiddetlenmeye başlamıştı. Galiba içkiyi de biraz kaçırmıştı.
Ustalar Daniluşko’ya Prokopiç’in bunu defalarca söylediğini hatırlattılar:
“Taş taştır. Onunla ne yapılır? Bizim işimiz, yontup kesmek.”
Orada bir ihtiyarcık vardı. Prokopiç’in ve diğer ustaların da ustasıydı. Herkes ona dede derdi. Eli ayağı tutmaz bir haldeydi. Ama sohbete ortak oldu ve Daniluşko’ya şöyle dedi:
“Sevgili oğlum, yanlış yoldasın! Bunları kafandan uzaklaştır! Yoksa dağ ustaları efendisinin eline düşersin…”
“Hangi ustalar, dedeciğim?”
“İşte onlar… Dağda yaşarlar, kimse onları göremez… Sahipleri ne derse onu yaparlar. Bir keresinde gördüm onları ben. İş dediğin öyle olur! Buradakinden, bizim yaptığımızdan farklıdır onlarınki.”
Herkes merak etti bu konuyu. İhtiyara onların yaptığı hangi eşyayı gördüğünü sordular.
“Yılanı gördüm. Sizin bilezik olarak yonttuğunuzdan.”
“Ee, nasıldı peki?”
“Diyorum ya, buradakilerden farklı. Onu gören usta hemen buranın işi olmadığını anlar. Bizim bileziklerde yılanı o kadar temiz yontamıyorlar, taş olduğu belli oluyor ama onlarınki gerçek gibi. Simsiyah sırtı, gözleri… Her an sokmaya hazır gibi. Ne de olsa onlar taştan çiçeği görmüşler, güzellikten anlıyorlar.”