реклама
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Sovyet Öykü Seçkisi (страница 22)

18

“Halka oluşturalım kızlar. Bizim sokağın sonuna kadar gidelim, Yelanskaya sokağından dönelim.”

Kendi kendine “Daniluşko rüzgârda kalacak, ona dokunmasa bari,” diye düşünüyordu.

Kızlar ise… Mutlu mesut yürüyorlardı.

“Tamam,” diye bağırdılar. “Uğurlama zamanı. Evi de çok yakın zaten.”

Bu durumda damadı uğurlama şarkısını söylemeye bile gerek kalmadı.

Sessiz bir geceydi ve kar yağıyordu. Tam gezilecek bir hava vardı. Onlar da öyle yaptılar. Gelinle damat önden gidiyordu. Eğlenceye katılan bekâr bir gençle gelinin kız arkadaşları biraz geride kaldılar. Kızlar uğurlama şarkısını söylemeye başladılar. Şarkı, sanki cenaze uğurluyor gibi ağır ve hazindi. Katenka bunun gereksiz olduğunu düşündü: “Daniluşko olmadan asla mutlu olamam, bunlar da şu ağıtı nereden çıkardılarsa?”

Katenka, Daniluşko’yu başka şeyler düşünmeye zorladı. Daniluşko önceleri onunla konuşuyordu ama sonradan tekrar hüzünlenmeye başladı. O sırada gelinin arkadaşları şarkıyı bitirdiler ve neşelendiler. Gülüp koşuşturuyorlardı. Daniluşko ise canlı cenaze gibiydi. Katenka ne kadar uğraşsa da onu neşelendiremedi. Eve kadar bu halde gittiler. Bekâr delikanlıyla genç kızlar dağıldılar. Daniluşko ise adet olmamasına rağmen nişanlısını evine bıraktı ve tekrar kendi evine döndü. Prokopiç çoktan uyumuştu. Daniluşko sessizce ocağı yaktı, yaptığı kâseleri evin ortasına getirdi ve onlara bakmaya başladı. O sırada Prokopiç’in öksürüğü tuttu. Öksürmekten ciğerleri sökülüyordu adeta. Son zamanlarda sağlığı iyice bozulmaya başlamıştı. Bu öksürük Daniluşko’nun yüreğini burktu. Geçmişi hatırladı. İhtiyara çok acımıştı. Prokopiç öksürdü ve şöyle sordu:

“O kâselerle ne yapıyorsun?”

“Öylesine bakıyordum. Onları vermenin zamanı gelmedi mi?”

“Çoktan geldi. Boşuna yer kaplıyorlar. Bunlardan daha da iyisi yapılamaz.”

Biraz daha sohbet ettikten sonra Prokopiç tekrar uykuya daldı. Daniluşko da yattı ama bir türlü uyku tutmuyordu. Yatakta döndü durdu, sonra kalktı, ocağa odun attı, kâselere baktı ve Prokopiç’e doğru yaklaştı. İhtiyarın baş ucunda biraz bekledi ve iç çekti…

Sonra çekici eline aldı, bir ah çekip boru çiçeğine vurdu, paramparça etti. Çiftlik beyinin çizimine göre yaptığı kâseye ise hiç dokunmadı. Ortasına tükürdü ve koşarak oradan uzaklaştı. Bir daha da Daniluşko’yu gören olmadı.

Kimileri aklını yitirdiğini ve kendini ormana attığını, kimileri de dağın sahibinin onu dağ ustalarının yanına aldığını söylediler.

Ama işin aslı başkaydı. Bunu da size bir başka hikâye anlatacak.

SAŞA ÇYORNIY

Şair, nesir yazarı ve çevirmen olan Saşa Çyornıy 1 Ekim 1880 tarihinde Ukrayna’nın Odessa şehrinde beş çocuklu bir ailenin evladı olarak dünyaya gelir. Gerçek ismi Aleksandır Mihayloviç Glikberg’dir.

Yazar, satirik şiirlerinin yanı sıra Almancadan yaptığı çevirilerle çocuk yazarı olarak kısa sürede ünlenir. 1917 Bolşevik Devrimi, yazarı Rusya’nın Pskov şehrinde yakalar. Çyornıy, Bolşeviklerin ideolojisiyle uyuşamayan diğer entelektüeller gibi vatanını terk etmek zorunda kalır. 1920 yılında eşiyle birlikte önce Litvanya’nın Kaunas şehrine, oradan da Berlin’e gider. 1924 yılından itibaren, Fransa’da yaşamaya başlayan yazar, burada çalışmalarını daha çok Rus kültürünü ve tarihini tanıtmaya yönelik yapar. Bu doğrultuda 1924 yılında Profesör Patraşkin’nin Rüyası (Сон профессора Патрашкина), 1928 yılında Kedi Sanatoryumu (Кошачья санатория), 1930 yılında da Pembe Kitap (Румяная книжка) başlıklı çocuk kitaplarını yayımlar. Nitekim burada çevirisi yapılan öykü de yazar tarafından 1927 yılında Paris’te yayımlanan ünlü çocuk Foks Köpeği Mikki’nin Günlüğü (Дневник Фокса Микки) kitabına aittir.

Farklı bir üslup ve tarza sahip olan Saşa Çyornıy, yaşadığı La Favier kasabasında 5 Ağustos 1932 tarihinde çıkan bir yangını söndürme çalışmasından hemen sonra evde geçirdiği kalp krizi sonucunda hayata gözlerini yumar. Yazarın naaşı Fransa’nın güneyinde bulunan Toulon şehrinin Le Lavandou mezarlığına defnedilir.

FOKS KÖPEĞİ MİKKİ’NİNGÜNLÜĞÜ

Sahibim Zina, kız çocuğundan çok foks köpeğine benzer. Sanki küçük bir köpekmiş gibi cıyak cıyak bağırır, zıplar, elleriyle topu yakalar (ağzıyla yakalayamaz) ve ısıra ısıra şeker yer. Düşünüyorum da; kuyruğu yok mu onun? Her zaman bornozunu giyerek banyoya gider, benim ise banyoya girmeme izin vermez, ben de onu gizlice gözetlerim.

Dün Zina övünmeye başladı: “Ne kadar da çok defterim var görüyorsun Mikki, değil mi? Aritmetik, Dikte, Kompozisyon… Ah sen ise, mutsuz bir köpek yavrususun, ne konuşabiliyorsun, ne okuyabiliyorsun, ne de yazabiliyorsun.”

Hav! Ben düşünebiliyorum ve en önemlisi de bu. Hangisi daha iyi: düşünen bir foks köpeği mi yoksa konuşan bir papağan mı?

Büyük harflerle yazılmış çocuk kitaplarını çok az okuyabiliyorum.

Yazmayı da… Gülün, gülün (insanlar güldüğünde, tahammül edemiyorum)! Ben de yazmayı öğrendim. Evet, patilerimdeki parmaklarımın bükülemediği doğru, zira ben ne insanım, ne de maymun. Ama ağzıma kurşun kalemi alıyorum, defter kıpırdamasın diye pençemle tutuyorum ve yazıyorum.

Başlangıçta harfler ezilmiş yağmur solucanına benziyordu. Ancak foks cinsi köpekler kızlardan çok daha çalışkandırlar. Artık ben Zina’dan daha iyi yazıyorum. Ama henüz kalem açamıyorum. Kalemimin ucu bittiğinde, sessizce çalışma odasına koşuyorum ve açılmış kalem çöplerini masadan sıyırıyorum.

Üç yıldız koyuyorum. Çocuk kitaplarında gördüm: İnsan yeni bir fikre kapıldığında, üç yıldız koyar…

Hayatta her şeyden önemli olan şey nedir? Yemek yemek. Numaraya lüzum yok! Ev insan dolu. Onlar konuşuyorlar, okuyorlar, ağlıyorlar, gülüyorlar, sonra da yemek yiyorlar. Sabah yemek yerler, öğlen yemek yerler, akşam yemek yerler. Zina ise geceleyin yer, bisküvileri ve çikolataları yastığın altına saklar ve gizlice ağzını şapırdata şapırdata yer.

Ne kadar da çok yerler! Ne kadar uzun sürede yerler! Ne kadar sık yerler! Bir de bana pisboğaz derler…

Dana etinin kemiğini bana verirler (etini kendileri yerler!), küçük bir tabakla süt koyarlar hepsi bu.

Zina ve diğer çocuklar gibi sataşıp, daha fazlasını istiyor muyum? Komposto olarak adlandırdıkları mayaya benzer tatlıyı, kara erik ve üzüm kurusundan yapılı sıvı iğrenç şeyi veya dondurma dedikleri o korkunç şeyi ben yiyor muyum? Ben tüm köpeklerin en nariniyim, çünkü ben foks cinsi köpeğim. Zina’nın elinden özenle aldığım kemiği, bisküviyi ve her şeyi kemirir ve yerim.

Ama onlar… Niye bu çorbalar? Sade su daha lezzetli değil mi?

Kavurmaya katarak tadını bozdukları bu bezelyeler, havuçlar, kerevizler ve diğer iğrenç şeyler ne için?

Neden haşlayıp, kavuruyorlar ki?

Kısa bir süre önce çiğ etten bir parça tattım (et parçası mutfakta yere düştü ve onu yemek benim hakkımdı)… Sizi temin ederim, tüm bu tavada cızırdayan etlerden daha lezzetliydi.

Keşke kaynatmasa ve kızartmasalar, ne kadar da iyi olurdu! Keşke aşçılar olmasa (onlar uysal köpeklere nasıl davranacaklarını bilmiyorlar). Her şey kap olmadan yerden yense, benim için daha keyifli olurdu. Yoksa her zaman masanın altında, başkalarının ayaklarının dibinde oturmak zorunda kalıyoruz. İtekliyorlar, ayaklarımıza basıyorlar. Aman ne keyifli!…

Ya da daha iyisi evin önündeki çimlerde yesek. Herkese birer çiğ et verilse. Yemekten sonra da, Zina’nın benimle yaptığı gibi, herkes yuvarlanır ve bağrışırdı… Hav hav!

Bana pisboğaz diyorlar (kedinin mamasından bir yudum süt içtim, sanki ne olmuş)…

Oysa kendileri… Çorba, kızartma, komposto ve peynirin üstüne ayrıca çeşitli renkte şeyler içiyorlar; kırmızı şarap, sarı bira, siyah kahve… Ne için? Masanın altında gözüm yaşarana kadar esniyorum, insanların etrafında dolanmaya alışığım, onlar ise sürekli oturuyor, oturuyor, oturuyor… Hav! Ve herkes konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor, sanki herkesin karnında bir gramofon çalışıyor.

Üç yıldızcık.

Yeni fikir. Bizim inek aptaldır. Neden bu kadar süt verir? Tek bir buzağı var, ama o bütün evi besliyor. Bu kadar süt verebilmek için bütün gün çimleri yiyor, buna bakmak bile acı verici. Ben dayanamazdım. Neden at o kadar süt vermiyor? Neden kedi sadece kendi yavrularını besliyor ve başka kimseyi düşünmüyor?

Acaba konuşan papağanın aklına böylesi bir fikir gelir mi?

Bunun dışında. Tavuklar neden bu kadar yumurta verir? Tam bir felaket. Tavuklar hiçbir zaman mutlu değiller, uykulu sinekler gibi ortalıkta geziniyorlar, uçmayı tamamen unuttular, diğer kuşlar gibi şarkı da söyleyemiyorlar… Tüm bunlar hep şu kahrolası yumurtalar yüzünden.

Yumurtalara tahammül edemiyorum. Zina da öyle.

Eğer tavuklar ile konuşabilseydim, onlara bu kadar yumurta yapmamalarını tavsiye ederdim.

Her şeye rağmen foks köpeği olmak iyidir; çorba içmem, Zina’nın parmaklarının ucunda gezdiği bu kahrolası müzikte dans etmem, süt ve Zina’nın babasının dediği gibi “bunun gibi şeyler” vermem.

Çıt! Kalem kırıldı. Daha dikkatli yazmak gerek, kalemlerin hepsi çalışma odasında, orası da kilitli.

Gelecek sefer köpek şiirleri yazacağım, ilgimi çekiyor.

Yetişkinler her zaman kendileriyle ilgili şeyler okurlar. Bu yetişkinler sıkıcı insanlar. Tıpkı yaşlı köpekler gibi. Zina ise yüksek sesle şarkı söyler gibi okur, sürekli dönüp durur, ellerini dizlerine vurur ve bana dilini gösterir. Tabi ki böylesi daha keyifli. Ben minderde yatar, onu dinlerim ve pireleri avlarım. Bu, okuma esnasında çok hoş olur.