Анонимный автор – Sovyet Öykü Seçkisi (страница 17)
Nine, karanlık bir yere sinmiş, dizlerine vuruyor ve onları dinliyordu:
“Git, delikanlı, uykunu al, ayıl,” dedi Grigoriy ve pencereyi kapadı.
Andrey pencereye yapıştı ve bas bas bağırmaya başladı:
“Öyleyse bugün bitmeden hemen yazılı itiraz vereceğim: İstemem! İşte böyle… Mademki boğdunuz, canınız cehenneme! Kendin onla evlen…”
Andrey izbesine yaklaşırken, dul Nastasya ateş gibi Andrey’in önüne atıldı.
Gözlerinden, alnından, dudaklarından çıldırmış gibi öptü ve fısıldadı:
“Sevgilim… Kırmızı çiçeğim… Vazgeçti… Kulaklarımla duydum… Haydi, artık mezara kadar benim olacaksın.”
Andrey, dul kadının evine taşındı. Tatyana buna çok üzülmedi: Andrey onu sevmemişti ve sevmeyecekti. Böyle işte. Başka iyi delikanlılar da vardı. Kızıl Ordu’dan dönmüş erler az mıydı? Konuşmaları, davranışları, ilgi ve alakaları. İşte güvey dediğin böyle olur!
Tatyana çok hızlı bir şekilde kendisini toparladı, yeniden serpildi. Diri vücudu olgunlaştı ve gözleri öyle bir oldu ki, kendini onlardan alamazsın. Ah, kadın, güzellik!
Yeşil çayırlar çiçek açarak ortaya çıktı, Tatyana da çayırlar gibi yeniden canlanmıştı. Ancak arka bahçelerde, ara sokaklarda, kocakarı söylentilerinde, ihtiyarların salyasında hep Tatyana hakkında, kendi çocuğunu boğdu diye, dedikodular yankılandı.
Böylece Tatyana’nın sonu geldi.
Kuşlar yuva yapıyor, bülbüller bütün gece idris ağacının üzerinde ötüyor, gençler oyun oynuyor, dans ediyor, halka oyunu oynuyor. Köyde gençler sırayla nişanlandılar ve bu yaz çok düğün olacak gibi.
Köyde yirmi yaşında dört kız, Manka, Palaşka ve iki Dunka, hepsi neşeli, hepsi eşiyle oynuyor. Sadece Tatyana oynamıyor, kimse onu oyuna kaldırmıyor. Tatyana vebalı gibi tek başına oturuyor. Kadın çaresiz bir şekilde ağlayarak evine döndü. Üç sarhoş, birdenbire önünde durdu ancak hiçbiri Tatyana’ya bakmadı bile.
Böylece Tatyana’nın sonu geldi.
Tatyana şenlikten ayrılıp, eve kapandı, oturup saçlarını yoldu, ağladı da ağladı. Kızına bakınca Grigoriy’in kolları iki yana düştü, kalbi buz kesti. Darya Nine ise derdinden öldü.
“Kız kurusu olarak yaşamayacağım,” dedi, bir akşam ciddi bir şekilde Tatyana babasına.
Babası akşam yemeğini bitirmişti. Bu kelimeler bıçak gibi boğazına saplandı.
Grigoriy’in kalbi duracaktı, tutunarak masadan kalktı ve kızının ardından gitti. Karanlıktı.
“Tatyana!”
Karanlık dehşet verici şekilde başını döndürdü ve yakınında bir hırıltı duyuldu.
“Vah” çok tiz ve vahşi bir sesle bağırdı Grigoriy, “Yüce İsa” titremeye başladı, kızını ilmekten kurtardı, kucakladı. Bacakları tutmuyordu, yatağa yatırdı.
Tatyana kendine gelir gelmez, birileri pencereyi tıklattı. Sakallı bir adamdı.
“Hey, Grigoriy Mitriç!… Bölgeden taahhütlü mektup geldi sana…”
“Oğlumdan mı acaba?” diye şaşkın şaşkın düşünmeye başladı Grigoriy. Oğlu Petersburg’ta bir fabrikada önemli bir işte çalışıyordu.
“Eh, mektubun sırası değildi şimdi.”
Ne var ki Tatyana mektubu sabah okudu. Mektupta erkek kardeşi geleceğini bildirmiyordu, işi başından aşkındı ve kız kardeşini başkente çağırıyordu:
“Niçin köyde kocayıp gideceksin? Köy sana ne verebilecek?”
“Madem ki bana gelmek niyetindesin ve hayat çok zor diye yazıyorsun, seni kursa kayıt ettireceğim, okuyup adam olursun.”
Ve bir anda Tatyana’nın yüzü kızardı, “Gitmek.”
“Bana da yazık, gitmeliyim,” dedi Tatyana babasına gözyaşlarını tutarak.
Yaz geçti, Petersburg’a taşındılar, sonbahar geldi.
Her şey eskisi gibi: çamur, fakirlik, ev yapımı votka. Sabahları, harman yerlerinde parçalara ayırarak çavdar harman ederlerdi. Kum adasında gece karanlığında turnalar oynaştı. Andrey sandal üzerinde sessizce turnalara yaklaştı ve silahıyla yere yapıştı.
Ve şimdi Andrey, evinde kanadı kırık bir turnayla yaşıyor. Turna gökyüzüne daha fazla yükselemiyor, ölene kadar yeryüzünde Andrey’le yaşayacak.
Sabah. Sis. Yolda at arabası pat pat ediyor.
“Elveda, doğduğum köy!” diye içinden geçirdi Tatyana.
Nastasya zorla, mahcup Andrey’i pencerenin önünden sürükleyip götürdü.
Şapkasını önüne çekmiş Grigoriy, kamçısını arada bir sallıyor, neşeli bir şekilde ıslık çalıyor, ancak kalbi sızlıyordu. Tatyana at arabasındaydı. Kaderini aramaya koyulmuştu. Sevimli yüzü diri ve sevinçliydi. Parlak gözleri inatla uzaklara dalıyordu. Fakat uzaklar sisliydi ve başının üzerinde de sis perdesi asılıydı.
Ve sislerin arasından yere doğru göçmen turnaların özgür çığlıkları dökülüyor. Hedeflerine doğru, güneye uçuyorlar.
Tepede enginlik ve güneş varken sis onlar için engel değildir.
PAVEL PETROVİÇ BAJOV
Sovyet yazar ve halkbilim uzmanı Pavel Petroviç Bajov, maden işçisi bir ailenin çocuğu olarak Yekaterinburg yakınlarında küçük bir kasabada doğar. Dini eğitim aldıktan sonra Rus dili ve edebiyatı öğretmeni olarak görev yapar ve bu dönemde Ural halk masallarıyla yakından ilgilenir. Ekim Devrimi’ni sosyal adaletsizlikle mücadele aracı olarak benimser. İç Savaş’ta Beyaz Ordu’ya karşı savaşır. Yazarlık kariyerine İç Savaş yıllarında başlar, Ural bölgesinin tarihi, folkloru ve sözlü anlatıları üzerine derlemeler yapar, çeşitli kitaplar yazar. 1939 yılında kaleme aldığı ve Ural masallarından oluşturduğu
TAŞTAN ÇİÇEK
Taş işçiliğinde sırf mermerciler ün salmış değildi. Dediklerine göre bizim fabrikalarda da bu sanatla uğraşanlar vardı. Ama bir farkla; bizim buralarda en çok bakır taşı olduğu için ve bundan daha iyi bir cins de bulunmadığı için bizimkiler daha çok bakır taşını işliyorlardı. Ve bu taştan da türlü türlü şeyler yapıyorlardı. Bir görseniz aklınız şaşar. Neler neler…
Bir zamanlar Prokopiç diye bir usta vardı. Bu işleri ilk yapanlardandı. Ondan daha iyisi yoktu. Yaşı geçkinceydi.
Çiftliğin beyi, kâhyaya oğlunu Prokopiç’ten ustalık öğrenmesi için onun yanına koymasını emretti:
“Bütün incelikleri öğrensin.”
Ama Prokopiç, sanatından ayrı kalmak istemediğinden midir yoksa başka bir sebepten midir nedir bilinmez, delikanlıya pek az şey öğretti. İşi resmen savsakladı. Delikanlının kafasına vura vura şişlikler oluşturdu, kulaklarını koparırcasına çekti ve kâhyaya da şöyle dedi:
“Bunda iş yok… Görüş yeteneğinde o incelik yok, elleri beceriksiz. Bundan bir iş çıkmaz.”
Anlaşılan o ki, kâhyaya Prokopiç’in gönlünü hoş tutması tembihlenmişti:
“İş yok diyorsan, yoktur… Bir başkasını göndeririz sana….”
Ve bir başka delikanlıyı yönlendirdi ustaya.
Gençler olup bitenleri duymuşlardı… Sabahtan akşama Prokopiç’in eline düşmemek için kaçışıp duruyorlardı. Anne-babalar da biricik evlatlarına bile bile işkence edilmesine razı değillerdi. Herkes kendi bildiğince bahaneler üretmeye başladı. Kimileri bakır taşıyla yapılan bu işçiliğin sağlığa zararlı olduğunu, bu işin sırf zehir olduğunu söylüyordu. Buna benzer bahanelere de sığınıyorlardı.
Kâhya yine de çiftlik beyinin emrini tekrarladı ve Prokopiç’e çıraklar yolladı. Prokopiç ise bu delikanlılara kendi yöntemiyle ıstırap çektirdikten sonra onları kâhyaya geri gönderiyordu:
“Bunda iş yok…” diyordu.
Kâhyanın tepesi atmaya başladı:
“Bu ne zamana kadar böyle sürüp gidecek? İş yok da iş yok, ne zaman iş olacak? Bu son gelene bari öğret…”
Prokopiç, dediğinde diretti:
“Benimle alakası yok… On yıl sürse bile öğretirim ama bu son gelenden de bir iş çıkmaz…”
“Daha nasıl birini istiyorsun?”
“Bana kimseyi göndermesen de fark etmez, çok da meraklısı değilim.”
Prokopiç’le kâhya daha bir sürü genci denediler ama sonuç hep aynıydı: kafada şişlikler, akılda olan ise bir şekilde oradan kaçmak… Bazıları da sırf Prokopiç onları kovsun diye mahsustan işi bozuyordu.
Bu iş Danilko Nedokormış’a42 kadar böyle devam edip durdu. Bu çocukcağız öküz ve yetimin biriydi. Yaşı o zamanlar en fazla on ikiydi. Uzunca boylu, hastalıklı gibi zayıf mı zayıftı. Ama temiz yüzlü bir çocuktu. Masmavi gözleri, kıskıvırcık saçları vardı. Onu önce çiftlik beyinin evinde çalışan Kazak kadının yanına verdiler. Tütün kutusu getir, mendil götür gibi gidiver geliver işlerine bakıyordu. Ama bu yetimin bu tür koşuşturmalara pek yeteneği yok gibiydi. Diğer çocuklar bu tür işlerde pervane gibi dönerlerdi. En ufacık bir şeyde hazır ola geçer “Ne emretmiştiniz?” diye sorarlardı. Bu Danilko ise bir köşeye siniyor, gözlerini bir tabloya ya da bir bezemeye dikiyor, öylece duruyordu. Ona seslendiklerinde hiç kulak asmıyordu. İlk başlarda tabi ki dayak da atıyorlardı ama sonradan el-kol hareketleriyle uyarmaya başladılar:
“Ne kadar da alık! Çok ağırkanlı! Bundan iyi bir hizmetçi çıkmaz.”
Onu fabrikaya ya da bakır madenine de vermemişlerdi çünkü fazlasıyla güçsüzdü. Bu işlere bir hafta bile dayanamaz, ölürdü. Sonunda kâhya onu çoban yamağı yaptı. Danilko burada da hiçbir işe yaramadı.
Çocukcağız çok gayretliydi ama ne yapsa mutlaka kusurlu çıkıyordu. Sürekli bir şeyler düşünüyor gibi bir hali vardı. Gözünü otlara bir dikiyordu, haydi gel de inekleri bul bulabilirsen! Yaşlı çoban çok merhametliydi, bu yetime acıdı. Ama zaman zaman da kızıyordu ona: