Анонимный автор – Kardeş Sesler 2019 (страница 5)
Artık mutsuzluktan korkmuyordum. Çünkü bana mutlu olmanın değerini hatırlatıyordu. Bir şeyler oluyordu ve olmaya devam edecekti. Bunu bilmek benim için yeterliydi.
MODERN KÖLELİK
Köleliğin tarihi çok eskilere uzanır. Özellikle Eski Mısır ve Yakın Doğu’da çok yaygın olarak görülen bu sistem, savaşta esir düşmüş kölelerden, yakınları tarafından para için satılan çocuk kölelere kadar zalimce köleleştirilen, sayısı hiç de az olmayan insanları barındırır. Köleler, diğer insanlara göre çok daha aşağı statüde kabul edilmekteydi. Dolayısıyla herhangi bir özgürlükleri olmadıklarından hukuki ve sosyal açıdan da bir hakları yoktu.
19. Yüzyıla kadar sıkça devam eden bu korkunç durum, günümüzde dünyanın hemen her yerinde yasaklanmıştır.
“Bu can sıkıcı geçmişi bırakıp bugüne gelelim. Günümüzde kölelik sona ermiş, her insana, bağlı olduğu devlet tarafından eşit haklar verilmiş, insanlar artık hukuki açıdan özgürleşmişlerdir. Mutlu son…” demeyi çok isterdim. Fakat bu durum şu an bile devam ediyor olabilir. Hatta bu kölelik düzeninin mağdurlarından biri de siz olabilirsiniz. “Yoo, ben gayet özgür bir bireyim. İstediğimi yapıyorum. Hayatıma kendi seçimlerime göre yön veriyorum.” dediğinizi duyar gibiyim. Üzgünüm ama yanılıyor olabilirsiniz.
Biz istemesek dahi bir şekilde içine düştüğümüz, farkında olmadığımız bir düzenin etkisi altında kalmış olabilir miyiz?
Kölelik denildiği zaman çoğu insanın aklına ilk gelen, bir insanın fiziki olarak esir alınması ve çalıştırılmasıdır. Fakat bu kadarla kalmadığı çok aşikar.
Öncelikle kendimize şu soruyu soralım; “Özgür müyüz?” Özgürlük, herhangi bir koşulla sınırlanmaya, zorlamaya, kısıtlamaya bağlı olmaksızın düşünme ve davranma durumu, idi. Peki, biz gerçekten herhangi bir koşulla sınırlanmadan, zorlanmadan, kısıtlanmadan düşünebiliyor, davranabiliyor muyuz?
Şimdi bana göre olası olan bir durumdan bahsedeceğim.
Küçük bir kasabada yaşayan bir adam düşünelim. Bu adam küçükken ailesinin zoruyla yıllarca okula gitmiş. Asıl istediği meslek çiftçilik olmasına rağmen daha çok para kazanabileceği farklı bir dala yönelerek istemediği bir daldan mezun olmuş ve bir işe girmiş.
Günün birinde bir kadınla tanışıp evlenmiş ve iki çoğu olmuş. Çocuklara bakmak, evin masraflarını karşılamak derken kendini unutan adam yıllarca istemediği bir işte çalışmaya devam etmiş. Yıllar yılları kovalarken bu durum böyle devam edip gitmiş.
Şimdi özgürlük kavramına tekrar dönelim. Bu adamın nelere bağımlı olduğunu (nelerin kölesi olduğunu) inceleyelim. Bir baba olarak çocuklarına karşı sorumluluğunu yerine getirmelidir, buna bir sözüm yok. Fakat bu uğurda kendi hayatını hiçe sayması kabul edilebilir bir durum mudur? Çiftçiliği severek, isteyerek, zevk alarak yapacağını düşündüğü halde bu hayalinden vazgeçip, daha çok para kazanabileceği, istemediği bir işe girmiştir. Bu durumda adam köle, efendisi ise paradır. Çalıştığı şirketteki düzene uymak zorunda olduğu için belli tabuların dışına çıkamamıştır. Bu durumda da patronu, adamın efendisi olmuştur. Sermaye sahibi patronunun rahatı için istemediği, inanmadığı bir düzene uymak zorunda olmakla kalmayıp ona dayatılan, zorunlu gibi gösterilen ihtiyaçlar, ihtiyaçlar arttıkça gelen daha çok para kazanma hırsı, yapılan zamlar, süslü ünvanlar; onu daha iyi bir köle haline getirmeye başlamıştır. Farkında olmadığı gibi bu düzenden zevk almaya bile başlamıştır.
Hayatımız, biz doğduğumuzda içinde bulunduğumuz sistem tarafından çoktan belirlenmiş olabilir. Bu durumda; yanlışlarımız, doğrularımız, sınırlarımız önceden belirlenmiştir. Bu yargılar bizimmiş gibi benimseriz onları. Bu yargılara aykırı bir güdü duyduğumuzda kendimizi hatalı hissedebiliriz.
Doğar, okur, çalışır ve ölürüz. Bence kimse bize ne istediğimizi sormuyor ve hayatımız bu rutinlere bağlı olarak ilerliyor. Olur da durumun farkına varırsak bu sefer de çok geç olacaktır. Artık mecburiyetlerimizin ve kaybetmek istemediklerimizin kölesi olmuşuzdur.
Küresel şirketlerin para uğruna, insanların sağlığını ve isteklerini hiçe sayarak gerçekleştirdikleri ürün ve hizmetleri de bu düzene ayak uyduruyor olabilir. Bu durumda paranın kölesi olduğumuzu söyleyebilir miyiz?
Kısaca köle düzeni, varlığını farklı isimler altında eskisinden daha güçlü bir şekilde devam ettiriyor olabilir.
“Kölelere asla özgür olacakları kadar ödeme yapmazlar. Hayatta kalmalarına yetecek kadarını verirler ki çalışmaya devam etsinler.” demiştir Charles Bukowski. Bence bu söz, durumu çok net bir şekilde açıklamaktadır.
Şimdi hikâyenin aksi durumunu düşünelim. Eğer kahramanımız kendi istediği yoldan gitseydi mutlu olamayacak mıydı? Kat be kat mutlu olacağına eminim. Belki diğerine göre daha zor bir hayatı olacaktı ama sonuçta özgür bir birey olacaktı. Belki kimsenin kölesi olmayacak, inanmadığı bir hayatı yaşamak zorunda kalmayacaktı.
Eğer kölelik düzeni olmasaydı çok daha mutlu olacağımızın bariz bir gerçek olduğuna inanıyorum. En nihayetinde özgür olacaktık. Peki ya o zaman her şey yolunda mı olurdu?
İnsanlara para karşılığı bir şey yaptırılamayacağından işçi diye bir sınıf olmayacaktı belki de. Sanayi gücümüz gelişmeyecekti. Devletlerin bir işlevi olmayacaktı.
“E zaten hepimiz özgür ve mutluyuz. Ne gerek var sanayiye ya da devlete?” diye düşünmeden edemiyorum. Fakat bu durumda araba, elektrik, telefon gibi insan hayatını kolaylaştıracak icatlar var olmayabilirdi. Olmasaydı da özgür bireyler olarak kalsaydık daha mı kolay olurdu acaba hayatımız?
Benim vardığım sonuca göre kölelik düzeni hiçbir şekilde kabul edilemeyecek kadar zalim bir düzendir. Fakat insanların her konuda, koşulsuz özgür olması da sağlıklı bir çözüm olmayacaktır. Bu yüzden eşitlik değil, adaletin olması gerektiğini düşünüyorum. Herkese ihtiyacı olan kadarı verilirse kimsenin bir üstünlüğü olmaz, değil mi? Kimsenin kölesi olmak zorunda kalmayız.
İnsanoğlunun özgür yaratıldığına inanıyorum. Ali, Mehmet’e kimi sevmesi gerektiğini, neye inanması gerektiğini, nasıl yaşaması gerektiğini söyleyememeli. İnsanoğlu da sanat gibi, hep özgür olmalı…
EMİNE ÇOLAK
1968’de Malatya’da doğdu. Orta öğrenimimi Malatya’da tamamladı. Altı çocuk annesidir. Ankara’da esnaflık yapmaktadır. Şiir ve denemeler yazmaktadır. Yazıları çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanmıştır.
Denemeler:
DUVAR VE KÖRLÜK
KAPİTAL BABA / OĞLU NOEL
ÜZÜM VE İNSAN
SORGU
Şiirler:
GECELER
GELME
USTA
VEDA
YAR SANA GELESİM VAR
DUVAR VE KÖRLÜK
Bir ara gözlerimi kapatıp yürümeye çalışıyorum. Başaramıyorum. Görmeseydim yürüyebilirdim. Gözlerimi kapatıp yürümek anlamsız geliyor bana. Eğer saklamıyorsa bedenimi ne anlamı var. Mesele gördüklerim değil. Görünmeyeni arayışım. Yürüyebilirim gözüm ama açık ama kapalı.
Aslında önemli olan yolun beni nereye götürdüğü. Enginlere mi? Dağlara ya da çöllere belki de bir duvar çarpacak alnıma ve burnuma. Acı verecek belki. Yol engine giderse mesele yok. Kâh yürür, kâh otururum. Devam edebilirim. Dağlar çıkarsa önüme sorun etmem, çetin tırmanışta yalnız kalırsam seslenirim dağlar yankılanır, kendimi yalnız hissetmem, bana arkadaş olur. Çöl ise yoluma çıkan, kuma seraplar çizerim avuturum kendimi. Kavurur yakar çöl sıcağı, susuz kalabilirim ama bir umut bulurum seraptan geçebilirim çölü.
En kötü seçenek duvardır. Ruhsuz, sevimsiz, duygusuz. Konuşsam yankısız, sabit ve umutsuz. Sadece yaslanıp ağlayabilirim, gözüm açık ya da kapalı önemsizleşir. Ne başlangıçtır ne son, soğuk duygusuz lanet bir duvardır işte. Ben gözlerimi kapatmadan yürümek istiyorum. Engine yol almak.
Hedefler çizerim kendime ileri daha ileriye. Yürürken rüzgârın şarkısını dinlerim ağır adımlarla. Yağmurun damlaları düşerken saçlarıma hissedebilmek rahmeti bereketi, her yağmurda yıkanıp arınabilmek toprak gibi. Bir duvarı karşıma almak, bu istemediğim bir durum. Duvar üretmenin sonu tüketmenin başlangıcıdır. Arada bir arkama bakmak da isterim. Görmek bıraktığım izleri, ileriyi görmek hedefimi önüme koyarken, her adımda vazgeçiş sebeplerimi hatırlamak isterim.
Bir yazı okumuştum. Koşu bandında yürümek insanın psikolojisini bozuyormuş. Beyin her adımda ilerlediğini görmek istermiş. Koşu bandında yürürken gözlerin gördüğü manzarayla aynı kalınca yol, yürürken ilerlememiş olmak beyne zarar veriyormuş ve bu ruh sağlığını bozuyormuş.
“Yürüyün ama açık alanda duygularınızı da yürütün, beyin sabitlenmeyi sevmez.” Diyordu uzman. İşte önümde duvar olunca ilerletmez, bedenime, duygularıma ve beynime sınır koyar. Umutsuzlaştırır. Kapatma gözlerini, aç duvarın arkasını, hayal et ya da yık o duvarı. İşte o zaman bir çıkış bulabilirsin.
Dört duvar arası yalnızlık öldürür diyorlar. Evet, doğru. Ufuksuz, umutsuz, hayalsiz yaşamaktır. Bazen sınır olur duvar ülkelere. Bir gün gelir yıkılır duvar ve özgürleşir insan. Kapısı olmayan ev ya da bahçe gibidir gözlerimi kapatmak. Çiçeğini, ağacını, dumanı tüten bacasını göremeden içinde yaşayanı nasıl hayal edebilirim.
Duvar körlüktür gözlere. İnsanın kendi elleriyle ördüğü. Ve yine sadece kendisinin yıkabileceği.
KAPİTAL BABA / OĞLU NOEL
Mezopotamya ananın bir oğlu olur. Adını kapital koyar. İsim babası büyük büyük dede Plautos ve Mamon’dur.