реклама
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Kardeş Sesler 2019 (страница 3)

18

Kalbim kulaklarımda atıyor, yüreğim gür sesiyle unutulmuş varlığını haykırıyordu. Peşimdeki ayak sesleri kalbim ile aynı ritimde ilerliyordu. İkisi de sanki göğüs kafesimin içindeydi. Varacağım yere bu yollardan gidilmiyordu, anlamıştım. Düşüncelerim, kaçışım ve duygularım birleşti, tek bir yol oldu. Ah! Ne geç farkına vardım, iyi ki terk etmedin beni. Arkama dönüp bakmama gerek yok, vicdanım tanıdım seni.

(AYB Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi 2019)

BERK DALBUDAK

Henüz 18 yaşındadır. İlkokuldan beri yazar olmayı hayal etmiştir. Çok sayıda hikâye, deneme ve roman yazmayı denemiştir. İlk ciddi yazma çalışmalarına Avrasya Yazarlar Birliği Yazarlık Atölyesi ile başlamıştır. Atölye onun sadece yazı hayatını değil, hayata bakışını da etkilemiştir. Atölyeyi “Bu yaşıma kadar başıma gelen en güzel şey!” diye tanımlamaktadır. Üniversite sınavlarına hazırlanan Berk Dalbudak, başarılı bir roman yazarı olmayı hedeflemektedir.

Hikâye:

BİR ŞEY OLSUN

Deneme:

MODERN KÖLELİK

BİR ŞEY OLSUN

Karanlık, gökyüzünü çoktan esir almıştı. Ankara yorulmuş, sabahki gürültüsünden eser kalmamıştı. Evlerin ışıkları birer birer sönüyordu. Ben ise tamamı camdan olan salon duvarından caddeyi seyrediyordum. Çayyolu’nun kendine özgü havası beni çoğu zaman güvende hissettiriyordu. Bir yandan da kendini beğenmiş bir semt olduğunu düşünüyordum. Bazen diyorum ki; Çayyolu’nu alıp farklı bir şehre yapıştırsak ne değişir? Muhtemelen birçok şey aynı kalacaktı. Çünkü Çayyolu, Ankara’yı Ankara yapmıyordu. O kadar kendini beğenmişti ki, Ankara ile muhatap dahi olmuyordu. Ankara’ya değer katıyor olsa da kendini diğer semtlerle bir tutmuyordu. Bu aykırı tutumu sinirlerimi bozuyordu. Bana göre Ankara her şeyiyle bütün olmalıydı. Ama Çayyolu, kendini bir türlü Ankara’ya yakıştıramıyordu. Çok bencil de olsa kendimi güvende hissettirdiği için Çayyolu’nu seviyordum.

Evim tek odalıydı. Fakat en büyük villalara dahi değişmeyecek kadar çok seviyordum onu. Camın hemen önünde L şeklinde bir çek-yat koltuğum vardı. Bu sayede hem yatak odasına ihtiyacım duymuyordum hem de tasarruf etmiştim. Zaten hemen hemen hiç ziyaretçim olmuyordu. Bu yüzden çoğu zaman kalktığımda yatağımı kaldırmak dahi istemiyordum. Sonuçta kimse görmeyecekti.

Koltuğun hemen yanında çalışma masam duruyordu. Evde çalışırken, Ankara’nın tüm güzelliği önüme seriliyordu. Bu güzel manzara karşısında bir şeyler yazmak çok kolaydı. Tıkandığım noktalarda ara veriyor, arkamdaki sehpanın üzerindeki pikabı çalıştırıp müzik eşliğinde dışarıyı seyrediyordum.

Odanın sağ tarafı boydan boya kitaplıktı. Biraz eskimiş de olsa arada bir tozunu aldığımda gayet güzel görünüyordu. Amerikan tarzı dedikleri mutfağım da bana yetiyordu. Yalnız kalmak isteyen bir insanın başka neye ihtiyacı olabilirdi ki?

Tek kolumu koltuğun sırtlığına yaslamış, başımı da yan şekilde üzerine koymuştum. Çıplak ayaklarımı olabildiğince karnıma çekmiş, kendimi güvende hissetmeye çalışıyordum. Fakat yine de bir türlü güvende hissedemiyordum. Bir şeyleri yanlış yapıyor olmalıyım, diye düşündüm.

Son derece güvenli bir sitede, kırk altıncı kattaki sakin bir dairede yaşıyordum. Herhangi bir düşmanım, alacaklım; bana karşı kini olan kimse yoktu. Kimseden kaçmam gerekmiyordu. Düşünmem gereken ağır bir borcum, geceleri uyanmama neden olacak, zihnimi ele geçiren dertlerim yoktu. Yakın zamanda büyük bir olay da yaşamamıştım. Sürekli ve güvenilir bir işe sahiptim. Her şey olması gerektiği, olmasını istediğim gibiydi. Fakat nedense ben kendimi çok derin bir çıkmazda hissediyordum. İçimdeki çaresizlik, korku ve endişe duyguları beni boğuyordu. Kalbim sanki yerinden fırlayacak gibi atıyor, bir türlü sakinleşmiyordum. Ne uyumak istiyordum ne de uyanık kalmak. Başka hiçbir yerde olmak istemiyordum ama bu evde kalmak da istemiyordum. Karanlık her tarafımı sarmış, bana kaçacak hiçbir delik bırakmamıştı, sanki. Ölmek ya da yaşamak istemiyordum. Bir şey istiyor, bir şeye ihtiyaç duyuyordum. Fakat ne olduğunu bilmiyordum.

Aklıma doktorumun söylediği, bu gibi durumlarda yapmam gerekenler geldi. Hızlıca doğruldum. Karnıma çektiğim ayaklarımı temkinli bir şekilde yere uzattım. Sanki yer alev alev yanıyordu. İstemeden bu gereksiz korku hissine kapılmıştım.

Yere basar basmaz hemen ayağa kalktım. Hızlıca mutfağa gidip dolapları karıştırmaya başladım. Dolabın birinde bir tütsü buldum. Ocağının yanındaki çakmak ile yaktıktan sonra koltuğa döndüm. Elimdeki tütsüyü koltuğun önündeki sehpanın üzerinde duran tütsü tablasına koyup koltuğa uzandım. Ellerimi serbest bırakıp bedenimi sakinleştirmeye çalıştım. Yıllardır meditasyon yapıyordum. Birçok negatif duyguyu yenmemde çok faydası oluyordu. Fakat böyle durumlarca nadiren işe yarıyordu.

Vücudumu ne kadar rahatlatmaya çalışsam, nefes egzersizi yapsam da kalbimin atışı bir nebze olsun yavaşlamadı. Yaptığım meditasyonla içimdeki çocukla dahi buluştum. Fakat içimdeki çocuk bile korkuyor, odasından çıkmak istemiyordu. Sanki hayatımı kökünden etkileyecek, geri dönüşü olmayan bir hata yapmıştım da ona üzülüyordum. Fakat hiçbir şey yoktu işte. Her şey istediğim gibiydi. Yine de kurtulamıyordum bu duygudan. Bir şeyler yapmak zorundaydım yoksa sabaha kadar uyuyamaz, acı içinde kıvranarak saniyeleri sayardım.

Doğrulup yandaki masaya uzandım. Üzerinden cep telefonumu alıp doktorumun numarasını çevirdim. Fakat daha telefon çalmadan hemen kapattım. Konuşmak istemiyordum. Sadece doktorum ile değil, hiçbir insan ile konuşmak istemiyordum. Bu yüzden aramak yerine mesaj yazmayı tercih ettim. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. İki cümlelik bir mesajı yazmam dakikalarımı almıştı.

“İyi geceler, Rukiye Hanım. Rahatsız ettiğim için kusura bakmayın. Yine bir anksiyete atağı geçiriyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum.”

Çok kararsızdım, daha önce böyle bir durumda kimseden yardım istememiştim. Öyle bir durumdaydım ki düzelmek dahi istemiyordum. İyi olmak ya da böyle kalmak istemiyordum. Ne kadar anlamsızdı bütün bunlar. Bir insan nasıl iyi olmak istemezdi ki? Düşünmeyi bırakıp gönder butonuna bastım.

Mesajı göndermemin üzerinden on dakika geçmesine rağmen yanıt gelmedi. Saat gece yarısını geçmişti. Belki de uyumuştur, diye düşündüm.

Bir yandan bu durum beni rahatlatmıştı. Yardım isteyen bendim ama artık mesaja cevap vermemesi için dua ediyordum. Kimseyi istemediğim gibi yalnız kalmak da istemiyordum. Nasıl bir saçmalıktı bu? Sürekli kendimi suçluyordum.

Dünyadaki milyarlarca insandan daha iyi imkanlara sahiptim. Bir çok insan karnı aç yatmak zorunda kalırken benim buzdolabım yiyecek doluydu. Aklıma, her gün işe giderken Hacettepe acil servisinin az ilerisindeki parkta gördüğüm adam geldi. Kendimi onunla kıyasladım. Her gün aynı yerde, üzerinde bir battaniye ile uyuyordu. Hep merak ederdim, nasıl bir hikayesi var, diye. Acaba gerçekten sokakta yatmak dışında başka çaresi olmayan bir insan mıydı yoksa iş arkadaşlarımın dediği gibi, böyle insanlar bizden daha mı zenginlerdi? Daha da önemlisi yetkililer neden bu adamın her gün, Ankara ayazında sokakta yatmasına izin veriyorlardı?

Cevap ne olursa olsun o adamın şu an soğukta, belki aç bir şekilde yattığı gerçeğini değiştirmiyordu. Ben ise sıcacık evimde, istemediğim kadar çok yiyeceğim oldu halde mutlu değildim. Benden kat be kat zor durumda olan insanlar bile hayata tutunurken ben sahip olduklarımla bir türlü yetinemiyordum. Ne kadar bencildim.

Bir şey olsun istiyordum. Tamam, iyi olmak istemiyordum. Ama bir şey olmalıydı. Bu durumdan kurtulmak da istemiyordum, böyle kalmak da. Ne istiyordum ben, yahu!

Derken zil çaldı. Hemen yerimden kalkıp kapının yanındaki ahizeye vardım. Ekranda güvenlik personeli Ali Rıza Beyi gördüm. Kısa bir tereddütten sonra konuşma tuşuna bastım.

“Buyur, Ali Rıza Bey.” dedim sesimin normal çıkmasına çaba göstererek. Uzun süredir ağzımı dahi açmadığım için sesim çatlamıştı. Fark eder etmez öksürerek boğazımı temizledim.

“Kusura bakmayın rahatsız ettim. Bir hanımefendi geldi, sizi görmek istiyor.” dedi. Ali Rıza Bey’in hemen çaprazında duran kadını henüz fark ettim. Bu kadın, doktorum Rukiye Hanım’dı. Onu görmeyi hiç beklemediğimden küçük bir şaşkınlık yaşamıştım. Mesajıma cevap vermemişti ama evime kadar gelmişti. Ne düşüneceğimi bilmiyordum.

Titreyen ellerimle tekrar konuşma tuşuna bastım.

“Hanımefendiyi tanıyorum, içeri alabilirsin.” dedim. Ali Rıza Bey, ‘Tamam’ anlamında başını salladı ve görüntü kesildi. Görüntü kesildiği halde, hipnotize olmuş gibi siyah ekrana bir süre daha bakmaya devam ettim. Birkaç dakika sonra da kapı çaldı. Kalbim sanki yeterince hızlı atmıyormuş gibi daha da hızlı atmaya başladı. Sadece Rukiye Hanım ile değil, herhangi bir insanla yüz yüze görüşmekten çekiniyordum. Fakat kadın buraya kadar gelmişti. Bir bahane de bulamazdım, evde olduğumu biliyordu artık. Çaresizce kapıyı açtım.

Koridorun loş ışığı altında yüzünde hiçbir duygu belirtisi olmadan, sakin bir şekilde karşımda duruyordu. İki elinde de kahve vardı. Sitenin biraz yukarısında bulunan kahveciden aldığını hemen anladım. Neden kahve almıştı ki?

“Hangisini sevdiğini bilmiyordum bu yüzden kendi sevdiğim kahveden aldım. Umarım beğenirsin.” dedi ve izin dahi istemeden içeri daldı. Geçebilmesi için kenara çekilmek zorunda kalmıştım.