Анонимный автор – Doğumunun 100. Yılında Cengiz Dağcı'ya Armağan (страница 21)
Rıza Fazıl’ın hazırladığı kitapta 37 şiir vardır. Yunus Qandım’ın kitabında ise 20 şiir bulunmaktadır. Bu şiirlerin 18’i ortaktır. Yunus Qandım’ın kitabında bulunan 2 şiir, Rıza Fazıl’ın kitabında yoktur. Bunlar eklendiğinde Dağcı’nın iki kitapta toplam 39 şiirinin yer aldığı görülür. Rıza Fazıl’ın kitabındaki 8 şiir Cengiz Dağcı’nın
Cengiz Dağcı şiire 1936 yılında, ortaokul öğrencisi iken başlar. Akmesçit’de 13. Tam Ortaokulda öğrencisi olduğu Edebiyat Öğretmeni Safiye Akimova’nın yönlendirmeleri ile ilk şiiri 1936 yılında
1939 yılında Bahçesaray’a bir gezi yapar ve Hansarayı’nı gezer. Bu gezinin etkisi altında “Söyleyin Duvarlar” isimli şiirini yazar. Bu şiir de uzun bir metindir. Şiiri
Dağcı’nın Bahçesaray’ı gezdikten sonra yazdığı ve
Dağcı, Hansarayı’nı gezerken çok etkilenmiş ve geçmişe özlemini ifade ettiği uzun bir şiir kaleme almıştır. O, sarayın tarihi havasında kaybolur ve suskun duvarlardan kendisine tarihini anlatmalarını ister. Bu hislenmelerle Cengiz Dağcı tarafından oluşturulan metin, Sovyet rejiminin ilkelerine ve anlayışına son derece terstir ve şairini en iyi ihtimalle hapse götürecektir. Şâmil Alâddin, genellikle kıtaların sonunda yaptığı müdahalelerle şairin zarar göreceği bir uygulama ile karşılaşmasını önlemeye çalışır.
Şiir 5 bölümden oluşur. 12’li hece ölçüsü ile yazılmış ve düz kafiye tercih edilmiştir. Dörtlükler halinde düzenlenmiştir. 1. Bölümde 4 dörtlük bir de ikilik vardır. 2. Bölüm 5 dörtlükten; 3. Bölüm 4 dörtlük 1 ikilikten, 4. Bölüm 6 mısradan, 5. Bölüm ise iki dörtlükten oluşur. Söyleyin Duvarlar, 70 mısra uzunluğunda bir şiirdir. İkinci bölümün sonunda sıra noktalarla işaretli bir satır vardır. Bu iki anlama gelebilir. Ya, Dağcı zihninde olan bazı mısraları buraya aktarmamıştır ya da editör sakıncalı bulduğu ve düzeltme imkânı olmadığı için, buradan bazı mısraları çıkarmıştır.
Dağcı, kendi tarihine olan merakını Pedagoji Enstitüsünde Klyuçevski’nin
İşte karşısında kocaman bir saray durmaktadır. Duvarları arasında onun bilmediği, kendisine okutulan tarih kitaplarının yazmadığı sırları saklayan bir tarihi binanın kapısındadır. Bu yapı daha kapısında iken, ona güçlü bir geçmiş duygusunu telkin eder. Binanın içine girmeden, önce orada yaşamış insanların gücüne baş eğmek gerekir. Tarihi yapı, kapısında duran gençte bu ruh halini oluşturur. Bu “kocaman” sarayda, “kudretli” insanlar yaşamışlardır. Tabiat güneşli ve güzel bir günüyle bu manzaraya eşlik etmektedir. Işıklı, aydınlık, sıcak bir gün… insana çevre ve tarihle dostluk kurmayı ilham eden bir gün. Gencin içini ısıtan ve aydınlatan bir gün. Dağcı bu güneşli günü kucaklayarak, “gönlü ışıklarla dolu bir şekilde” sarayın kapısından içeri adım atacaktır. Ancak dördüncü mısrada bu tarihe dost ve cedlere hayran ruh hâli birden tersine döner. Dörtlüğün büyüsü son mısra ile bozulur:
Bize göre şiirin ilk dörtlüğünün Şâmil Alâddin tarafından değiştirilen mısraı budur. Bu mısra, bağlam/ kontekst açısından bakıldığında ilk üç mısraın anlam dünyasına tamamen aykırıdır. İlk mısralarda hâkim olan cedlere ve yapıya hayranlık duygusu, son mısrada yerini nefret duygusuna bırakır. Devreye Sovyetlerin resmi görüşünün ürünü olan bir mısra girer. “O sarayın lanetli bir geçmişi” vardır. Orası haydutlar yatağıdır. Zaten sonraki kıtalarda da bu müdahaleler açıkça belli olmaktadır. Şiirdeki kıtaların yapısı; saraya, atalara ve tarihe hayranlık ifade eden ilk üç mısradan sonra, nefret ifade eden dördüncü mısraların gelişi şeklinde oluşmaktadır.
İlk bölümün ikinci kıtası da aynı özelliği gösterir. “
Bu mısra ile tekrar Sovyetlerin resmi ideolojisine dönülür. Bahçesaray’da yaşamış hanlar, kan dökücü haydutlardır. Bu mısra da şiire editör tarafından eklenmiştir, diyebiliriz.
Bu mısradan sonra gelen üçüncü ve dördüncü kıtalarda şair tekrar tarihi gerçek yüzüyle öğrenme arzusunu belirtir. Sarayın gerçek yüzünü duvarlar söyleyecektir. “Bu sarayda yaşamış güzeller nelere üzülüp ağladılar? Onlar, kalplerindeki sevgiyi nelere bağladılar?” gibi sorulara güngörmüş (asır-dide) duvarlar cevap verecektir. Şair dördüncü kıtada da duvarlara merak ettiği soruları sormaya devam eder. Han atına nerede, nasıl bindi? Sarayın hangi kapısından dışarı çıktı? Hangi topraklarda hangi düşmanlarla çarpıştı? Emrindeki atlılarla birlikte nerelerde baş kesip at sürdüler? Bütün bu sorular önce sarayın harem hayatına duyulan merakı gidermeye, sonra da hanların ortaya koydukları tarihin, kazandıkları zaferlerin öğrenilmesine yöneliktir. Tarih kitaplarının vermediği bilgiler bu duvarların hafızalarında saklıdır. Saray yaşantısını ve savaş tarihini öğrenme arzusu bu kıtalara sinmiştir. Bu iki kıtada da Kırım tarihine pozitif bir bakış vardır.
Bakış açısı birinci bölümün son iki mısraı ile değişir:
Kısaca, Kırım Hanlarına “Bu haydutlukları niçin yaptınız?” diye sorulur bu mısralarda. Elbette söz konusu iki mısra da şiirin genel akışına, yani metnin kontekstine aykırı durmaktadır. Bu mısralar da editör tarafından eklenmiş veya değiştirilmiştir. Şiirin 18 mısralık birinci bölümü şairin yapı, Kırım tarihi, sarayın içinde yaşayanlar ve yaşananlar hakkında saray duvarlarına sorduğu sorulardan oluşur.
Şiirin ikinci bölümünden itibaren şairin duvarlardan öğrendiği bilgileri, edindiği izlenimleri görmeye başlarız. 20 mısradan – 5 dörtlük- oluşan bu bölümde duvarlar konuşmaya başlar. Daha doğrusu, şair düşündüklerini duvarlara söyletir. Dağcı’nın Kırım tarihi konusunda resmi tarih dışında müktesebatının bulunduğunu buradaki bir takım telmihlerden anlarız. Şair sarayın içine duygulu, coşkun bir ruh hali ile girer. Kalbi heyecanla çarpmaya başlar. Yağış yüklü bulutlar gönlünü doldurur. Sarayın geçmişini hatırlamak, onu bir duygu sağanağı altında bırakır. Bu giriş kıtası Dağcı’nın atalarının izleri ile buluşmaktan duyduğu heyecanı yansıtır. Ama büyü yine dördüncü mısrada bozulur:
Sarayın, gözleri önünde canlandırdığı tarih Kırım Hanlarının Kıpçak bozkırlarına, Karadeniz kıyılarına ve Avrupa’ya atları ile akınlar yaptıkları dönemlerdir. Sonraki dörtlüklerde bu bakış açısı açıkça görülür. Ancak editör, dörtlüğün son mısraını değiştirerek Cengiz Dağcı’yı muhtemel bir cezadan kurtarır. Kırım hanlarının saltanatı, o toprakları acı ve üzüntü içinde bırakmıştır. Ülkeye kötülükten başka bir şey vermemiştir. Böylece Sovyet görüşü şiire bir kere daha girmiş olur.