18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Ali Akbaş Armağanı (страница 27)

18
Özlemiş, özlemiş alışmış Elif Artık çoluk çocuğa karışmış Elif Bilirim ardımdan atıyorlar ‘İnsanoğlu çiğ süt içmiş emmioğlu Sözü savı mı olur? Mümkünü yok Dönmez artık Dönmez o…”

Millî duruşun yanı sıra, insani olan her kavram Akbaş’ın şiirlerinde kendine yer bulur. Bize bizi hatırlatır.

“Çanakkale bir velvele Bu velvele gelmez dile Direndik yedi düvele Taş üstünde taş kalmadı”

diyerek o dönemi bu döneme taşıyan “şuurun” sese bürünüşüdür. Ali Akbaş, sağ-sol mücadelesinin getirdiği kargaşadan geçmiş, gönül coğrafyasına destanlar yazarak Türk illerine şiir güvercini uçuran ak saçlı Ulu Bey’dir. Yazdığı şiir ve yazılarıyla Türk Dünyası tarafından kabul gören söz süvarisi, söz dünyasından ses ipine dizdiği şiirlerle gönül dünyamıza ışık tutan, bize bizi hissettiren derviş gönüllü bir alperendir. Onun şiirlerini “Türkçe’min ses bayrağı” gibi gönlümde dalgalandırıyorum.

Ali Akbaş Hocam, Elbistan’da doğup, bâd-ı sabâ ile söz deryasının ufuklarına yelken açarak, duygu çiçeklerinin açıldığı “Gönül Coğrafyamızın Ak-saçlı Akbaş”’ıdır.

“Bin yılda yoğurduk her mısraını, Yüzüğe kaş ettik Ağrı Dağını, Dünyaya değişmem bir aksağını, Gönlüme göredir bizim türküler. Veysel susar, Davut Sularî söyler Kırımdan gelirken serdarı söyler Köylüsü-kentlisi, hünkârı söyler Fermanda tuğradır bizim türküler. Bağlama dediğin üç tel bir tahta, Ne şaha baş eğmiş, ne taca tahta, Tüm dertleri özetlemiş bir ‘ah’ta, Bozkırda naradır bizim türküler.”

diyen, acıyı-tatlıyı, hüznü-sevinci, elemi-kederi, toyu-düğünü, özlemi, gurbeti, ölümü-hayatı, zulmü-haksızlığı velhasıl bizi biz eden değerlerin formüle edildiği Türkülerimize gösterdiği hassasiyeti hissiyata döken şair, toplumun ortak vicdanıdır.

“Ey şiir kanayan yaramsın benim Göğsümde taşırım, gören gül sanır. Feryadım, figanım, naramsın benim Uzaktan duyanlar, bir bülbül sanır Söz düşmüş payıma Bezm-i Elest’te Bir vefasız yâre oldum dilbeste. Çırpınıp dururum hep bu kafeste Söylemem derdimi, tahammül sanır.”

Akbaş; ruhunun melâl burcunu mesken tutan hüzünlerini, heyecanlarını, hayâllerini, sevinçlerini ve ima yoluyla en mahrem sırlarını gönül teriyle mayalayarak, gönül dilinin tercümanı diye nitelendirdiğimiz, edebiyat dünyasının hakanı, nazım ve nesir ülkesinin sultanı şiir diye anlamını bulan duygu çiçeklerinin elvan elvan açtığı efsunkâr gülistanda bizlere meramını anlatmaktadır.

Ezcümle; Ali Akbaş, insanı insan eden değerleri şahsında toplamış, büyük bir şairdir.

Daha lise öğrencisiyken katıldığı yarışmada birincilik kazanan şiiri, Maraş Lisesi Marşı olarak kabul edilen Akbaş, 1991 yılında, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Kuş Sofrası” adlı kitabıyla çocuk edebiyatı dalında yılın şairi seçilmiş ve 1993 yılında, Kazakistan’ın başkenti Almatı’da gerçekleştirilen “II. Türk Dünyası Şiir Şöleni”nde “Mağcan Cumabayulı Ödülü”ne lâyık görülmüştür.

Şiirimizin en güçlü seslerinden biri olan Ali Akbaş’a yüce Allah’tan hayırlı ömürler dileriz.

ALİ AKBAŞ’TA MODERNLİK VE GELENEK

Bahtiyar ASLAN

Bu sorumluluk gelenekle, tarihle, geçmişle ilgilidir.

Daha doğrusu geçmişi, geleneği, tarihi şiir formu içinde geleceğe aktarmakla…

Bir tür mücedditliktir onun yapmaya soyunduğu şey.

Ali Akbaş’ın şiir toplamına bakınca ilk elden ve kolaylıkla varılan hüküm onun şiirinin gelenekle ilgili olduğudur. Zygmunt Bauman’ın da dediği gibi eğer gelenek, geçmişin mesajıysa bu hükmü bütün şairler için vermek kaçınılmaz olacaktır. Çünkü şiir için gelenek, şiir türünün icadıyla başlamıştır ve türün içinde gerçekleşen her yeni(!) çıkış artık o büyük gelenek/birikim içinde ifade edilmeye mahkûmdur. Elbette bu tür bir akıl yürütmenin daha çok polemikle ilgisi vardır. Öyleyse bir şairin gelenekle ilgisini belirlemek için başka kıstaslara ihtiyacımız var demektir. Dolayısıyla burada şairin tutumuna göre bir yol ayrımı kaçınılmaz gibi görünüyor. Bunu ve kıstasları şüphesiz “mesaj” kavramına yüklenen anlam belirleyecektir.

Bu yol ayrımının bir yönünü, “mesaj” kavramını geçmişi ve büyük birikimi yok saymamak kaydıyla -söz konusu şiir olduğu için- şiirin, şiir sanatının ve geniş anlamda yaratmanın ilkeleri olarak tercüme edenler; diğer yönünü ise ilkelerden ziyade mesajın şeklini önemseyenler ve yaratmanın, sanatın hep aynı şekil/ler içinde yapılması, yani mesajın hep aynı zarf içinde iletilmesi gerektiğini savunanlar oluşturur. Bir tür zarf-mazruf ilişkisidir bu. Özellikle yol ayrımını gerçekleştiren ikinci kısmın tutumu modern bir durumdur. Modern bir durum fakat modern bir tutum değildir. Şunu söylemeye çalışıyorum tam olarak; aslında geleneğin anlamını tam olarak kavrayamadıkları ve hatta gelenekle sağlıklı ilişkiler kuramadıkları için modernliğe tamamen refleksif bir tepki vermektedirler ve dolayısıyla geleneğin kendini yenileme, güncelleme ilkelerinden uzaklaşmaktadırlar. Oysa gelenek modernle kavgalı bir şey değildir. Köklerle bağını koparmadan yenilenmek, tazelenmek bugünün tabiriyle güncellenmektir. Gelenekle modernin düşman iki kavram gibi görünmesi, birbirinin alternatifi, zıddı gibi anlaşılması; geleneğin, köklerle bağını koparmamak yerine bizzat köklerin kendisiymiş gibi algılanmasından doğan bir durumdur. Aynı şekilde modernliğin de ancak köklerle bağını koparmakla mümkün olabileceğine inanılması aynı sonuca hizmet etmektedir.

Tevarüs ve Temellük Meselesi

Konuyu dağıtmadan Ali Akbaş’ın durduğu yeri belirlemeye çalışacağım. Akbaş’ın doğup büyüdüğü coğrafyanın ve sosyal ortamın gelenekle ilişkisi ne şekildedir ve o bu atmosferden ne/leri temellük etmiştir? Bu sorunun cevabı şüphesiz onun gelenekle ve modernlikle ilişkisini de belirleyecektir. Burada hemen “temellük etmek” ibaresine vurgu yapmak isti- yorum. Temellük etmek, maddi ya da manevi bir varlığı/olguyu “kargo” gibi nesiller arasında taşımak yerine, o varlığın-olgunun ilkelerini benimsemeyi, içselleştirmeyi, taşımayı ve yaşatmayı esas alır. Sağlıklı olan da budur. Ali Akbaş, insanların şiirle hâlleştiği, kavga ettiği; şiirle çift koştuğu, kısacası şiirle yaşadığı, hayatı şiirle güzelleştirdiği bir coğrafyada, Elbistan’ın bir köyünde (Çatoluk) dünyaya gelmiş ve çocukluk yıllarını bu köy hayatının pastoralliği ve lirizmi besleyen duyarlılığı içinde yaşamıştır. Akbaş’ın deyimiyle burada çocuklar manzum dillenmektedir. Bu coğrafyada yaşayan her bireyin mutlaka şiirle bir şekilde ilgisi vardır. Akbaş, böyle bir ortamda bir süre sonra bir şey söylenecekse mutlaka şiirle söylenmelidir gibi bir duyguya kapılır. Bu, çok tabii olarak şartların hazırladığı bir duygudur. Bir tür bilinçsiz temellük. Tam da “miras” kavramına denk gelen bir şey. Mirasta da sonraki kuşağın yani varisin, mirasın mahiyetine müdahalesi söz konusu değildir. Ancak mirası temellük ettikten sonra ve kendinden sonrakine devrederken onun üzerinde bir söz hakkına sahip olacaktır. Gelenek, tam da budur aslında. Akbaş, bilinçsiz demeyelim haydi, edilgen bir şekilde geleneği temellük etmiş ve bunun sonucu bir şey söylenecekse ille de şiirle söylenmelidir duygusuna kapılmıştır. Fakat daha sonra bu miras üzerine düşünmüş, onun üze rinde bilinçli bir tasarruf gerçekleştirmiş ve yazdığı şiirlerle geleceğe onu bir ses olarak, bir mesaj, yenilenmiş bir mesaj olarak devretmenin savaşını vermiştir. Akbaş’ın şiir bütünü böyle bir mesajın metninden ibaret olarak da okunabilir.

Akbaş’ın doğup büyüdüğü bu coğrafya, ninelerin çocuklara maniler, ninniler söylediği; köy odalarında Ahmediye, Muhammediye, Hazreti Ali ve Battal Gazi cenklerinin; Kerem ile Aslı, Âşık Garip ve Karacaoğlan’ın okunduğu bir coğrafyadır. Coğrafya, halk âşıkları ve şairler açısından da son derece zengindir. Mahsuni Şerif, Ahmet Çıtak, Remzi Çıtak, Derdi Çok, Kul Hamit gibi halk şairleri ve başta Bahattin Karakoç olmak üzere onun kardeşi Abdurrahim Karakoç, Hayati Vasfi Taşyürek ve A. Cansız Güllü gibi şairler de bu coğrafyada yaşamıştır. Akbaş’ın özellikle şairlerle ilk gençlik yıllarından itibaren temas hâlinde olduğu bilinmektedir. Burada geleneğin bir yönüne daha işaret etmek istiyorum; gelenek, yeniyi daima denetleme, tenkit etme, yönlendirme gibi bir güce sahiptir. Fakat sanıldığının(!) aksine ille de kendi şekli içinde gelişmesini, kendi kalıbı içinde bir üretimi teşvik etmez. Gelenek, ilkeler üzerinden sürdürür tenkidini.

Akbaş’ın doğup büyüdüğü coğrafyada, cenaze evinden dönen kadınlar yakılan ağıtlarla ilgili tenkitlerini dile getirirler ve “güzel ağladı”, “kaideyi tutturamadı”, “ağlamasını bilmiyor” gibi hükümlere bağlarlar. Bunlar tamamen farklı kavramlarla şiir tenkididir aslında. Öte yandan Akbaş, temas ettiği şairlerin de tenkitlerini dinlemiş, yeri geldiğinde büyük biri- kimi yedeğine alarak tenkitlerde bulunmuştur. Bu kültür atmosferinde tenkit, kendi tabii seyri ve kuralları içinde işlemekte ve miras üzerinde düzeltmeler, değişiklikler yapmaktadır. Gelenek, daima daha iyiye, daha doğruya yönelik olarak işleyen bir mekanizmadır dolayısıyla. Bütün bunlar bir tür güncellemedir. Akbaş, bu atmosferde temellük ettiği geleneği, yeni ve kendine has kalıplar(!) içinde, yeni durumlara uyarlayarak, geçmişe saygısını yitirmeden, bağlarını koparmadan şiirinde terennüm etmiştir. Geleneği temellük etmenin anlamı da tam olarak budur. Onun ilkelerini yeni bedenlerde yaşatmak hatta gerektiğinde başka bir bedende ona yeniden can vermektir. Geleneği, kendi kalıpları içinde yaşatmaya çalışmak onu ölüme mahkûm etmekten başka bir şey değildir. Aslında çevresindeki şairlerin mesela Bahattin Karakoç ve Abdurrahim Karakoç’un da tutumlarının böyle olması Akbaş için bir avantajdır.