18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Ali Akbaş Armağanı (страница 26)

18

Günümüz, yazılı edebiyatın baskın olduğu bir dönemdir. Söylediğini yazarak paylaşmanın zaruretinden dolayı, dinleyenden çok okuyana hitap eder olmuşlardır. Hitap etmeyi, muhatap olma anlamında kullanıyorum. Okumayan insan, çevresinden habersiz yaşadığı gibi elbette yazandan da habersiz, okumadığının-bilmediğinin cahilidir.

Ülkemizin önemli şairleri arasında yer alan Ali Akbaş, Dayım (merhum) Hüseyin Sarı ile çok sıkı arkadaş olmaktan öte, can-ciğer iki dost olmasına rağmen “Göç” şiirini okuyana kadar Ali Akbaş’tan haberimin olmadığını üzülerek itiraf ediyorum.

Oysa Ali Akbaş; Elbistan’da doğup Akdeniz’in topraklarını bereketlendiren Ceyhan ırmağı gibi Türk şiirini bereketlendiren, söze şekil verirken bir kuyumcu hassasiyetiyle çalışarak, lisanı, “şiir dili” haline getiren, bu toprağın değerlerini en gür sesle seslendiren aksakallılarındandır. Ali Akbaş’ı tanıdığım ve aynı zaman diliminde yaşadığım için kendimi bahtiyar hissediyorum.

“Göç” şiiriyle ilk karşılaştığımda beni âdeta çarptığını, alt üst ettiğini söylemeliyim. Şiiri üst üste kaç kere okudum bilmiyorum, okurken gözümden süzülen yaşların dökülmesine sebep olan hissiyatıma tercüman olan Ali Akbaş’ın sözleri miydi, yoksa içinden geçilen sürecin bizden alıp götürdükleri miydi bunun farkında da değildim.

“Su serperler ya Gidenlerin ardından Dün askere Hind`e Yemen`e Bu gün ekmeğe Yaban ellere Dönmezler de ondan Yoksa niye serpsinler Sirkeci’den tren gider Ona binen verem gider Burada ezan var Orada çan Uyaaaan Uyaaaaan Uyan!’ Sirkeci’den tren gider Bir yaldızlı Kur’an gider”

Bin dokuz yüz atmışların sonu yetmişli yılların başında başlayan Almanya’ya giden işçi akınıyla birlikte, Sirkeci’den giden sadece tren değildi, giden yaldızlı Kur’an’dı. Bizim öz değerimiz, varlık sebebimizdi giden. Ne müthiş ifade, ne çarpıcı tespitti anlayana! Gidenlerin arkasından dökülen de aslında su değil benim gözyaşlarımdı. O gün dökülen gözyaşlarımız… Gidip dönmeyecekler içindi. Hani Kırgız yazar Cengiz Aytmatov, “Gün Olur Asra Bedel” isimli kitabında Nayman Ana Destanı’nda Göçebe Türk oymaklarının düşmanı olan Juanjuanları -Türklerin tarihî düşmanları olarak sembolize ederek- anlatır ya. Onlar savaşlarda ele geçirdikleri tutsakları ya uzak yerlerde satmakta veya güçlü-kuvvetli olanları ayırarak korkunç işkencelerle “Mankurt”laştırmaktadırlar. Mankurtlaşan kişi kim olduğunu; soyunun-sopunun nereden geldiğini, adını, çocukluğunu, anasını-babasını bilmezdi. O artık kendi öz değerlerine ve mensup olduğu millete düşmandır.

Ali Akbaş’ın “Göç” şiirinde “Varım yoğum törem gider” şeklinde terennüm ettiği şiir dizesi farkında olmadığımız bizim bizden kopuşumuzun bir feveranı, bir çığlığı olarak hâlâ beni çarpmaya devam ediyor. Toplum olarak altımızdan çekip alınmaya çalışılan coğrafyanın şuurunda olan bu ses beni içlendirdi ve karşı karşıya olduğumuz tehlikenin farkına bir kez daha varmamla birlikte aynı feveran ve çığlık bende gözyaşı olarak kendini gösterdi.

Aldığı eğitim ve hayatı tahayyül edişi açısından baktığımızda Ali Akbaş’ın oldukça zarif, hassasiyet açısından abide bir şahsiyet, mensubu olduğu “toplumun vicdanı” vasfedilen, milletinin; tarihini, zaferlerini, ülkülerini, ideallerini, maziyi istikbal bütünlüğü içinde seslendirerek zafer naralarını asırlar ötesine gönderen bir serdengeçtidir.

Orta Asya’nın iki büyük nehri Amu Derya ve Siri Derya, Aral’ı besleyen iki önemli kaynaktır. Ancak Sovyetler Birliği döneminde bu iki nehir pamuk tarlalarının sulanması için kullanılmaya başlandığında bu iki damardan mahrum kalan Aral âdeta küsmüş, yüzde doksanı kuruyup çöle dönüşmüştü. Aral Gölü çevresi beş bin senelik bir devrede Türkler için mühim bir yerleşim merkezi olmuştur. Akbaş, bir zamanlar teknelerin yüzdüğü yerde şimdi çorak toprağın ortasında paslanmış gemi kalıntılarıyla karşılaşınca şair yüreği Aral’a şu ağıtı yakıyor:

“Rüyamda gördüm Aral’ı Aral derinden yaralı Mağcan gibi Çolpan gibi Onun da bahtı karalı Karada kalan kayıklar Eski günleri sayıklar İnci mercan saçan Aral Nerede o şakayıklar. Aral’ın suyu kan gibi Yaralı bir ceylan gibi Meğer göller de ölürmüş Kuğu gibi, insan gibi. Ural’dan inen marallar Aral’da saçın tararlar Yıkanacak göl mü kalmış Bilmem ki neyi ararlar. Sağım Hazar solum İtil Benim göbek bağım itil Hani senin altın çağın Tükendi yağ, kaldı fitil Göl değil kımızdı Aral Bir iffetli kızdı Aral Kalınca küffar elinde Yer altına sızdı Aral. Devran geçmiş, kervan göçmüş Aral’ı bir evran içmiş Ah neden sonra anladım Buraları sevmek suçmuş.”

“Kalınca küffar elinde/ Yer altına sızdı Aral” diyen Akbaş, yaşadığımız coğrafyanın bize ait olma şuurunu bugünkü nesle ulaştırmaya çalışan bir fikir sahibidir, önemli bir davanın temsilcisi olarak haykırmaktadır aynı zamanda. Bizim derdimiz, bizim sesimiz, bizim çığlık ve feryadımızdır Ali Akbaş. Günlük telaşların içinde, içinden çıkıp geldiği topluma karşı sorumluğunu hakkıyla yerine getirememesinin pişmanlığı içerisinde, zaruretin bağıyla bağlandığının iç geçirmesidir Elif’e verilen sözün yerine getirilemeyişi:

“Köy dağların ardında kaldı Bir gün çıktım yel-yapalak Köy dağların ardında kaldı Türküleri unuttum Gitgide ıradı kağnı sesleri Bir daha uğramadım Hâlbuki Elif’e sözüm vardı Hiç varmadım Kız dağların ardında kaldı Sanırım;