реклама
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Ali Akbaş Armağanı (страница 2)

18

Bu seviyeyi yakalamak ve mükemmele ulaşmak uğruna çektiği çileyi, bu yolda sayısız iyi ve güzeli gözünü kırpmadan feda ettiğini çok iyi biliyorum. Çünkü Ali abi de, -Tarık Buğra’nın ifadesi ile- “kâğıdın yırtılabilen bir nesne” olduğunu ve hakiki şairlerin mükemmel şiirlere nice kâğıtları yırtarak ulaştıklarını çok iyi bilirdi. Şiir yazmadan durabildiği hâlde yazmaya devam edenlerin şiirlerindeki tasannudan en çok kendisi rahatsız olduğu için, hemen tüm şiirlerini, şiir yazmadan duramadığı, hatta bazen nefes almakta bile zorlandığı hâllerde yazdı. Çünkü “sanat samimiyettir” derdi.

Düşüncesi Olan Gönül, Gönlü Olan Düşünce

Aynı titizliği nesirlerinde ve yazdığı denemelerde de görürüz: Eğip bükmeden, teklif- tekellüfe boğmadan, Türkçe’nin gücünden ve güzelliğinden aldığı ilhamla, söyleyeceğini en kısa, anlaşılır ve etkili bir dil ve üslupla kolayca söylemek… Nesirde bunu yapmak, yani şairaneliğe prim vermemek şüphesiz daha kolaydır ama şairaneliğe düşmeden şiir yazmak her babayiğit şairin harcı değildir. Ali abinin şiiri bunun da en güzel örnekleri ile doludur.

Aslında şairanelik, bizim divan şairlerinin olmazsa olmazıdır ve sanıyorum biraz da bundan hareketle Üstat Cemil Meriç; “Şiir gönlün dilidir, nesir aklın (veya düşüncenin) dili” der. Oysa Ali Akbaş’ın şiiri, hakikatin önemli bir kısmını ifade eden bu sözün anlam çerçevesini biraz zorlar. Çünkü onun şiiri, düşüncesi ve sancısı olan gönlün şiiridir. Ali abi, düşüncesi olan gönülle, gönlü olan düşüncenin kesiştiği alanda örer şiirini. Onun için şiirini şairaneliğe kurban etmediği gibi, nesrini de didaktik yavanlığa teslim etmemiştir.

Ali Akbaş’ın, kendisini şiirimizin yaşayan ustaları arasında en ön sıralara taşıyan özelliklerine değinmemek eksiklik olacaktır.

Geleneksel ve Modern Bir Şair

Birincisi, şairi bol bir şehrin oldukça renkli ve zengin folklorik birikime sahip bir köyünde doğup büyümesi. Çünkü kültür, inanç, medeniyet ve sosyal değerlerimizin en yalın, sade, anlaşılabilir ve yaşanabilir değerler ve kavramlar olarak -eksiğiyle fazlasıyla- köy insanlarında tebellür ettiğini düşünüyorum. Onlar için asıl olan, her şeyin azı ama özü; azla yetinmek, az konuşarak çok şey anlatmak, az bilmek ama bildiğini iyi idrak etmek, çokluğun ayrıntısında boğulmamak… Vahdete sığınmanın, kesretten uzaklaşmakla mümkün olabileceğini hissetmenin doğal sonucu belki de. Bu hâl biraz da acıyı, yoksulluğu, gurbeti, sevdayı ve hüznü dibine kadar yaşamaya mahkûm olanların ağırbaşlı sükûtundan beslenir. Türkülerimiz, ağıtlarımız bunun en güzel misalidir ve Ali Akbaş’ın şiirinin en temel kaynakları da bu türküler ve ağıtlardır bana göre.

İkincisi, sadece çok iyi bildiği Türk şiir geleneğinden değil, Doğu’nun, Batı’nın ve hatta eski Yunan’ın şiir geleneğinden haberdar olması… Başta Dede Korkut ve Köroğlu destanları olmak üzere, bütün bir Türk Dünyası şiir kültürüne hâkimdir. Yunus’u, Mevlâna’yı, Fuzûli’yi, Bâki’yi, Şeyh Gâlib’i, Yahya Kemal’i, yorulup usanmadan, döner döner okurdu. Hâfız’a, Tagor’a hususi bir yakınlık duyardı. Rus şair ve yazarlarına ilgisi hiç eksilmedi. Shakespeare’i, Goethe’yi, Vergilius’u, Homeros’u, Dante’yi bizim klasiklerimizle mukayese ederek incelerdi. Doğu ve Batı masallarını, destanlarını en iyi tercümelerinden okumayı önemserdi. Cumhuriyet döneminin tüm şair ve yazarlarını daha üniversite eğitimi esnasında nerdeyse hıfzetmişti. Şiiri ve şairleri siyasi, ideolojik, dinî ve etnik aidiyetlerine göre değil, sanatın yüksek ve soylu kıymet hükümlerine göre değerlendirirdi. Böyle olunca, gerektiğinde kendisine yakın olanı eleştirmekten çekinmez, uzak olanı takdir ve taltif etmekten de geri durmazdı.

Üçüncüsü, şiirin musiki ile yakın akraba- lığından en üst seviyede haberdar olması… Halk ve sanat musikisi geleneklerimizi anonim/beste, ezgi/nağme, yöre/makam, kaynak kişi/besteci farklılıkları; şiir/söz/güfte incelikleri ve estetik ifade kalıpları yönüyle tahlil edebilecek seviyede bir musiki kültürüne sahipti. Kültür coğrafyamızdaki musiki birikimini bilir, anlar ve severdi. “Bizim Türküler” ve “Armağan” şiirleri böyle bir bilincin ve zevkin ürünüdür.

Dördüncüsü sadece sanat, edebiyat ve şiirde değil, sosyal ve kültürel alanlarda da modern zevk ve eğilimleri gözeten diri ve uyanık tecessüsü… Aslında her şair, özellikle ve öncelikle yaşadığı çağın şairidir. Geçmişi yazarken bile bugünün şairi olduğunu unutmamalıdır. Ali Akbaş’ın, geçmişi eskiler gibi yazmanın marifet olmadığını bilmesi, kendisini, başta “Fuzuli” şiiri olmak üzere, pek çok şiiriyle geleneği yenileyen, geleneği yeniden ifade eden şair konumuna yükseltmiştir.

Ve nihayet bütün bu sözlü, yazılı ve irfani birikimi ruhunda, gönlünde ve kafasında mezceden gerçek bir şairdir Ali Akbaş. Yiğit ve derviş; hem alp hem eren, kısacası insan şair!

Şiirlerinle bin yaşa Ali abi.

KORKUT AKBAŞ’TAN ALİ AKBAŞ’A

Ahmet Bican ERCİLASUN

Türk şiirinin sesini yakalamıştı Korkut Akbaş.

Zaten şairler yatağı Maraş’tan, Elbistan’dan geliyordu.

Belki genetik kodlarında, belki de kültür kodlarında bu ses vardı.

Ama 1963 yılından beri bu kodlar türkolojinin geniş evreniyle çevreleniyordu

Büyük kafalı, büyük elli Tanrı’nın gönderdiği belli Irkımda kurtuluş sancısı var.

1965 -1966 yılları olmalı. Bu mısralar dilimizin ezberi olmuş. Türkeş’e ve CKMP’ye gönül vermiş gençlere henüz “ülkücü” denmiyor. Türkçü veya milliyetçi denilen gençler, partinin etrafında toparlanmaya çalışılıyor. Kalplerde büyük ümitler, ruhlarda heyecan var. Hepimizin gözünde Türkeş, Türklüğü Ergenekon’dan çıkaracak bir bozkurt gibi. Tok sesiyle, heybetli görünüşüyle, iri elleriyle önümüze düşmüş bir bozkurt gibi. Yürü deyince yürüyor, ileri deyince koşuyoruz. İstanbul Üniversitesinin Edebiyat Fakültesinde birkaç genciz. Dursun Yıldırım, Selçuk Uysal, Hilmi Satıcı, Ali Akbaş… Türkçüler Derneği’nin Üsküdar Ocağı’na gidiyor, Ötüken dergisi okuyor, Atsız’ın yazılarını iple çekiyoruz. Titizlikle biriktirdiğim Ötüken dergileri bir günde yok oluveriyor. Selçuk Uysal almış dergileri, Sosyoloji Bölümü öğrencilerine dağıtmış. Onları da bir dergiyle milliyetçi yapacağını düşünüyor. Öyle deli çağımız işte. Ama Ali şair. Öyle böyle değil, basbayağı şair. Maraş’ın Elbistan’ından gelmiş bu çocuk şiirleriyle bizi büyülüyor:

Büyük kafalı, büyük elli Tanrı’nın gönderdiği belli Irkımda kurtuluş sancısı var.

Destanlar çağında sözlü şiir devri yaşanır ya, sanki biz de sözlü şiir devrini yaşıyoruz. Şiir dilden dile dolaşıyor. Bugün bile bilmiyorum, bir yerde yayımlandı mı? Ezberimde kalan bu üç mısra. Belki de arkadaşlarımın hafızasında daha fazlası vardır.

O yıllarda dilimizde bir şiir daha dolanıyordu. Köyden gelmiş gibi, tarladan çıkmış gibi bir şiir. Bir küçük çobanın kaval sesi gibi:

Eşekte ayağı sallanıyordu Bir türkü dilinde ballanıyordu Ahmet Ede’nin Bozkırda her yan yanıyordu Eşekte ayağı sallanıyordu Bir çocuk gölgesin kovalıyordu Az kaldı yakalıyordu Çocuk bu Toprakta ayağı yanıyordu Bir çocuk gölgesin kovalıyordu…

Red Kit çizgi film olmamıştı daha o yıllarda. Fakat Akbaş’ın köylü çocuğu gölgesini kovalıyordu. Kurşun atmıyordu gölgesine fakat az daha yakalıyordu. Köylümüzle, şehirlimizle biz Türkler idik ve Turan’ın da, köyümüzün de türküsünü söylemeliydik. O yıllarda Korkut Akbaş yapıyordu bu işi ve biz de destanlar çağını yaşıyormuş gibi onun mısralarını ezberliyorduk. Sonra kitapta gördüm bu şiiri ama o zaten benim sözlü repertuarımda vardı. Bir şiir daha vardı dillerimizde:

Harman oldum savur beni Kirmene sar eğir beni Yaktın ağır ağır beni Alev alev çırayım oy! İp bükenim kül dökenim Bereketli tarlam benim Kara kızım tunç bedenim Saçındaki turayım oy!…

Bütün Şiirleri’nde tarih yok, şiirlerin yazılış, yayımlanış tarihi yok ama bu şiirin de destan çağımızdan kaldığını ben biliyorum.

Sonra düşündük, düşünüldü. Ali’nin şiiri sadece dillerde kalmamalı, yazıya da geçmeli. Sözlü kültürden yazılı kültüre geçmeliydik. Kim bilir kim vesile oldu? Ben mi, Aydil Erol mu? Bir gün “Yiğitleme” adlı bir şiir çıktı Ötüken’de. Nisan 1967’deki 40. sayıda. Bütün şiirlerinin toplandığı son kitapta bu şiir bulunmadığı için tamamını buraya almalıyım.

Atlar gelir toza toza Bir yiğit bedel dokuza Korkağın canı ucuza Ölüm kalım sözü m’olur Bin yıldır bir yay gerilir Düşünülür ürperilir Bakarsın emir verilir Daha bundan tezi m’olur Alıp atanın öcünü Dindir bin yıllık acını Unutma sakla hıncını Bir gün gelir lâzım olur Uca geldik yüze yüze Bekle, geleceksin dize Aman felek ettin bize Böyle kara yazı m’olur Hele de Korkutum hele Bir gün fırsat geçer ele