реклама
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Ali Akbaş Armağanı (страница 1)

18

Ali Akbaş’a Armağan

Sunuş

“Apansız bir yıldız düşüyor göğümüzden

İçimize köz düşüyor

Kelimeler gözlerimde bir avuç kum

Çıkarıyorum, Şiir oluyor.”

Elinizdeki kitap, birkaç kuşağın “Ali Ağabey”i için kaleme aldığı yazıları kuşatan bir armağan. Şiirleriyle her yaştan okuruna, bu toprağın ve Türkçenin sesini yankılayan Ali Akbaş, son elli yılın kültür hayatında çok önemli bir yere sahip. Ali Akbaş Hocamız, yalnızca şiirleriyle değil; yazdığı yazılar, yetiştirdiği öğrenciler ve Avrasya Yazarlar Birliği çevresindeki kültürel faaliyetleriyle bir neslin yetişmesine öncülük etti. Onun şiirlerinin dünyasını ve söyleyişini inşa eden o nahif ses hem Türkçemize hem de millî kimliğimize yeni değerler kattı, katmaya da devam ediyor.

Ali Akbaş’a armağan olarak sunulmak niyetiyle Avrasya Yazarlar Birliği ailesi, Hoca’nın okurları ve sevenleri tarafından hazırlanan bu kitapta, şairin kendisini ve eserlerini konu edinen veya ona ithaf edilen pek çok çalışmaya yer verildi. Bu süreçte yazdıklarıyla armağana katkıda bulunanlara çok teşekkür ediyoruz. Elimizden geldiğince bu çalışmada çok fazla kişiye ulaşmaya çalıştık ancak Hoca hakkında yazmak isteyen ama ulaşamadığımız kişiler olduysa da onlardan peşinen özür diliyoruz. Edebiyat ve kültür hayatımızda müstesna bir yeri olan değerlerimiz için bu tür çalışmaların onların sağlığında yapılmasının çok önemli olduğunun önemini bu vesileyle bir kez daha vurgulamak istiyoruz.

Ali Akbaş Hocamıza bu armağan vesilesiyle uzun, sağlıklı ve huzurlu bir ömür diliyor; yazacaklarıyla Türkçemize daha nice yeni sesler ve değerler katmasını umut ediyoruz.

I.BÖLÜM

ALİ AKBAŞ’IN BİYOGRAFİSİ

4 Eylül 1942’de Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinin Çatova köyünde dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini memleketinde, yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde tamamladı.

Çeşitli lise ve yüksekokullarda öğretmen ve idareci olarak görev yaptı. Bir müddet Film Radyo ve Televizyon Eğitim Dairesi (FRTEM)’nde program yazarlığı yaptıktan sonra Hacettepe Üniversitesi’ne geçerek “Yapalak ve Ekinözü Ağızları” adlı teziyle yüksek lisansını tamamladı (1985). Aynı üniversitede Türk Dili okutmanı olarak görev yaptı ve buradan 1996 yılında emekliye ayrıldı. Daha sonra Ahmet Yesevi Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Edebiyat hayatına erken başlayan Akbaş’ın henüz lise öğrencisiyken yazdığı bir şiir Kahramanmaraş Lisesi marşı olarak kabul edildi. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Kuş Sofrası adlı kitabıyla Çocuk Edebiyatı dalında Yılın Şairi seçildi (1991), Yunus Emre Yılı dolayısıyla İstanbul’da gerçekleştirilen XII. Dünya Şairler Toplantısı’nda bir plaketle ödüllendirildi (1991). Kazakistan’ın başkenti Almatı’da gerçekleştirilen II. Türk Dünyası Şiir Şöleni’nde Mağcan Cumabayulı Ödülü’ne layık görüldü (1993). Kosova’da yayınlanan Türkçem Çocuk Dergisi tarafından Türk Dünyası’nda Yılın Edebiyat Adamı seçildi (2011). TÜRKSOY 25. Yıl Madalyası ile onurlandırıldı.

57. Venedik Şiir Bienali’nde (2005), 20. Moskova Kitap Fuarı’nda (2008) ülkemizi temsil etti.

Ali Akbaş’ın “Koşma” adlı ilk şiiri Engizek gazetesinde çıktı (1960). Günümüze kadar Divan, Doğuş Edebiyat ve Kanat dergilerinin yayımlanmasında öncülük etti. Hâlen Genel Başkan Yardımcısı olduğu, Avrasya Yazarlar Birliği’nin Türk Dünyası’na hitap eden Kardeş Kalemler dergisini çıkarmaktadır.

Şiirleri ağırlıklı olarak; Türk Edebiyatı, Öncüler, Kardaş Edebiyatlar, Töre, Erguvan, Dolunay ve Türk Yurdu olmak üzere değişik dergilerde yayımlandı. Türkiye Yazarlar Birliği ve İLESAM üyesidir.

Masal Çağı (şiir), Eylüle Beste (şiir), Erenler Divanında (şiir), Turna Göçü (şiir), Kuş Sofrası (çocuklar için şiir), Gökte Ay Portakaldır (masal), Kız Evi Naz Evi (piyes) ve Hacı Bektaş-ı Veli (belgesel) adlı eserleri vardır.

Kuş Sofrası adlı şiir kitabı Mariya Leontiç tarafından Makedonca’ya (2000), Mir Aziz Azam tarafından Özbek Türkçesi’ne çevrildi (2008). Seçilmiş şiirleri Ramiz Asker çevirisiyle Azerbaycan’da (2008), Tahir Kahhar çevirisiyle Özbekistan’da (2016) kitap olarak yayımlandı. Bazı şiirleri pek çok Türk lehçesine ve Rusçaya çevrilerek yayınlandı.

Akbaş, lirik şiirlerini Turna Göçü (2011) adlı kitabında topladı. Erenler Divanında (2011) ve Eylüle Beste (2011) ise epik-destansı şiirlerinden oluşmaktadır. 2015’e kadar yayımlanan tüm şiirleri Bütün Şiirleri (2015) adıyla kitaplaştırılmıştır.

Evli, 5 çocuk babası ve 6 torun dedesidir.

II.BÖLÜM

ALİ AKBAŞ İÇİN YAZILANLAR

ALİ ABİ

Bayram Bilge TOKEL

Onun şiiri, düşüncesi ve sancısı olan gönlün şiiridir. Ali abi, düşüncesi olan gönülle, gönlü olan düşüncenin kesiştiği alanda örer şiirini. Onun için şiirini şairaneliğe kurban etmediği gibi, nesrini de didaktik yavanlığa teslim etmemiştir.

1976 yılı, ülke gençliğinin üzerinden silindir gibi geçerek memleketi yangın yerine çeviren darbelerden 12 Mart’ın beş yıl sonrasına, 12 Eylül’ün beş yıl öncesine denk geliyor. Benim Ali Akbaş’la tanışmam, yeni küllenmeye başlayan ülkemizdeki yangına taze odunların taşındığı işte bu 1976 yılına rastlar. Kısa zamanda dostluğa dönüşen ve hiç kesintiye uğramadan tam kırk yılı geride bırakan bir tanışıklık bu…

Ali Akbaş, o yıllarda hepimizin “Ali Hoca”sı idi ama birkaç ay sonra benim “Ali abi”m oldu ve hep öyle kaldı. Başlangıcını ideal ortaklığının oluşturduğu bu abi-kardeş hukukunu sürekli geliştiren ve diri tutan o kadar çok müşterek noktamız vardı ki… Biri usta diğeri çırak iki şiir sevdalısı idik ve edebiyat dergisi çıkarmak iflah olmaz hastalığımızdı. İkimiz de aynı semtte, Bahçelievler’de oturuyor ve aynı resmî kurumda aynı işi, yani radyo program yazarlığı yapıyorduk. Kitap, türkü, çay ve sigara ikimizin de en sahih azıkları idi. Ve nihayet Ali abi Maraş, ben Bozok koluna mensup iki Dulkadirli Türkmen’i idik.

Bu ve buna benzer ortak noktaların daha da belirginleştirdiği duygu, düşünce, zevk ve gönül dünyamızdaki benzerlikler, birbirine çok yakın hayatlar çıkardı karşımıza: Evini geçindirmek için sürekli birbirinin cüzdanına müracaat eden iki dar gelirli memur, yıllarca ev sahibi kahrı ve zulmü çeken iki garip kiracı, ülkeyi kurtarmak sevdasıyla evini ve evlâd ü ayâlini sürekli ihmal eden iki sergerdân, şehirdeki haksızlık, çirkinlik ve yanlışlıkları düzeltmeye gücünün yeteceğine inanan fukara iki köy çocuğu…1

Cümleyi ve sözü daha fazla uzatmamak için kısa kestiğim bu hayat ortaklığı etrafında yaşanan sayısız olay, hatıra ve anekdot gözümün önünden siyah beyaz bir Türk filmi şeridi gibi geçiyor. Hangi enstantaneyi, hangi hatırayı, hangi olayı yazacağımı bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, onu gecikmeden söylemeliyim: Ali abi bütün bunları ve hayatının her ânını şair olarak yaşadı ve hayatın merkezine hep şiiri koydu. Daha lise öğrencisi iken, üniversitede okurken, edebiyat öğretmenliği yaparken, katıksız bir Türkiye ve Türk Dünyası sevdalısı olarak mücadele verirken, bu uğurda oradan oraya sürülürken hep şairdi, şair kalmakta direndi.

Aile reisi olarak da şair bir eş ve şair bir babaydı. Öyle ki, Elif ’in doğduğu geceyi Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nun öğrenci yurdunda, biz üç beş gence Cahit Külebi’den şiirler, Sait Faik’ten, Bahattin Özkişi’den hikâyeler okuyarak geçirecek kadar şair… Kimsenin malında gözü gönlü yoktu ama şöyle bahçeli, müstakil güzel bir ev görünce; “Şimdi böyle bir evde oturup da şiir yazmamak olur mu? Eğer öyle ise kolundan tuttuğun gibi ‘hadi kardeşim, hadi, hadi’ deyip evden atacaksın” diye espri yapmaktan kendini alamazdı.

Ali Akbaş’ı tam ve eksiksiz anlatmak, sadece iyi şiir ve iyi şairi değil, iyi bir insan ve iyi bir dostun ne olduğunu anlatmakla mümkündür ancak. Çünkü o bunların hepsidir ve bunların hepsini kusursuz anlatmak da -en azından benim için- oldukça zordur. Ama ‘zor’u görünce kaçanlardan olmamak için, gücümün yettiği kadarıyla şair Ali Akbaş’ı anlatmaya çalışacağım.

Şair Ali Akbaş

Rus şairi Yevtuşenko, hatıralarında, bir öğlen paydosunda fabrika işçilerine şiir okurken, dinleyiciler arasında bulunan yaşlı bir kadının kendisine söylediği şu sözlerle irkildiğini yazar: “Yalnızca gerçeği ara oğlum; kendi içindeki gerçeği ara, bul, sonra onu insanlara aktar. İnsanlardaki gerçeği ara, bul, sonra onu kendi içinde biriktir.” Ali abiyi sadece yakından tanıyan biri değil, şiir yazma macerasını da yakından bilen biri olarak, tam da böyle bir şair olduğunu söyleyebilirim. O da kendi içindeki gerçeği sabırla arar, bulunca, onu en güzel dil, ifade ve üslupla bezeyerek insanlara aktarırdı. Başka insanlardaki gerçeği de aynı sabır ve titizlikle arar, bulur ve vakti zamanı gelince söylemek üzere içinde biriktirirdi. Biriktirdikleri “artık beni yaz” diye rahatsız etmeye başlayınca ancak yazmaya oturur ve bir şiirin bitmesi ayları, hatta bazen yılları bulurdu. Bundan dolayı da hiç bir zaman kolay ve çok yazan bir şair olmadı. Ama yazdıkları kendi ruh ve gönül dünyasının, inanç ve düşünce ikliminin, millî ve tarihî maceramızın, insanımızın ve toplumumuzun gerçekleri idi. Türk, Türkçe ve türkü sevdası, ona en güzel şiirlerini yazdırdı: “Erenler Divanında”, “Göygöl”, “Bizim Türküler” ve “Kutlu Taş” bu şiirlerin en belli başlı olanları. Ali Akbaş tam anlamıyla kusursuz, sağlam şiirlerin mimarıdır. Bunların büyük kısmı, herkesin ilk okuduğunda ya da ilk duyduğunda anlayabileceği sade, samimi, külfetsiz ve gösterişsiz şiirlerdir. Ama asla basit ve sıradan değildir; tıpkı türkülerimiz gibi. Gereksiz süslerden arınmış bu şiirlerin kimilerine kolay yazılmış şiirler gibi gelmesi de bundandır. Oysa büyük sanat eserleri, sanat tekellüflerinden ve tasannudan uzaklaştıkça gerçek sanata yaklaşarak sadeliğin zirvesine ulaşırlar ve oradaki soylu duruşları, tantanaya ve şatafata ayarlı gözlerin asla fark edemeyeceği bir asaleti simgeler. Büyük musiki eserleri de böyledir; tıpkı Itri’nin Tekbir’i gibi. Bunun edebiyattaki, şiirdeki karşılığı sehl-i mümtenidir; yani kolay gibi görünen zor. Ali abinin pek çok şiirinin tam bir sehl-i mümteni örneği olması, iyi şairliğinin en önemli tescilidir.(Yazıyı hem gereksiz yere uzatmamak hem de resmiyete ve akademik soğukluğa kurban etmemek için şiirlerden örnekler vermiyorum; bunların hangileri olduğunu ehl-i şiir biliyordur, “bizi kınamasın ehl-i dil olan”).