Анонимный автор – Ali Akbaş Armağanı (страница 3)
Bir Şehriyar Vardı
O yıllarda bir de Şehriyar rüzgârı esiyordu başlarımızın üstünde. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü küçük bir kitap yayımlamıştı. El kadar bir kitapçık. Fakat bu el kadar kitapçığın içinde büyük bir yürek vardı. Büyük bir yürek mi hassas bir gönül mü desem… Ama yüzyıllardan süzülüp gelen Türk şiir ahenginin sesi vardı.
Şairin adı Şehriyar’dı. Üstelik de Tebrizliydi. Tebriz Turan’a açılan kapıydı. Aradığımızı bulmuştuk. Hem Turan’a açılıyorduk, hem de özlediğimiz bir sese. Sanki ozan efsanelerden çıkıp gelmişti de bize Türkçenin sesini yeniçağda böyle işleyeceksiniz diyordu. Üstelik bir de… Bir de bu şiir Türkoloji’nin büyük amfisinde Muharrem Ergin’in ağzından dökülüyordu. Şiir efsanelerden, Turan’ın kapısından gelmişti ve Türk dilinin en etkili büyücüsünün sesinden bize ulaşıyordu. Kaç defa, kaç defa dinledik Heyder Baba’yı. Kutsal bir metin gibi, ibadet eder gibi döne döne okuduk. Türkiye’den, Irak’tan, Kuzey Azerbaycan’dan şairlerimiz cevap verdiler Şehriyar’a. Şiirle sınırları aştılar. Türkiye’den ilk cevap da bizim şairimizden, gecemizle gündüzümüz ayrı gitmeyen Korkut Akbaş’tan geldi. Ötüken dergisinin 48. sayısında, Aralık 1967’de gün yüzü gören
Türk şiirinin sesini yakalamıştı Korkut Ak- baş. Zaten şairler yatağı Maraş’tan, Elbistan’dan geliyordu. Belki genetik kodlarında, belki de kültür kodlarında bu ses vardı. Ama 1963 yılından beri bu kodlar Türkoloji’nin geniş evreniyle çevreleniyordu. Ali Nihat Tarlan’dan divan şiirini, Mehmet Kaplan’dan yeni Türk şiirini öğreniyorduk. Şiirin yalnız sesini, yalnız ahengini değil, şiirin içini, içeriğini, mazmununu da anlamaya çalışıyorduk. Biz belki belli belirsiz anlıyorduk ama Ali şiirin sesini de içini de hissediyordu. Ötüken’in 51. sayısında, Mart 1968’de yayımlanan ve Aydil Erol’a ithaf ettiği Tuyuğ şiirini yazmadan önce Muharrem Ergin’in neşrettiği Kadı Burhaneddin Divanı’ndaki tuyuğları okumuş muydu bilmiyorum. Büyük bir ihtimalle okumuştu. O artık Türk şiir tarihinin ve coğrafyasının içinde gezer olmuştu ve onun şiiri bu tarihin, bu coğrafyanın sesiydi.
Bir süre Anadolu’da dolaştı. Liselerde, eğitim enstitülerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. Müfredattaki konular mı, kuru bir edebiyat tarihi mi? Hiç sanmıyorum. Onun derdi şiirdi, dilin düzenini, ahengini yakalamaktı. Çocukları sadece sınıfta değil, nerede olsa yakalıyor ve onlara da dilin, şiirin sesini bul- durmak istiyordu. Evini unutabilirdi, çocuklarını unutabilirdi, sınavları da unutabilirdi, ama şiiri unutamazdı. Kafasının içi hep yakalamaya çalıştığı ahenkle doluydu.
Çocuk Şairi mi?
Yıllardan sonra Ankara’ya geldi. Üniversiteye girdi. Yüksek lisans yaptı. Fakat o kayda kuyuda gelen adam değildi ki! Bu kadardı işte. Üniversitedeki gençlere Türk dili okutmanlığı yapar, onlara dilin düzenini, güzelliğini buldurmaya çalışırdı o kadar. Sınıf şart değildi, yurttaki odalarında da, çay kahve içtikleri yerlerde de hep bunu yaptı.
Bir zamanlar, çocuklar için yazdığını sandık:
Evet,
Eh, “yaramaz çocuklar” da girdi ya şiire, dört başı mamur bir çocuk şiiri geçti elimize. Fakat o ne?
Çocuk şairi olmayı kendisi de mi benimsedi ne? 1991’de Kültür Bakanlığının yayımladığı
“Aslında ben bu şiirleri yazarken kimlerin okuyacağını hiç düşünmedim bile. Elimden geldiğince güzel yazmaya çalıştım o kadar. Çocuklar için yazılmış bir eseri büyükler de severek okuyamıyorsa o eser kötü bir eserdir. Unutmayalım ki çocuklarını aldatanlar, aslında kendileri aldanırlar.”
Demek ki Ali Akbaş özellikle (burada be tahsis kelimesini kullansam meramımı çok daha belirgin anlatmış olacaktım ama şimdi bir de dil meselemize dokunmayalım.) çocuklar için yazmıyormuş. Çocuk ruhunu, çocuk duyarlılığını yansıtan şiirler de yazıyormuş. Birileri de onları ayırıp bunlar “çocuk şiirleri” diyormuş. Elbette Ali Akbaş her yaştan insanın, her tür duygusunu, duygulanışını eserlerinde yansıtacaktı. Elbette bunların içinde yaşlılar da, gençler de, çocuklar da olmalıydı. Epik de, lirik de, pastoral de olmalıydı ve Akbaş’ın şiirinde bunların hepsi vardır.
Akbaş’ın derdi şiir dedik ya… O, Yahya Kemal gibi has şiirin, halis şiirin peşindeydi. Halis şiiri yakalayanların da peşindeydi. Yunus’un da Fuzuli’nin de:
Akbaş’ın Şiirinde Turan
Fakat Akbaş halis şiiri ararken İstanbul ile Osmanlı cetlerimizle sınırlı kalmadı. Nahçıvan’dan Göygöl’e, Kerkük’ten Kırım’a, Kazan’a; Doğu Türkistan’a, Yakut ellerine kadar uzandı. Oyunskiy Sagusu, Saha Yeri’nin, Yakutistan’ın destanıdır. Oyunskiy Sagusu, bir “olonho”dur, Yakut destanıdır. 1939’da kurşuna dizilen Oyunskiy’nin derleyip toparladığı olonholardan biri gibidir. Bu destan şiirde Saha kızları da konuşur, şamanlar da, ak saçlı ozanlar da. Bir ana şaman şöyle konuşur: