18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Ali Akbaş Armağanı (страница 13)

18

Onun dostluğundan söz açsak, “adam gibi adam olduğu” sözleri gönlümüzden dilimize çıkacak. Şairliğinden söz açsak, tarife sığmaz sözler sarf etmek gerekecek. Şiirine, onun kadar titiz davranan birine rastlamazsınız. Nasıl söyleyelim kelimeleri kendine, kendini kelimelerine sevdirene kadar uğraşır, onda bir gizli arı çalışkanlığı ve işine sadakat söz konusudur. Ali Akbaş, doğanın bir parçası olduğuna inandığından, kaleminden çıkanları da doğanın bir parçasına benzetmeye özen gösteren ve en sonunda buna nail olan ve bunu bir alışkanlık hâline getiren, bahtiyar sanatçımızdır.

O bir tevazu timsalidir. Bu yönü ile Azerbaycan’ın çok büyük ama hakkı teslim edilmemiş şairi, adaşı Ali Kerim ile aynı karakteri paylaşıyor. Belki de tevazu, büyük şairlerin hepsi için geçerli bir özelliktir, bilemiyorum. “Derinlik ne kadar fazlaysa o kadar sakindir,” diyorlar. Bu sözü sanki Ali Akbaş’a söylemişler. Şiir festivallerinde defalarca birlikte olduk. Fikir, düşünce ve hüzün dolu şiirlerinin her isteği karşılayacağından emin olduğu için başka şairler gibi salonları coşturmak için asla çaba göstermez.

Ona sözün sihirbazı desek yanlış olmaz. Çiçekten balözü çeken arı misali sözün usaresini çekerek, tüm vezinlerde aynı düzeyde eserler verir. O belki az yazıyor ama “öz” yazdığına şüphe yok. O: “Güzellik gibi, ahlak gibi, metafizik kavramlar gibi, anlatılması zor olan bir şeydir şiir” diyor. Şiiri böyle bir yaklaşımı ile tanımlayan şairden başka ne beklenmeli ki?

Türk Dünyası’nın dertleri, acıları, onun şiirlerinden bin bir feryat ve yürek dağlayan sızılarla, kızıl bir hat gibi geçiyor.

O, daha ilk şiirlerinden itibaren hakikatin farkına varmış bir şairdir, şiirin derinliklerine inip, bir arı gibi öyle ince damarlardan şiir şırası çekiyor ki, onun yazdığı konularda eser verebilirsiniz ama onu taklit etmek imkânsız gözüküyor. O, hangi konuya el atmışsa, o konuya ebedi mührünü de vurmuştur. İşin ilginç yanı odur ki, Ali Akbaş şiirin bütün vezinlerinde kalemini sınava çekmiş ve her defasında da bu sınavdan alnının akı ile çıkmıştır Ali Akbaş’ta hikmetli Doğu şiiri ile modern arayışlı Batı şiirinin öncül sentezi, ilahi bir biçimde buluşur. Klasik Doğu şiiri ile modern Batı şiirinin zengin tecrübesinden yararlanan şair, gazel yazarken de, koşma yazarken de ya da serbest şiirlerinde de aynı zirveyi yakalayabilmiştir. “Fuzuli”, ”Bizim Türküler” , “Erenler Divanı” ve daha onlarca birbirinden farklı biçim, ritim ve farklı ruh hâliyle yazılmış şiirleri bu düşüncemizi kanıtlamak için yeterli olacaktır. Bu eserler seslerin, renklerin, vahilerin, sırlı fısıltıların, bazen çılgın bazen aheste armonisini oluşturmaktadır. Ama ben bu yazımda daha çok hatıralarıma yer ayırdığımdan Ali Akbaş’ın şiirlerini incelemeden, sadece “Göygöl” şiirine değineceğim. Güzel sudan bir damla da içsen, bir derya da içsen, aynı değerdedir. “Göygöl” şiirinde bir şiir hazinesi saklıdır:

Gönlüm göle düşmüş yaban ördeği… Ne kadar özenmiş hilkatin eli, Bir depremde doğan yayla güzeli. Gök mavi, göl mavi, her şey semavi Arşa çıkar ateşgahın alevi. Yanılıp Göygöl’ü su sanmasınlar Bismillah demeden yıkanmasınlar… Asırlardır sevda çeken gönüller Ateşgah’da yanar, burada serinler… Bir sabah Göygöl’de peri kızları Yıkanırken siper edip sazları, Üstlerine gelmiş bir deli çoban. Kır papaklı sırtı heybeli çoban Bakmış ki gölbaşı peri tüneği Atmış üstlerine ak kepeneği. Bir anlık gafletten doğmuş Tepegöz Oğuzu uykuda boğmuş Tepegöz. Bir gece yarısı ay suya düşer, Çöllerde bir ceylan pusuya düşer.

Dikkatle okunduğunda bu şiirde acılı, ağrılı, sancılı bir o kadar da şanlı, şerefli tarihimizin tüm evrelerinin, ince bir dantel gibi örüldüğünü görüyoruz.

Bu şiiri, bir de şunun için öne çıkarıyorum ki, ben bu şiirin ilk mısralarının nasıl oluştuğuna da tanıklık ettim. Yukarıda da anlattığım gibi; bir güz günün de Ali Akbaş’ı, doğada oluşum tarihi bilinen, dağların kucağında karar kılan yedi bacının en güzel gölü olan Göygöl’e götürmüştük. O, sonraları Göygöl’e bu gidişimizi kâğıda böyle dökecekti: “Yıl 1988. Mevsim son bahar. Derin bir hüzün çökmüş yaylalara. Nizami’nin yurdu Gence’yi geride bırakıp Kepez dağına tırmanıyoruz. Kepez dumanlar içinde ve eteğinde bir peri uyukluyor. Dünyanın en sihirli suyu olan Göygöl bu. Biz üç şair… Bahta lanet okuyarak suyun aynasına dalıyoruz” Ve o dalış Ali Akbaş’a “Göygöl” gibi olağanüstü bir şiiri yazdıracaktı. İşin aslı bu ki, 1141 senesinde, Gence’de büyük bir deprem olmuş ve bu deprem nedeniyle Kepez dağının bir bölümü uçup, Aksu ırmağının önünü kesmiş. Göygöl’de böylece oluşmuştur. Bu, doğanın bir mucizesiydi. O dönemde Gence’de bir mucize daha gerçekleşmiş ve sonraları dünya edebiyatı tarihinde “Hamse”nin kurucusu olarak geçmiş Nizami Gencevi dünyaya gelmiştir. Tabii konumuz bu olaylar değil. Göygöl’ün güzelliği birçok şairin kalemine ilham vermiş ve ölümsüz eserlere konu olmuştur. Hiç kuşkusuz Ahmet Cevad’ın Göygöle yazdığı şiir, bunların başında gelir. Ali Akbaş ile Göygöl’ün etrafını çevreleyen çamların yeşil renginden renk ve ad alan bu dağlar meralı gölü, sevgi ve hüzünle izlerken, onun Türkiye’ye döndükten sonra Göygöl’le ilgili böyle ölümsüz bir eser yaratacağı hiç aklımıza da gelmezdi. Üstelik Ali Akbaş, bizim yazmadığımız, yazamadığımız şeyleri de dile getirecekti. Bu şiirin ahenginde, baştanbaşa bir hüzün hâkim:

Şimdi yaylaların son baharıdır Dağları kaplayan süt buharıdır Yapayalnız kalmış kuğulu Göygöl Ağlayan göz gibi buğulu Göygöl Uzar kıyısında bir sarı kamış Kendini seyreder sularda yaz kış Şimal küleğiyle kar geliyor, kar Sunamı tufandan koruyun dağlar.

Bu ölümsüz mısraları okudukça Yetik Ozan’ı ve onun “Atmaca Uçurumu” kitabını hatırlıyorum. O da zamanında Ali Akbaş gibi Türk Dünyası problemlerini şiirlerine yansıtıyor ve o yerlerin lehçesinden bazı kelimeleri de mısralarında aynen koruyordu. Eğer örnek aldığımız mısralara bakılırsa kullanılan “şimal” ve “külek” sözcüklerinin Anadolu Türkçesinde pek kullanılmadığını görürüz. Buradan yola çıkarak şairin neden “kuzey” yerine “şimal”, “rüzgâr” yerine “külek“ kelimelerini kullandığını anlıyoruz. Çünkü Azerbaycan’da “Şimal küleği” denildiğinde Rusya’dan gelecek bir bela kastediliyordu.

Aslında bakıldığında Ali Akbaş’ın şiirleri nerdeyse arı peteğine benziyor, peteklerde bir tane bile olsun, boş yüksüye rastlamak mümkün değil. Ali Akbaş da sanki her mısra ve hatta her söze özel bir anlam vermeyi, okuyucusunu simgelerle sınava çekmeyi başarıyor:

Mesnevi okuyup geçtik Gence’den İçime bir sızı düştü inceden Elveda bağlarda üzüm derenler Üzümü unutup hüzün derenler Elveda adını unutan şehir Elveda akmayı unutan nehir Ata yadigârı Gence elveda Dalına kuruyan gonca elveda.

Ali Akbaş o yerlerden geçtiğinde Nizamileri, Mehsetileri büyüten, onlara adından ad veren Gence şehrinin adı değiştirilmiş, Gence adı unutturulmuştu. İşte o nedenle üzüm derenler “hüzün deriyordu” ve Ali Akbaş, o nedenle “adını unutan şehre”, “akmayı unutan nehre” “dalında kuruyan goncaya” ağıtla karışık bir veda ediyor, el sallıyordu.

“Kim diyor bir ömrün destanı bitir Çay taşır, sel gider, sahiller kalır. Adiler yıllara koşulup yitir, Zamandan zamana dâhiler kalır…”

Sadece Göygöl şiiri bile, Ali Akbaş manalar şairi olduğunu söylemeye yeter. Manalar ebedi olduğu için Ali Akbaş da ebediyet şairidir.

TÜRK ŞİİRİNİN GÜNÜMÜZDEKİ YÜZ AKI

Dr. Mehmet GÜNEŞ

O; 4 Eylül 1942’de Maraş’ın Elbistan İlçesi’nin Maraba (Çatova) Köyü’n-de dünyaya gelmiş, ilkokulu köyünde, ortaokulu Elbistan’da, liseyi Maraş’ta okumuş, daha lisedeyken okulun açtığı marş yarışmasında birincilik kazanan şiiri “Maraş Lisesi Marşı” olarak bestelenmiş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olmuş; ülkemizin çok çeşitli liselerinde edebiyat öğretmenliği ve Gazi Eğitim Enstitüsünde müdür yardımcılığı yapmış Kıble yürekli, “Gül” gönüllü, Hilâl bakışlı, turkuaz düşünceli ve Türk Dünyası’na sevdâlı bir güzel insandır.

Kalemlerle ararız bilgi definesini Tatmışız çalışmanın zevkini hevesini Yakında bulacağız bu yolun zirvesini Engizek Yaylasından çiçekler deriyoruz. Çınlarken ufuklarda gençlerinin gür sesi Adını duysun her yer yaşa Maraş Lisesi Her sınıfın uğurlu birer mabet köşesi Seni yükselteceğiz sana söz veriyoruz3

O; 1979-1982 yılları arasında Film Radyo ve Televizyonla Eğitim Merkezi’nde program yazarlığı yaptıktan sonra araştırma görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesi’ne geçmiş, 1985’te Yapalak ve Ekinözü Ağızlarıadlı teziyle yüksek lisansını tamamlamış, 1982 yılından îtibâren Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Türk Dili Okutmanı olarak çalışmış, 1996’da emekli olduktan sonra 1999-2000 öğretim yılında Kazakistan Ahmet Yesevî Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak vazife almış, lise yıllarından günümüze kadar şiirle, kâğıtla ve kalemle ünsiyetini bir an bile koparmamış olan Türk edebiyatının seksen yıllık bir ulu çınarıdır.

O; “Kız Evi Naz Evi” isimli piyesi 1969 yılında İstanbul Radyosu tarafından radyo programına uyarlanan; muhteşem el yazısı gibi çok güzel karakalem resimler yapan; Divan, Doğuş Edebiyat ve Kanat dergilerinin yayınlanmasında öncülük eden; Ötüken, Töre, Hisar, Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Kardaş Edebiyatlar, Erguvan, Dolunay başta olmak üzere kitapların dışında kalan bâzı şiirleri de çok değişik dergilerde yayınlanan ve hâlen Kardeş Kalemler Dergisi’nin Yazı İşleri Müdürlüğü görevini büyük bir titizlikle sürdüren, Türkiye’nin yaşayan en önemli şairlerinden birisidir.