18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Ali Akbaş Armağanı (страница 12)

18

Yıllar geçmiş, devirler değişmiş, Türkiye’ye gitmek sırası bana da gelmişti. Ama Azerbaycan’da olaylar öyle hızla gelişiyordu ki, o zamanlar Türkiye’ye gelmem söz konusu bile olamazdı.

Ali Akbaş ile ikinci görüşmemiz iki buçuk sene sonra, Türkiye’de gerçekleşti. Bu buluşma öyle bir dönemde oldu ki, Azerbaycan’da Kanlı Yanvar olayları olmuş ve Bakü kırgını yaşanmıştı. 1990 yılının Mayıs ayında, Bakü’den İstanbul’a ilk turist seferleri başlamıştı. Yüz elli kişilik gençlik ekibinin başında, ben de İstanbul’a uçacaktım. Türkiye’ye geleceğimi, daha önceden Ali Akbaş’a haber vermiştim. (Burada İstanbul’a Atatürk Hava limanına ilk inişimin o coşkulu anlarını genişçe yazıp konuyu dağıtmak istemiyorum.) Ali Akbaş ile İstanbul’da görüşmüştük ve iki gün boyunca yıllar yılı görmeyi istediğim ve gıyabında özlediğim şehrin, Türkiye’nin havasını doya doya içime çekmiştim.

Bu arada, Kayseri’de, ilk Büyük Azerbaycan Kongresi olacağını duymuştuk. Sadece “Gençlik” dergisindeki Türkçülük faaliyetlerimden dolayı da olsa benim o kongreye katılma hakkım vardı. Ama birileri hakkımı yemişti. Bizde böyle bir atasözü var, “Sen kendi hesabını yapadur, gör feleğin ne hesabı var.” Öyle de oldu… İstanbul’u gezerken, Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı binasının karşısından geçerken, ilgimi çektiği için içeri girdiğimde, benden gayrı Azerbaycan’da adımını atsan yüzlercesi ile karşılaşacağın türden herkesin burada olduğunu görmüştüm. Beni Vakfın başkanı Saygıdeğer Turan Yazgan’la tanıştırdılar. Turan bey, benim ismimi çok önceden duyduğunu söylemişti. Özellikle “Gençlik” dergisindeki faaliyetlerimden bahsetti. Ve hiç tereddüt etmeden beni de kurultaya davet etti. Ama benim vizemin süresi bitmek üzereydi. Sovyetler Birliğinin İstanbul Başkonsolosluğuna bir dilekçe yazdırdı ve vize sorunumu anında çözdüler, Ali Akbaş ile daha bir süre daha birlikte kalmak şansı elde etmiştim. Trenle evvelce Ankara’ya gidecek, Ali Akbaş’ın mübarek ailesi ve dostları ile tanış olacaktım. Sonrasında Ali Akbaş beni kurultayın gerçekleştirileceği Kayseri’ye götürecekti. Ali Akbaş’ın uğurlu kademi sayesinde, yıllar yılı arzusunda olduğum Türkiye seferim, öyle başarılı olmuştu ki, kısa sürede birçok tanış ve dost edinmiştim.

Ve önce de dediğim gibi başka topluluklardan farklı olarak, sadece benim memleketim kendi özgürlüğünü kanı pahasına kazandı ve yeni bir özgürlük dönemi başladı. Çok geçmeden Elçibey’in önderliğinde Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinde değişimler başladı. Beni “Gençlik” dergisi genel yayın yönetmenliğinden, Azerbaycan radyo ve televizyon kurumu başkanlığına getirmişlerdi. Görevim süresince Türkiye ile Azerbaycan arasındaki iyi ilişkiler kurulmasına çok çaba harcıyor, büyük gayret gösteriyordum. Azerbaycan’ın demokrasi yolunda hızla ilerlediğini gören dış güçler ve onların yurt içindeki uzantıları bu süreci baltalamak için darbe girişiminde bulundular ve bizler görevimizi bırakmak zorunda kaldık.

Üstat Necip Fazıl Kısakürek, ölümsüz mısralarında böyle diyor:

“Kader beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı Elindeyse beyazdan, gel de ayır beyazı.”

Kader, bana öyle bir ağ örmüştü ki, artık Türkiye’de yaşamak ve çalışmaktan başka çıkar yol kalmamıştı. Azerbaycan’da üç sene boyunca işsiz, parasız, pulsuz kaldıktan sonra, Türkiye’ye yüz tutmaktan başka çarem yoktu. Türkiye’de tanıdıklarım çok olsa da, “dost” olarak bildiğim bir tek Ali Akbaş vardı. Yıllar önce Ali Akbaş’ı karşıma çıkaran kaderin, ervah-ı ezelde yazıldığına artık emindim. O günden bu yana, Türkiye’de yaşadığım yirmi altı sene boyunca, Ali Akbaş’ın kardeş kaygısını, her zaman yanımda hissettim.

Hayatımın en zor dönemlerinde onun evinin ve gönlünün kapısı, bana hep açık oldu. Bizde diyorlar ki: “Her babayiğidin arkasında mutlaka yiğit bir kadın durur.” Ali Akbaş’ın eşi Ayten Hanım, işte bu tip kadınların başında gelir. Ayten Hanım’ın gayretleri sayesinde Ali Akbaş’ın yuvası, Türk Dünyası’nın her köşesinden gelenler için tam bir sığınaktır.

Bazen aylarca görüşmüyor, haberleşmiyoruz. Ama Ankara ile Çanakkale arasındaki zaman ve mekân mesafesi, bizim ruhlarımızı birbirinden ayıramıyor. Galiba ben, sırf bu yüzden Çanakkale’de gurbet hayatı yaşamıyorum. Biliyorum ki, soluduğum havada onun dost ve şair nefesi var. Yalnız kendi sorunlarımı değil, birçok Azerbaycanlı dostumun problemlerini de çoğu zaman onun zayıf omuzlarına yüklediğim olmuştur. Benimle ilgili çabalarını burada birer birer sayıp sözü uzatmak istemezdim. Ama bir ikisini de hatırlamadan geçemiyorum.

2004 yılında altmış beş yaşımı doldurduğumda, benim jübile meselemi Azerbaycan’da hiç kimsenin düşünmediği bir zamanda, Ali Akbaş ve onun yiğit dostları (O zaman dostumuz Yakup Ömeroğlu; Türkiye Yazarlar Birliğinin başkanı, Ali Akbaş ise sekreteriydi) Ankara’da Millî kütüphane salonunda, Türkiye’de ilk defa, yaşayan bir şaire, yani bana, şahane bir jübile tertiplediler. O gecenin coşkusu hâlâ benim içimdedir.

2006 yılında Rusya’nın önemli şairlerinden olan dostum Mihail Sinelnikov Türkiye’ye gelmek isteğini iletti. O zaman, Ali Akbaş ve Yakup Ömeroğlu, yine Türkiye Yazarlar Birliğinde görevliydiler. Mihail Sinelnikov Ankara’ya geldi ve dostlarımız onu çok büyük bir içtenlikle karşıladılar. Ama o zaman biz, bir kez bile olsun Türkiye Yazarlar Birliğinin binasına uğramadık. Mihail Sinelnikov’un Türkiye’ye geldiğinde, meğer dostlarım Türkiye Yazarlar Birliğinden ayrılmışlar; ama bunu, M.Sinelnikov’un Türkiye seferi gerçekleşsin diye bana bildirmemişler ve hatta misafirin tüm masraflarını da kendi ceplerinden karşılamışlar. Ben bütün bunları sonradan öğrenecektim.

Ali Akbaş’ın şiirleri ile tanıştıktan sonra Mihail Sinelnikov bana bir itirafta bulundu, dedi ki: “Türk edebiyatına, Nazım Hikmet’ten sonra böyle farklı bir şairin geleceğini hiç düşünmemiştim. Mihail Sinelnikov, Ali Akbaş’ın şiirlerini büyük bir içtenlikle Rusçaya çevirdi sonra, onun hakkında bir makale yazıp Moskova’daki dergilerde yayımladı.

Çok geçmeden, Ali Akbaş ve Yakup Ömeroğlu bu kez Avrasya Yazarlar Birliğini kurdular ve “Kardeş Kalemler” dergisini yayımlamaya başladılar. Galiba Ali Akbaş şiirde yarım kalan işlerini, genel yayın yönetmenliğini yaptığı bu dergi ile tamamlamaya başlayacaktı:

Ne zaman ki Kerkük gelir aklıma, Boğazlanan bir Türk gelir aklıma. Fuzuli bağını viran edenin Alnı için tükrük gelir aklıma.

Aristo şairi kastederek şöyle diyor: “Söz açık olmalıdır, zayıf değil…” Ali Akbaş’ın şiirlerine baştanbaşa yüce ve açık, anlaşılır duygular yüklenmiştir. Onun kitaplarında bir tane de olsa zayıf şiire rastlamak mümkün değildir. Hakiki eser bitip tükenmez bir enerjiye sahip olur. Ali Akbaş’ın şiirleri de öyledir. Defalarca okusanız da hep yeniden okumak istersiniz ve bu şiirleri her okuyuşunuzda, olağanüstü bir sanatkâr ilhamının, yeni özelliklerini bulursunuz. Birbiri ile ilişkisi kesilmiş iki ışık kaynağını, o dünyayı ve bu dünyayı kendinde birleştirebilmek başarısı, her büyük sanatkâr gibi, Ali Akbaş’a da yabancı değil.

Bir Norveçli şairin dediği gibi “Ne zamansa, kumsalda oynadığımız gibi yıldızlarla oynayacağız.” Sonsuzluk kokusu gelen bu mısraların benzerlerini, Ali Akbaş’ın, çocuklukla hikmetin haşir neşir olduğu mısralarında da görebiliriz.

Nobel ödüllü şair Bunin diyordu ki, “Sadece çocukluk çağlarını yürekten hissediyorum, ömrümün yerde kalanları benim değil.” Bu anlamda Ali Akbaş’ın şiirlerine bir çocuk hayreti, bir çocuk coşkusu ve alçakgönüllülüğü hâkimdir. Nağmeye dönmüş bir Fransız şiirinde denildiği gibi: Keşke gençlik bilseydi, keşke ihtiyarlık başarsaydı.” Ali Akbaş’ın ilk gençlik yıllarında yazdığı şiirler ile ihtiyarlık döneminin şiirlerini kıyaslarsak, coşku ve mükemmellik bakımından hiçbir farkın olmadığını görürüz, bu zaten böyle de olmalıdır. Başka bir deyişle deha çok şeyi kendinde birleştiriyor, yetenek ait olduğu edebî ekolle yetiniyor. Sıradan birisi ise hocasının öğrettiklerinin dışına çıkamıyor. Yani Ali Akbaş daha ilk gençlik yıllarında kendini bulan ve bu buluşuyla da edebî kaderini ve üslubunu belirleyen bir sanatkârdır. Büyük sanatkâr, kendi hakkında yazarken de konuşurken de insanlık adına konuşur, çünkü insanlığa ait olan ne varsa onun varlığında mevcuttur. Bu manada Ali Akbaş’ın şiir coğrafyası Türkiye ve Türk Dünyası ile yetinmeyip tüm dünyayı kucaklıyor.

Bizde böyle bir deyim var: “Niyetin nereye ise menzilin orasıdır.” Ali Akbaş’ın içindeki büyük Türklük sevdasıyla, sonunda bütün imkânlarını zorladı ve kısa sürede tüm Avrasya’da ün kazanan “Kardeş Kalemler” gibi soylu bir derginin genel yayın yönetmeni oldu. Şimdi, şiirlerinde dile getiremediği bazı şeyleri bu dergi aracılığı ile dünyaya ulaştırıyor. Hiç çekinmeden diyebilirim ki, Kardeş Kalemler ’in Azerbaycan ve diğer Türk yurtlarında, en az Türkiye’deki kadar okuyucusu var.

Ali Akbaş Türkiye sınırlarını çoktan aşmış bir şairdir. Makedonya’da kitabının yayınlanmasını, birbirinden değerli çocuk şiirlerinin, ders kitaplarına alınması, okullarda okutulması, dediklerimizin bir kanıtı olsa gerek. Ali Akbaş şiirlerine yüklediği enerji ile bütün zamanlarda yaşama hakkı kazanmış, bahtiyar bir sanatçıdır. Büyük bir şiir dehasının bu kadar mütevazı olması eşine az rastlanan bir özelliktir. Ama bu ilk bakışta böyledir, haksızlığın boy gösterdiği dönemlerdeki yılmak bilmeyen bir eda ile haykırışları ise ona bir başka özellik kazandırıyor.