Анонимный автор – 60'lardan Günümüze Azerbaycan Hikâyesi (страница 1)
60’lardan Günümüze Azerbaycan Hikâyesi
27 Eylül 2020 tarihinde başlayan II Karabağ Savaşı’na iştirak eden tüm ordu mensubuna, bu savaşta canını kaybeden tüm şehitlerin aziz ruhuna ve zafere armağan…
Ön Söz
Burada hikâye türünün önce Dünya Edebiyatında, sonra Azerbaycan Edebiyatında yeri ile ilgili bir sunuş olabilirdi. Sonda çalışmanın amaçlarına değinmek şartıyla, sunuşta kitabın kendi hikâyesini anlatmayı tercih ettim. Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyken Mehmet Kaplan’ın
Türkiye üniversitelerinde kurulmuş Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümlerinde okutulan ders kitabı, özellikle Azerbaycan sahası edebiyatıyla ilgili eksikliği doldurmak da bu çalışmaya başlamada önemli etkenlerden bir diğeridir.
Projenin bir başka önemi Azerbaycan ve Türkiye arasında bilimsel ve edebî ilişkilerin geliştirilmesine hizmettir.
Kitapta Azerbaycan Edebiyatı’nın önemli bir döneminde, bir dönüm noktasının başlangıcı diyebileceğimiz 60’lı yıllar ve sonrasında, eser vermiş yirmi hikâyeciye yer ayırdık, fakat bunlardan ikisi (İsi Melikzade ve Vagif Nesip) ile ilgili çalışmalar proje formatına uygun olmaması nedeniyle kitaba alınmadı. Kitapta yazarlar doğum yıllarına göre sıralandı. Her yazarla ilgili ansiklopedik bilgilere yer verildikten sonra tahlil edilecek hikâye, sonrasında tahlil çalışması yerleştirildi.
Kitapta yer alan ve proje kapsamında Türkiye Türkçesine aktarımı yapılan hikâyeler daha önce birtakım dergilerde yayımlandı. Bu dergilerin künyesi hikâye metinlerinin altında yer aldı. Çalışmada proje dışında olan aktarmalardan da faydalanıldı. Bu hikâyeler kitaba alınmadan çalışmaların
Kitapta yer alan yazar biyografileri için
Projede Azerbaycan ve Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde çalışan akademisyenler yer aldı ve çalışmalarıyla katkıda bulundular. Başta Prof. Dr. Nurullah Çetin ve Prof. Dr. Oktay Yivli olmak üzere hocalarımızın her birine ayrı ayrı teşekkürümü ifade etmek isterim. Eenstitüde oluşturduğu çalışma ortamı için Azerbaycan Milli İlimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü başkanı Prof. Dr. Gövher Bahşeliyeva’ya şükranlarımı sunarım. Proje ekibinde görev alarak gerek hazırlık aşamasında gerekse çalışma boyunca katkılarını esirgemeyen Dr. Ülvi Babasoy ve Doç. Dr. Atıf Akgün’e teşekkür ederim. Proje kapsamında hikâyelerin aktarımını gönüllü üstlenen değerli akademisyenler Doç. Dr. Atıf Akgün, Dr. Kemale Elekberova, Dr. İsmail Alper Kumsar, Dr.Yılmaz Özkaya, Dr. Elnure Rızayeva, İsmail Özgür, Harun Yakarer ve aziz öğrencilerim Canan Şimşek, Zeynep Katar’ın emeklerini takdirle yad ediyorum. Yine kendisine gönderdiğimiz birkaç hikâyenin çevirisini hızlı ve eksiksiz yapan Aynur Kahraman’a teşekkürü borç bilirim. Aynı zamanda bazı ücretli aktarmaların masraflarını gönüllü olarak üstlenen ve isminin zikredilmesini istemeyen bir dostumuza da minnettarlığımı bildirmeliyim. Son olarak kitabın basım külfetini yüklenen Yakup Ömeroğlu’nun şahsında BENGÜ Yayınevi ve Avrasya Yazarlar Birliği camiasına teşekkür ederim.
ENVER MEHMETHANLI
Enver Gafaroğlu Mehmethanlı, 29 Şubat 1913’te Göyçay’da doğdu. Göyçay İlkokulu’nu bitirdikten sonra, Bakü’de N. Nerimanov adına açılan Endüstri Meslek Lisesi’nden mezun oldu. 1934’de Azerneşr’de redaktör ve tercüman, 1936’da Moskova’da Yüksek Yönetmen Enstitüsü’nde öğrenci, 1938’de Azerbaycan Yazarlar Birliği’ne üye oldu. 1941’de Azerbaycanfilm Stüdyosu’nda senaryo şubesi başkanı, İkinci Dünya Savaşı’nda muhabir olarak çalıştı. 1942’nin sonunda bir grup Azerbaycanlı yazarla Kuzey Kafkas Cephesi’nde mücadele etti. 1943’te Bakü’de Azerbaycan Radyo Programları Komitesi’nde başkanlık yaptı. Yeniden savaş için Zakafkasiya Cephesi’ne, oradan da İran’a gönderildi. 1944’te Tebriz’de
BUZ HEYKEL
Kırk bir yılının kışı. Soğuk bir gece. Sanki canlı cansız etrafta ne varsa donup buz bağlamış, hava ıslık çalıyordu. Taş çatlıyor, ağaç çıtırdıyor, toprak çatırdıyor, nefes tıkanıyor, diken gibi boğaza saplanıyordu.
Ve şimdi bembeyaz bir zulmet içinde, doğuya doğru uçsuz bucaksız karlı çöllerle tenha bir gölge hareket ediyor.
O genç bir anne, yavrusunu bağrına basmış, yurduna saldıran vahşi düşmanın elinden kaçmış, namusunu kara ellerden kurtarmış, kendisini ve bebeğini bu merhametsiz gecenin ellerine çoktan bırakmıştır.
Ve şimdi bembeyaz bir zulmet içinde, doğuya doğru yüzünü çevirip “büyük toprağa” doğru gidiyor.
Karşıda, sahilleri ormanlarla çevrili büyük bir nehir var, cepheleri o nehrin yakasından geçiyor ve zaman zaman oradan gelen top sesleri sessiz gecelerde dağlardaki çığların uğultusu gibi dondurucu geceyi titretiyordu.
Ve anne acele ediyor, hava aydınlanmadan cepheye yetişmeli, yavrusunu nehrin karşısındaki bağımsız toprağa geçirmeli, göğsünün üstündeki çocuğun hayatı yeniden ateş sıcağı, sabah güneşi ile ısıtılmalıdır.
Anne durmadan gidiyor, düşüyor, karın içinde çabalıyor, çırpınıyor, ayağa kalkıyor ama ne kadar yol giderse gitsin sanki zaman da bu gece donmuş hareket etmiyor, saniyeler ilerlemiyor ve karlı çöllerin sonsuzluğunda bir karış da olsa tükeniş alameti görünmüyor.
Anne zamanla yoruluyor; soğuk, zehirle sıvanmış bir kılıç gibi kesiyor, çaresiz anne bu kılıcın bağrındaki yavrusunun canına kıydığını düşünüyor ve annenin kısık gözleri sığınacak yer arıyor.
Biraz ileride çift bir şekilde bitmiş kayın ağacı, iki beyaz sütun gibi göklere yükseliyordu, anne o ağaçlara doğru gidiyor. Kucağındaki yavrusuyla o ağaçlara yaslanıp duruyor, şimdi ayakta kalmak, bir şeylere güvenmek için bu sonsuz karlı çöllerde bu bir çift çıplak kayın ağacından başka bir güvence yok…
Ayaz ise buzlu bir ateş gibi annenin yüzünü, gözünü kesiyor, anne yüreğinde kıvrılan bir korkunun ağladığını fark ediyor, feryat ettiğini duyuyor;
–Yavrun donuyor, yavrun donacak, kollarının arasındaki duygusal bir nefes kesilecek, göğsünün üzerine buz bağlanmış bir dünyanın ağırlığı çökecek…
Lakin anne, yüreğinde ağlayan korkuya isyan ediyordu. “Bırak dünya buza dönsün, hayat yer üstünden kaçıp yeraltına taşınsın, ne olursa olsun anne yüreğinin sıcaklığı sönmeyecek, merhametsiz olan hiç bir kör kuvvet, küçük bir hayat fidanını annesinden koparamaz.”