Анар – Nazar Boncuğu (страница 3)
Hemen evin kapısına varmalıydı, vardığında da kapıyı çalar çalmaz annesi aceleyle açıp içeri alacaktı, bunu biliyordu… Belki de kapıyı açmış onun gelmesini bekliyordu.
Evlerinin kapısına ulaşmaya bir adım kala yukarıdan boca edilen buz gibi su tepeden tırnağa bütün vücudunu ıslattı. Bu suya alışkın olsa da bedeninde ister istemez bir ürperti duydu. Boynunda, sırtında, kollarında ve bileklerindeki her bir hücrede iğne gibi batan sazağın sızısını duydu. Soğuk ve rüzgârlı havada üzerine dökülen su vücudunu elektrik çarpmış gibi sızlattı. Eli kapılarının tokmağına dokunur dokunmaz deminden beri kapı arkasında bekleyen annesi onu hemen içeri çekti.
–Canım yavrum – diyerek sekiz yaşındaki oğlunu bağrına bastı. —Yavruma zulmedenler bir yudum suya hasret kalsın inşallah…
Menzer, her Allah’ın günü oğlu okuldan eve döndüğünde yukarı katta yaşayan aileye ileniyordu. Her ikisi – Ehliman da, Menzer de suyu üçüncü kattan boca edenin, bir kurumda yönetici olan Kasım’ın oğlu Nasip olduğunu biliyordu.
Menzer, alelacele oğlunun üzerindeki ıslak elbiseleri çıkardı. Ehliman, iç çamaşırlarını değişti ve her gün annesinin ütüleyerek hazırladığı kuru elbiselerini giyindi. Ahat’ın işten dönmesine daha üç saat kadar vardı, ancak Menzer yine de tedbirli davranarak oğlunun ıslak elbiselerini sakladı. Gecenin geç vakitlerinde herkesi uykuya verdikten sonra fısıltıyla beddua ede ede onları ütüleyerek kurutacaktı. Bu anlarda horoz sesi duymamış beddualar bulup ileniyordu…”Yavruma zulmedenler uyuza yakalansın ancak kaşımaya tırnağı olmasın”.
Ehliman hâlâ tir tir titriyordu.
–Gel otur yavrum, gel de otur, yemeğini hemen şimdi ısıtacağım.
Kasımların hizmetçisi bundan birkaç ay önce balkondaki gülleri sularken bakır kap elinden kayarak düşmüş ve su Ehliman’ın üzerine dökülmüştü. Nasip de Ehliman’ın haykırışını duymuş ve bundan müthiş haz duymuştu. Nasip’le Eh-liman aynı sınıfa gidiyorlardı. O okuldan babasının arabasıyla Ehliman’dan daha önce eve varıyor ve üzerine bir leğen suyu boca etmek için onun okuldan gelişini bekliyordu. Suyun sağa sola değil de Ehliman’ın tam tepesine dökülüşünü nişanlıyor ve bundan büyük keyif alıyordu.
Ehliman önceleri bunun tesadüf, sonra eşek şakası olduğunu, daha sonra da kasti olarak yapıldığını anladı. Ancak ne yapabilirdi ki. Kendinden kat kat cüsseli, güçlü kuvvetli, herkesin “efe” dediği üstelik de reisin oğlu olan Nasip’e gözünün üstünde kaşın var demek kimin haddineydi? Onu kime şikâyet edebilirdi ki? Hangi öğretmen sözüne inanırdı, inansa bile kim bu işin üzerine düşer ve kötü adam olmak isterdi? Nasip, bütün okulun üzerine titrediği birisiydi, hatta bazen öğretmenlerini de babasının arabasına alırdı.
Menzer’in yegâne çekindiği şey Ahat’ın konudan haberinin olmasıydı. Delifişeğin birisidir, sarhoş zamanına rastlar, reis meis tanımaz, gidip Nasip’i ayağının altına alır, polisler de gelip götürüp hapse tıkardı.
Ehliman’a okulda – Ehriman- lakabını da Nasip takmıştı. Ehrimen’in kötülüklerin ilahı olduğunu bir yerlerde okumuştu, ancak nerede gözüne takılmıştı bilmiyordu. Hatta öğretmenlerden bazıları da Nasip’in hoşuna gitsin diye bazen sırıta sırıta ona Ehriman diye hitap ediyorlardı.
O vakitler sokakları bir Ermeni ihtilalcisinin adını taşıyordu: Ara Kardaşyan. Ancak sokağın adı yazılan levha eskimiş ve yazılar okunmaz olmuştu. Herkes buraya “Ara Karıştırıcı” sokağı diyordu.
Belki de okuduğu kitapta Ehrimen’den başka iyilik ilahı Hürmüz’ün de adını okumuştu, bunun için de Ehliman’a: Bak, sen Ehrimen’sin, ben de Hürmüz’üm – diyordu.
Bir keresinde Ehliman’ı arabalarına binmeğe davet etti. O vakitler henüz su konusu başlamasa da Ehliman kabul etmedi.
–Eve gitmiyor muyuz, gel de arabayla gidelim..
Çok ısrar edince Ehliman arabaya bindi. Nasip, Ehliman arabaya biner binmez sürücüye:
–Keşle’ye7 – dedi.
Ehliman hayretle:
–Keşle’de ne işimiz var? -diye sordu.
–Anlarsın.
Keşle, Ara Karıştıran sokağından tam aksi istikamette idi, aralarında bir şehir kadar mesafe vardı. Nasip, Keşle’ye varır varmaz şoföre:
–Tamam, duralım – dedi.
Araba durdu.
–İn, sana bir şeyler anlatacağım.
İndiler.
–Buraya gel.
Ehliman, Nasip’in yanına geldi, arabadan biraz uzaklaştılar. Nasip aniden koşarak arabaya doğru yöneldi ve biner binmez kapıyı kapayarak kilitledi.
Ehliman’ın cebinde beş para bile yoktu, Nasip bunu biliyordu.
Ehliman, araba hareket edince Nasip’in kendine bakıp sırıttığını gördü.
O zaman da soğuk bir gündü, Nasip belki de bu oyunu oynamak için böylesine soğuk bir günü seçmişti.
Ehliman şehri bir baştan bir başa geçip evlerine ulaştığında artık akşamın karanlığı çökmüştü. Akşam ateş bastı. Soğuk almış, zatürre olmuştu. Tam on gün hasta yattı.
……
Dış kapı gıcırtıyla açıldı, Ahat içeri girdi – yüzünden gözünden zehir zıkkım yağıyordu. Lafını da zıkkımla açtı.
–Yemeğe ne zıkkımın var?
–Şimdi kaygana yaparım, bu kadar erken geleceğini bilemedim.
–Götür de kayganayı babanın mezarına dök. Sana ne erken veya geç geldim, seni ne ilgilendirir bu!
Gidip dolabı açtı.
–Votka hani?
–Canım gözüm dün içmedin mi?
–Meğer ben ne içip içmediğimi bilmiyor muyum ulan, yani aklımı mı oynattım diyorsun – elinin tersiyle eşine okkalı bir tokat yapıştırdı.
–İt oğlu itin kızı, ben gittikten sonra votkayı dökmüş ayakyoluna ben anlamayayım diye de şişesini fırlatıp atmış bir tarafa.
Dün şişeyi dibine kadar içip bitirdiğini elbette hatırlıyordu. Cebinden ezik büzük paralar çıkarıp Ehliman’a uzattı.
–Git Sadık’tan bir votka al – dedi, Ehliman’ın yemeğe başladığı kayganayı önüne çekti.
–Ne öyle sorgularcasına şu zıkkıma bakıyorsun enik, annen sana tavuklu pilav pişirecek. Herifin kızına bak bir damlacık tuz bile ekmemiş.
Elini tuzluğa uzatırken tabağa dokundu, tabak düşerek paramparça oldu ve kaygana yere dağıldı. Bu sefer de oğluna bir tokat attı.
–Ne kötü nazarın varmış be it oğlu it, yıkıl, kaybol gözümden!
Montajda çalışan Ahat’ı bugün sarhoş olup kazaya sebebiyet verdiği için çalıştığı iş yerinden de kovmuşlardı. Zaten zehir küpü olan adam hıncını çıkaracak birilerini arıyordu. Hiddetini yatıştırmak için sesini bile çıkaracak cesareti olmayan bu zavallılardan daha uygun kimseleri nereden bulacaktı!
Menzer:
–Şimdi dükkân kapalı olur, bırak da yarım saat sonra gitsin, hemencecik ikinize de omlet yaparım.
–Bana maval okuma, defol git.
Sonra da gözlerini sonuna kadar açarak oğluna seslendi:
–Kime diyorum ben, koştursana lan.
Ehliman ceketini omzuna atarak bahçeye çıktı, gayriihtiyari üçüncü kattaki evin balkonuna baktı. Pencere sıkıca kapatılmıştı. Nasip, olanlardan haberdar olsaydı kendine laf atardı.
Yine de edindiği alışkanlık gereği bahçeden koşar adımla çıktı. Bahçenin sağında solunda sıçanların, farelerin cirit attığı çöp bidonları dizi dizi sıralanmıştı, onlardan süzülen helme bahçenin ortasına doğru akıyordu. Bazen bu küçücük bahçede yer bulup komşu çocuklarıyla birlikte futbol oynuyorlardı. Şimdi ise Nasip’ten dolayı onu da yapamıyorlardı.
Dükkân kapalı idi, kapının üzerinde “kapalı” levhası asılmıştı. Yarım saat bekleyecekti. Eli boş dönse babası lafını bile bitirmesine izin vermeden pataklardı fakat, bunu biliyordu. Son defa onu üç gün önce dövmüştü. Babası sille tokat Ehliman’ı pataklıyor, eli acıdığında ise o işi kemeriyle yapıyordu. Kemerin sırtında bıraktığı morartılar henüz geçmemişti.
Rüzgâr biraz daha şiddetlenmişti soğuktan dişleri takır takır ediyordu. Bahçe kapısının önünde Nasiplerin arabası durmuştu.
Birazdan yakası kürklü paltosuyla Nasip göründü, sürücü elinden tutmuştu. Ehliman, Nasip onu görmesin diye bir kenara çekildi. Bakışları karşılaşmış olsa Nasip onu alaylı bir eda ile süzecek, belki de bir yaramazlık yapacaktı.
Ehliman, ışıl ışıl parlayan siyah renkli arabaya bakıyordu. Nasip’in yakası kürklü paltosuna ve kulaklıklı şapkasına baktıkça sanki üzerinde ipince elbiseler varmış gibi soğuğu daha da fazla hissetti. Bir an yakalı kürklü bu paltoyu, kulaklıklı şapkayı, deri eldivenleri, yün pantolonun sıcaklığını hayal ederek daha fazla üşümeğe başladı.
Nasip ise kayıtsız bir şekilde etrafa göz gezdirip – beni görüyorsunuz işte – dercesine şoförün açtığı kapıdan arabaya atladı.
Araba hareket etti. Ehliman, arabanın ardınca ıslak asfalt üzerinde kırmızı bir bantmış gibi sürünerek uzaklaşan arka lambaların ışığına bakıyordu.
Aniden büyük bir süratle kaldırımdan yola fırlayan “alabaş”8 arabayı önüne katarak bir müddet sürükledikten sonra duvara toslattı. Çarpışan metallerin ürpertici gümbürtüsü duyuldu. Siyah araba çarpmanın etkisiyle akordeon körüğü gibi bükük bükük olmuştu.
Caddedekiler koşturup, yumağa dönen arabanın arka kapısını bin bir güçlükle açtılar, yüzü gözü kanla kaplanıp tanınmaz hâle gelen Nasip’in cesedini çıkardılar.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
| Şeyh Nasrullah Doğru Diyormuş
“Hayatla ilgili ne biliyorsunuz ki, ölüm hakkında da bir şey bilesiniz”