Анар – Nazar Boncuğu (страница 5)
–Hayır, her birinin siparişçisi vardı. Hey Gagaş, bildiklerimi, gördüklerimi söylersem tüylerin diken diken olur.
Votkayı alıp kafasına diktikten sonra sigarasından derin bir nefes çekti.
–Söylersem inanmayacaksın. Her Cuma günü cinler bu Kanlı gölün kenarında öylesi bir şamata düzenliyorlar ki, anlatamam.
Fazıl ağzını açmış hayretle bakakalmıştı:
–Ne yapıyorlar ki?
–Ne yapacaklar, çalıp çağırıyorlar. Çalıp söyledikleri de bizim buraların havasına hiç mi hiç benzemiyor. Bir iki defa beni de davet ettiler, gitmedim. Bir defasında uzaktan seyrederek neler yaptıklarını görmek istedim. Büyük bir hengâmeydi, tasvir edemiyorum.. Amaaan bana ne.. Gitmedim, onların toplantısında ne işim var, hükümete ispiyonlayıp işimden mi kovdursunlar…
Fazıl’ın gözleri fal taşı gibi açılmış yerinden fırlayacakmış gibi olmuştu, kafası da git gide dumanlanıyordu. Diğer taraftan zamanın akıp geçtiğini, birazdan Çapık’ın geleceğini ve söylediğini yapmadıklarını görüp kazanacağı paradan olacağını düşünüyordu. Pek de kati olmayan bir lisanla söylendi;
–Dayı, artık mezarı açsak mı?
–Neden acele ediyorsun be, cesedin oradan kaçıp gideceğini mi düşünüyorsun?
–Yooo, hayır, Çapık gelesiye kadar işimizi bitirelim diyorum, mezarı onun yanında açmayalım dedi ya.
–Peki, senin dediğin olsun, bunu da içip işimize başlayalım. Hadi kaldır, ölülerin sağlığına. Ekmek paramızı onlardan çıkarıyoruz…
Fazıl’ın kafası tamamen dumanlanmıştı, gözleri akıp akıp gidiyordu… Nasrullah ise sanki ne içmiş, ne de esrar çekmişti. Doğrulup mezarın üzerine kapatılan taşın bir tarafından yapıştı.
–Yapış bakalım öbür ucundan. Biraz canlı ol.
–Ya Allah.
Ikınıp bir hamlede yassı taşı kaldırıp aldılar. Nasrullah kırış kırış olmuş kirli mendilini çıkarıp boynunun ve alnının terini sildi.
–Hıı Gagaş, sıkı yapış bakalım.
İkinci taşı da kaldırıp kenara koydular. Nasrullah nefeslenip:
–Elli gramımız kalmış onu da bitirelim, cesedi sonra çıkarırız.
Nasrullah, sırtı açılan mezara doğru oturmuştu, votkayı bardaklara koydu.
–Bakıyorum da, pek yiyip içene benzemiyorsun, senden hoşlandım. Senin sağlığına içiyorum.
Kadehi ağzına yaklaştırdığı anda Fazıl’ın yüzünde beliren dehşet ifadesini gördü. Kadeh elinden düştü, votka gazetenin üzerine saçıldı, ıslanan yerlerde de kara lekeler oluştu. Nasrullah, Fazıl’a baktı.
–Ne?
–O.. o… raya… bak…
Nasrullah kafasını çevirip mezara doğru baktı. Bembeyaz kefeninin içinde kımıldayan ceset mezardan çıkmaya çalışıyordu. Fazıl deliye dönmüşçesine yerinden fırlayıp arabaya doğru koştu, ayağı takılıp tökezledi ve yere devrildi, tekrar kalkıp bin bir güçlükle kendini otobüse atıp kontağı çevirdi, motoru çalıştırıp anında oradan uzaklaştı.
Nasrullah votkayı kafasına dikip kederli kederli gülümsedi ve kendi kendine; —Allah bilir ya, çocuk ki, çocuk, ömründe hiç hortlayan birini görmemiş sanki – diye söylendi.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Kaybolan Garaj
Kiminle konuştuğumu bilmiyor muyum? Ne demek istediğimi biliyorsun artık, bunu gözlerinden okuyorum. Sırrımı senden saklayabilecek miyim? Bu sırrımı kendi dilimden mi duymak istiyorsun? O zaman öğren: Biz seninle değil, onunlayız.
Eğer gözlerin hafızası silinmeseydi psikolojik körlük, yeni görülen objeleri tanımama gibi bir problem de olmazdı. Göz hafızasının körelmesi psikolojik körlüğe sebep oluyor. Bazı insanlar nesneleri iç dünyalarıyla görüyorlar, ama açık olan gözleriyle onları tanıyamıyorlar.
Çöpçü Dadaş dehşete kapılmışçasına eve geldi ve elini yüzünü yıkamadan eşine:
–Kadın çabuk bir bardak çay ver, sana öyle şeyler anlatacağım ki, tüylerin diken diken olacak – dedi.
Ocakta çayı demleyene kadar Dadaş’ın sabrı yetmedi ve eşinin yanına, mutfağa gitti.
–Dışarıda tuvaletin yanında garaj var ya…
–Orada garaj mı var?
–Var, var, tuvaletin öbür tarafında. Şimdiye kadar görmemiştim, bahçeye girince göze çarpmıyor.
–Var, var tamam, ne çıkar?
–Dinle, şu yukarıdaki komşumuz var ya..
–Ee… Ne söyleyeceksen desene.
–Bugün arabayı sürüp o garajın önüne gitti.
–Onun arabası mı var?
–Varmış demek…
–İyi, ne var bunda? Varsa var…
–Arabadan indi, garajın kapısını açtı, ben de oraları süpürüyordum, yan gözle garajın içine baktım. Ne görsem iyi?
–Ne gördün be, söyle de ödümüzü koparma.
Dadaş, karısının koyduğu çaydan bir yudum alıp:
–Baktım…
–Hııı…
–Baktım garajın bir tarafında türlü türlü araçlar dizilmiş. Filmlerde bile o tür şeyleri görmedim. Dürbün müdür, projektör müdür nedir, kocaman camları oluyor ya… Ona ne diyorlar?
–Hangi camlar?
–Ne bileyim be, bilim adamları kitap okudukları zaman bakıyorlar ya…
–Mikroskop mu?
–Ne? Yıldızlara da mı onunla bakıyorlar ya?
–Yoo, o teleskoptur. İyi de, ne var bunda?
–Her tarafta büyüklü küçüklü aynalar.
–Herif, galiba senin işin gücün bitmiş, ayna aynadır işte, ne olmalı peki!
–Yahu dur, lafımı kesme – çaydan bir yudum daha aldı – aynaların altında, üstünde, yanında büyüklü küçüklü nazar boncukları asılmış. Hani sen televizyon aldığında birini alıp ona asmıştık ya.
–Galiba o da arabasına kötü nazar falan dokunmasın diye alıp asmış. Yabancı marka mı?
–Ne bileyim, arabadır işte… evde pişmemiş, komşudan da gelmemiş.. Acele etme, kabuksuz yumurtlama dur hele.
–Yahu çıkarsana baklayı ağzından, bir kelime laf edeceksin meraktan çılgına çeviriyorsun insanı…
–Otur şu sandalyeye de sonra yere devrilme.
–…
–Arabadan bir çuval çıkardı, ağzını açtı, yalan olmasın elli altmış tane fareyi garaja bıraktı.
–Ne?
Hayretten donakaldı.
–Ne diyorsun be herif, o deli mi?