18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анар – Nazar Boncuğu (страница 2)

18

Hıı, ömür boyu varlığını inkâr ettiğin Allah’a şimdi yöneliyorsun demek.. Allah… Allah kerimdir… Tanrı’dan başka hiçbir şeye, hiçbir kimseye güvenilmez…

Beni buradan yalnızca Tanrı denen mucize kurtarabilir. Yooo, tamamen ham hayaldir bu, beni cezalandıran da Tanrı’nın ta kendisi değil mi? Elbette, eğer o gerçekten varsa. Onun varlığı konusunda hâlâ şüphe içindesin demek. Cezanın sebebi işte bu. Hayııır, Allah ufak tefek şeylerle uğraşmaz. Ona inansam da, inanmasam da hayatım boyunca günahtan uzak duran bir ömür sürmüşüm. Kimselere kötülüğüm dokunmamış. Vicdanları sızlatacak hiçbir adımım olmamış.

Sen öyle düşünüyorsun. Yaptığın şeyleri o şekilde yorumluyorsun, senin “hayırlı” olarak gördüğün şey belki de başka birisi için “kötü” imiş.

Tanrı varsa öbür dünya da vardır demek. Yani yalnızca buna katlanarak beklemelisin, her azaba katlanarak “kurtuluş” gibi “ölümü” de beklemelisin. Gerçek ölümü. Ölümden sonra, gerçek ölümden sonra ise başka bir hayat başlayacak, cevapsız kalan soruların cevabını bulacaksın. Bu dünyada sana yapılan bütün haksızlıkların karşılığını göreceksin.

“KARMA” kelimesi de nereden gelip beynime saplandı? Karma da ne demek, hangi dile ait bu? Böylesine ona aşina olan kelime bir türlü aklına gelmiyordu. Bu konuda okuduğu kitapları teker teker hatırlamaya çalışıyordu. Bu da zaman geçirmeğe yarayan bir meşguliyetti. Diğer taraftan bu durumda olduğundan dolayı kendisi için bir teselli oluyordu.

Ölümden sonra hayat… Yeniden yaşamak… Başka bir yaşam… Öbür dünya…

Bir vakitler Daniil Andreyev’in1 eserinde okuduğum ve okuduğumda da hayrete kapıldığım kelimeleri hatırladım. Andreyev, en son olarak tam üç yüz yıl önce öldüğünü yazmış. Hem de oldukça çok eski ve güçlü kültüre sahip bir ülkede. Daniil, ta çocukluğundan itibaren ömür boyunca eski vatanının özlemini duymuş; söylediğine göre orada bir değil, birkaç defa yaşamış, ölmüş dirilmiş, ölmüş dirilmiş.

Gerçekten bu olmuş mu..! Mevlana, “ahmaklığın en aptal ve alçak biçimi bu hayattan sonra başka bir hayatın başladığını inkâr etmektir” demiş.

Tasavvuf ehlinin söylediği meşhur anekdotu hatırladı. Mumun ateşi pervaneyi kendine çekiyor, zavallı uçarak kendini ateşe atıyor ve yanıyor. Geri dönüp gördüklerini anlatacağını bekliyorlar, ancak pervane ateşin içinde kaybolup gidiyor, ne izi, ne adı, ne de ondan geriye bir belirti kalıyor. Bir de neden dönsün ki, sevdiğine kavuşmuş.

Sevdiği – Allah’tır, tasavvuf düşüncesinde ölüm Tanrı’ya kavuşmaktır.

En büyük suçunun ne olduğunu bilmiyor musun? Hiçbir şeye inanmaman değil. Tanrı’yı inkâr etmen de değil, hayır, kendini Tanrı kabul etmendir. Tanrı olmaya soyunmandır. İnsanoğluna has olmayan, yalnızca Tanrı’ya ait şeylerle meşgul olmandır. Hayra mı, şerre mi, hangi gayeye hizmet ediyor pek önemli değil… Ilık bir yaz sabahı. Bakü’nün dar, eğri büğrü sokaklarından biri… Tek katlı evin önündeki kaldırım. Yaşlı ve çıplak kafasının şakakları beyazlaşmış, cafcaflı gömleğinin altından sert tüyleri görünen biri. Önce kaldırımı suluyor (sıcak asfalttan yükselen buhar)… Üzerine gazete serili tabure, tabure üzerine konmuş bir bardak çay… Zencefil, karanfil, limon kokusu… Kıtlama şekerini çaya daldırıp ağzına atıyor, sonra da çaydan bir yudum alıyor…

Bunu neden hatırladım? Kimdi, nem oluyordu bu adam? Hiçbir şeyim… Sabah erkenden tramvayla Buzovna’dan2 Bakü’ye gelmiştim, evimize doğru giderken çayını yudumlayan bu adamı görmüştüm. Tanışım falan da değildi. Kendisini ilk defa görüyordum. Hiçbir sebep yokken bu sahne hafızama neden kazınmıştı peki?

Hayıflanıyor muydum! Evimizin önündeki kaldırımı neden onun gibi sulamadım, taburenin üzerine gazete sererek üzerine bir bardak limonlu, zencefilli çay koyup da kıtlama şekerle içmedim!

Böylesine kokulu çayları az içmemişti, ama neden böylesine sıradan, küçücük sevinçlerle dolu, sakin, gürültüsüz patırtısız bir hayatı yaşamadı. Yaşamını neden büyük gayelerin esirine çevirdi?!

Diyorlar ki, ölüm öncesinde… (..kim diyor? Öldükten sonra kim dirilmiş de gördüklerini anlatmış…tasavvufçuların pervanesini hatırladım) evet, ölümden önce insanın sağgörüsü açılıyor, zaman ölçüsü değişiyor, yaşananların tamamı bir an içinde film şeridi gibi gelip gözünün önünden geçiyor. Eski Hint inançlarında da olan üçüncü göz anlayışı konusunu bir yerlerde okumuştu.. Hint ilahlarından olan Şiva, üçüncü gözünü açtığında rakibini bakışlarıyla yakıp küle döndürüyor.

Sırtımı çizgi çizgi sızlatan kamçı yerleri. Vücudumdaki ağrılar. Bunlardan kurtulmak istedim. Çimenlik, üşüyen ıslak bedenimin ürpertisi. Soğuktan titriyordum.. Kaçmak…hemen kaçmak, bu anılardan kaçıp kurtulmak…

…Gurup vaktinde denize doğru sürüp gittiğim üstü açık araba. Bulutlar patlıcan moru renginde… Garip Abşeron akşamının hazin kederi… Rüzgâr, yanımda oturan gözleri gamla dolu kızın kumral saçlarını yüzüme savuruyor, saçları yanaklarımı dövüyor, bazıları ise yolunu şaşırıp ağzımın içine dalıyor.. En büyük arzum…keşke bu yol hiç bitmese, keşke deniz uzaklaşabildiği kadar uzaklaşsa, keşke gece olabildiğince geç gelse…

Bu mısraları kim yazmış, aniden hafızamda ayaklandılar: Uzun bir ömrün sonunda, hem de ümitsizlik anında…Bu ani sevinç gelip beni buldu…

İnce bir yağmur çiselemeğe başladı, damlalar alnıma ve yanaklarıma iğne gibi saplanıyor, ancak böylesine ıslanmak çok hoş, insanın başına boca edilen su gibi soğuk değil, sımsıcak… Sıcak yağmur mu? Sıcak yağmur mümkün mü?

Gece aniden bastırdı. Ay doğdu, dolunay, denizleri yükseltti, aksak rüzgârı, – rüzgârın aksağı mı olurmuş? – aksak rüzgârı kemende düşürdü…sonra bulutlar ayın önünü kesti…Ay ışığı kaybolur kaybolmaz kumral saçlı kız da kayboldu…

Ay Kızı, ayın kızı…Samnambula. Bu isimde bir İtalyan operası var galiba – Rossini, Bellini, Donisetti, hangisinin acaba? Ay’ın adamı – uyurgezer – Ruslar böylelerine lunatik diyor.

Bu zulüm ne Tanrım, öldürüyorsan öldür, bu işkence neye gerek? Ölüme mahkûm olan kimse idam edileceği günü ve saati beklerken hiç olmazsa hücresinde havasızlıktan boğulup gitmiyor. “Canlı ceset”. Tolstoy. Ölülerin dirilmesi. Şeyh Nasrullah3. Mirze Celil Memmedkuluzade4…Beynimde birbirini çiğnercesine canlanan hatıraların keşmekeşi, düşüncelerin izdihamı.. Ne yapmalı? Ne etmeli! Lenin… Çernişevski… “Heç hәnanın yeridir?”5 Aklımı oynatmamak için kafamı başka şeylerle meşgul etmek istiyorum.

Kurtuluş – deli olmakta mıdır!?

Bilincin karıncalanması, hiçbir şeyi hissetmemek, hiçbir şeyi anlamamak.. İnsan kendi isteği ile aklını oynatabilir mi? Ölümü yaklaştırmak için (başka hiçbir şeye ümit yoksa) nefes almaya engel olsan, nefes almasan.

Birkaç defa nefesini tuttu, sonra da istem dışı tuttuğu nefesini bıraktı ve ciğerini havayla doldurdu.

Peki, neden bu dar mezarda bir zamanlar gece gündüz okuduğu Hintli yazarların eserlerini hatırlıyordu? Dünyayı yaratan Brahma yumurtada oluşmuş, ama bilincinin gücüyle yumurtayı ikiye bölmüş, bir tarafında sema, diğer tarafında ise yer meydana gelmiş. Bu efsanede onu kendine çeken düşüncenin gücüyle bir şeyleri değiştirme arzusu oluşmuş. Belki o da akıl ve zihin gücüyle kurtulabilirdi. Ama nasıl? Hayır, insan bunu yapamaz, ümit yalnızca Tanrı’ya kalmış.

Ya Rab, ya bir yol göster, ya kurtar veya hemen canımı al. Kurtulma ümidim yok, bir mucize olur da buradan çıkabilirsem ömrüm boyu sana kulluk edeceğim.

Yine bir vakitler tutkunu olduğu kitapları hatırladı. Buda’nın eğitimi aklına geldi, sanki birileri sözleri ona tane tane dikte ettiriyordu. Buda, “İlahlara yalvarmayın. Bir sesi dahi çıkarmaktan aciz olanlardan hiçbir şey ummayın, onlar ne konuşabilir, ne de dinleyebilirler”, diyor.

Dur, dur, galiba Tanrı dileğimi önemsemedi… Gitgide daha zor nefes almaya başladım, boğuluyorum. Sona az kaldı. Sona?6 O kızın adı Sona mıydı? Hayır değildi. Ne idi, hatırlayamıyorum.

Biraz sabret. Başka çaren yok. Kefenin içinde ne kadar dönüp durursan dön, çabalarsan çabala bir faydası yok.. İnşallah Tanrı merhamet edip seni daha erken öldürür.

Ama galiba…galiba bu rüya. Hepsi rüyadır, kâbus dolu bir rüya…Kâbus. Dede Korkut, uykunun küçük bir ölüm olduğunu söylemiş…

Rüya mı, ölüm mü? Gözlerimi kapıyorum. Gözümün önünde sarı, pembe, yeşil daireler oluşuyor. Daire içinde daire görünüyor, sonra uzaklaşıp kayboluyorlar. Bize uzak dünyalar mı? Oralara mı uçuyorum? Uçuyorum, belki…bel…

İKİNCİ BÖLÜM

“Kötü nazar, çoğunlukla başkasına olumsuz etki ediyor

“Hayalin gücü – çok özel hassaslığından dolayı en çok gözlerde yansımasını buluyor. Kötü nazar etrafındaki atmosfere de geçiyor ve yöneldiği sıhhatli insanlara bile olumsuz etki yapıyor. Kötü nazar kendine yöneldiğinde ayna da solgunlaşıyor.

Son derece rahatsız edici olan rüzgâr insanın iliğine işliyordu. Esen sert rüzgâr, düğmeleri kopmuş, yakası açık ve yamalı eski ceketini neredeyse çekip sırtından alacaktı. Bahçe kapısından eve kadar olan mesafe topu topu yirmi adımdı – defalarca saymıştı. Rüzgâr arkadan estiği için – bu yirmi adımlık mesafeyi – her zamankinden daha kısa sürede kat edebilirdi.. Edecekti de. Sazaktan dolayı üşüye üşüye, titreye titreye…

Bahçe kapısından eve kadar olan mesafeyi koşarak kat etmesinin sebebini, kendinden, annesinden ve Nasip’ten başka kimseler bilmiyordu. Hatta gidip bağırıp çağırmasın diye babasına bile söylememişlerdi. Yukarı kattaki komşularından birisinin muhtemelen onu pencereden gördüğünü ve dikkatinden kaçmadığını düşündü, ancak umurunda bile değildi, belki de hiç görmemiş olabilirlerdi.