Анар – Kerem Gibi (страница 4)
Türkiye’de hem solcular, hem de sağcılar arasında çok değerli insanlar, -altını çizerek söylüyorum- gerçek vatanseverler var. Bunlar arasında benim şahsen tanıdığım ve saygı duyduğum yazarlar, gazeteciler, siyasetçiler de var. Onların bazılarıyla iyi bir dostluğumuz da var, ama bazı Azerbaycanlılar gibi ben onlara kendimi şirin göstermek için asla ikiyüzlü davranmadım. Yani sağcıların arasında olduğum zaman bile Nazım’ın arkasında durdum, hatta ateşli tartışmaların yaşandığı meclislerde Nazım’ın büyüklüğünü ve samimiyetini ispatlamaya çalıştım. Böyle yapmasaydım, ben yalnız Nazım’ın ruhuna değil, babamın ruhuna da ihanet etmiş olurdum. En azından kendi geçmişime, hatıralarıma saygısızlık etmiş olurdum. Kuşkusuz çok iyi dostlarım var, ama belki sırf bu nedenle sağcılar arasında beni sevmeyenlerin sayısı da az değil. Solcularla bir araya gelince de o dostlarıma, Nazım Hikmet’in 1950’li yıllarda SSCB’ye geldikten sonra, Sovyetler Birliği’nin iç yüzünü ve kötülüklerini görüp büyük bir hayal kırıklığına uğradığını; onun büyük pişmanlığını, olduğu gibi, gördüğüm, bildiğim gibi anlatmaya çalışıyorum. Elbette bu da çoğu solcunun hoşuna gitmiyor. Bunları şunun için yazıyorum ki, Türkiye’de “Kerem Gibi” kitabını okuyacak olan sağcılar “komünist şair” hakkında kitap yazdığım için bana darılacaklar; solcular ise Nazım Hikmet’in hayal kırıklıklarını kaleme almış olmamdan hiç hoşlanmayacaklar. Olsun! Ben sadece hakikati, elbette duyduğum ve idrak ettiğim hakikati yazıyorum. Amacım asla sağ ile solu tekrar karşı karşıya getirmek değil. Aksine bu hakikat, yani Nazım Hikmet’in dünya görüşünün farklı evrelerden geçerek bazı değişikliklere uğramış olması, onun büyük bir şair ve büyük bir şahsiyet olduğu gerçeğine zerre kadar zarar vermeyecektir.
Türk dilinin, Türk dünyasının bu en büyük şairlerinden birinin sanat dehasını idrak etmek, Türkiye kamuoyunu ayrıştırmaya değil, aksine poetika, güzellik, yüksek insani ve milli değerler etrafında birleştirmeye çalışmaktır.
Nazım Hikmet hakkında kitap yazan ve benim şahsen tanımadığım, ama yazdığı kitaptan solcu olduğu anlaşılan bir yazarın, Hikmet Akgül’ün, “Nazım Hikmet – Siyasi Biyografi” adlı kitabında ifade ettiği düşüncelere katılmam mümkün değil. Akgül şöyle diyor:
“
Hayır, bence öyle değil. Nazım’ın ölmez yaratıcılık mirası, yalnız onun dünya görüşünü paylaşanların değil, bütün Türk halkınındır. Sağcısıyla, solcusuyla ve ne sağcı ne de solcu olan büyük çoğunluğuyla… Onun mirası, önce bütün Türk dünyasınındır, sonra bütün insanlığın…
“Türk dünyası” ifadesine, eminim bazı solcular biraz ürkerek, şüphe ve endişeyle yaklaşacaklardır. Bazı sağcılar ise Nazım’ı bu dünyaya kabul etmek bile istemezler. Abesle iştigal etmektir bunlar. Halbuki Dede Korkut’suz, Yunus Emre’siz, Nevai’siz, Fuzuli’siz bir Türk dünyası olamayacağı gibi, Nazım Hikmet’siz bir Türk dünyası da olamaz.
O Nazım Hikmet’tir ki, 1914 yılında, daha henüz çocukken şu mısraları yazmış:
Kırk beş yıl sonra ise şöyle demişti:
Nazım Hikmet, Atatürk’ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı’nı, Türk edebiyatının en değerli eserlerinden birinde, “Kuvva-i Milliye Destanı”nda terennüm etmişti. İsmet Paşa “
Nazım Hikmet, memleketine ve halkına duyduğu karşılıksız sevgisini yalnız şiirlerinde, yazılarında değil, dostlarına gönderdiği, onlardan başka kimsenin okuyamayacağı en mahrem mektuplarında da ifade ediyordu Va-Nu’ya yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyor:
Va-Nu, Nazım’ın en yakın ve kadim, aynı zamanda şairin ölümünden sonra “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı eseri de yazan Vâlâ Nureddin’in mahlasıdır. Bu kitabın sonraki sayfalarında, onun bu eserinden genişçe istifade edeceğim. Burada sadece onun bir düşüncesini aktarmak istiyorum. Va-Nu; “
Gerçekten de yaşadığımız bugünlerde “ortak Türk dili”nin oluşturulması gerektiğinden sıkça bahsedilmektedir. Bu ortak dili, -ez azından Azerbaycan ve Anadolu Türklerinin anlaşabileceği bir dili- yıllar önce Nazım Hikmet oluşturmaya çalıştı.
Bin yıllık Türk şiirinin en büyük sanatçılarından birine, Türk dilinin mucizeler yaratan üstadlarından birine kayıtsız kalıp bu edebiyatı, bu dili sevmek nasıl olur, bilemiyorum. Bazı solcular ifrata varıp Nazım’ı yalnız ve yalnız bir “komünist” olarak değerlendiriyor, benzer şekilde bazı sağcılar da genellikle onun eserlerinin estetik değerini azaltmak, hatta yok saymak için çaba sarf ediyorlar ve ondan çok daha zayıf şairleri, sırf ideolojik yakınlığından dolayı Nazım’dan üstün tutuyorlar. Nazım’ın dünyaya yayılan şöhretini bile küçümsüyorlar. Bütün bu çabalar abesle iştigal etmektir. Kitapları dünyanın bütün önemli dillerine çevrilmiş ve onlarca ülkede basılmış olan bir şairin büyüklüğünü sadece milyonlarca okuyucu değil, XX. asrın büyük şahsiyetleri de tasdik etmişlerdir. Aklı, idraki olan hiç kimse bunları görmezlikten gelemez. Picasso gibi dahi bir sanatçı, Nazım’ın şiirlerinin kendisinde yarattığı etkiyi, “
Nazım, “
Latin Amerika’dan diğer bir Nobel Ödüllü şair Şilili Pablo Neruda, Viyana’da Zekeriya Sertel’e şöyle demiş:
Yalnız çağdaşları değil, daha sonraki nesillerden, bir zaman çok popüler olan sanatçılardan İngiliz drama yazarı Harold Pinter’dan tutun Rus şair Yevgeni Yevtuşenko’ya kadar birçok şair de Nazım’a hayran olanlar arasındadır.
Türkiye’de de Nazım’ın değerini, yalnız solcu yazarlar değil, onun “Türkçe’yi güzelleştirdiğini” itiraf eden Ziya Gökalp, “Türk şiirinde kudretini ispat etmiş ve sanat savaşında zafer bayrağını çok yüksek bir tepeye dikmiş” olduğunu söyleyen Halit Ziya Uşaklıgil, “Özgünlük, ilham ve kudret bakımından şaheserler sayılabilecek şiirler yazdığını” söyleyen Halide Edip Adıvar, “Nazım’dan sonra hiçbir şairin bu şöhrete ulaşamadığını” yazan Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi tamamen farklı düşüncelere sahip şahsiyetler, Türk edebiyatının ve fikir dünyasının mümtaz simaları da anlamışlardır.
Vaktiyle genç Nazım’ın hücumlarına maruz kalmış, şairin kırmak istediği putlardan biri, Türk edebiyatının büyük klasiği Abdülhak Hamid şöyle diyor: