18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анар – Kerem Gibi (страница 6)

18

Ama bütün bunlara rağmen şüphesiz Nazım Hikmet, benim bu düşüncelerime rıza göstermezdi. Çünkü gerçekten de şairlik iddiasında olmayan ve yüzünü bile görmediği; dünyanın değişik kıtalarında yaşayan düşmanları da vardı.

“Çin’den İspanya’ya kadar Ümit Burnu’ndan Alaska’ya kadar Her mil denizde, her kilometrede dostum var, düşmanım var. Dostlar ki, bir kez bile selamlaşmadık Aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz Ve düşmanlar ki, kanıma susamışlar, Kanlarına susamışım. Benim kuvvetim bu büyük dünyada yalnız Olmamamdadır.”

Evet, Nazım’a düşmanca yaklaşımlar siyasi fikirlerle, düşünce farklılığıyla, sınıf çatışmalarıyla ilgilidir. Bu, bir dereceye kadar doğrudur. Ancak “bir dereceye” kadar. Çünkü Nazım Hikmet “Bir Hasetçi Adam” şiirinde:

“Ne hasetçi adamsın Açmış kanatlarını Uçup giden kuş kıskanılır mı?”

mısralarını yazmış ise de siyasi, sınıfsal, fikri düşmanlığa ağırlık veriyor, şahsi, psikolojik yönleri dikkate almıyordu. İşte hakikat bence bu iki amilin ortasında, kavşağındadır.

“Kerem Gibi” adlı bu kitabımı, deneme şeklinde kurguladım. O nedenle üslup bakımından Nazım hakkında şimdiye dek yazılanlardan farklı olacaktır. Şair hakkında ciddi ve kapsamlı bir kitap yazmak niyetim olduğu için elbette kendi hatıralarımla, bana anlatılanlarla yetinemezdim. Tabii ki, Nazım’ın yayımlanmış neredeyse bütün eserleriyle tanışmış, şiirlerini defalarca okumuştum. Şiirlerinin bazılarını ezbere de biliyordum. Onunla ilgili filmleri ve tiyatroları izlemiştim. Nazım’ın hayatı ve sanatı hakkında Moskova’da yayımlanan kitapları da okumuştum.

Son yıllarda sık sık Türkiye’ye gidip gelmemin bir semeresi de orada Nazım Hikmet hakkında yazılan ve yayımlanan kitapları elde etmem oldu. Türkiye’ye yaptığım bu seyahatlerde Nazım hakkında yayımlanan; Vâlâ Nureddin’in “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı kitabını, Nazım kültürünü korumak ve yayımlamakta emsalsiz hizmetleri olan, şairin oğulluğu, Piraye Hanım’ın önceki eşinden olan oğlu Memet Fuat’ın “Nazım Hikmet” adlı 700 sayfalık kitabını, şairin sadık dostları Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel ve Yıldız Sertel’in “Mavi Gözlü Dev”, “Hatırladıklarım”, “Nazım Hikmet’in Son Yılları”, “Roman Gibi”, “Ardımdaki Yıllar” adlı kitaplarını, Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” adlı kitabını aldım. Bunun yanında, Nazım’ın hapishane arkadaşı İbrahim Balaban’ın, yazar Orhan Kemal’in, şair A. Kadir’in, Türkiye’de Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle “Nazım’la Söyleşi” adıyla yayımlanan Nazım’ın son karısı Vera Tulyakova Hikmet’in (Moy Posledniy Ragavor s Nazımom: “Nazım’la Son Sohbetim”) kitaplarını da aldım. Yine Aydın Aydemir, Nedim Gürsel, Hikmet Akgül, Atilla Coşkun, Kıymet Coşkun, Emin Karaca ve Zühtü Bayar’ın araştırmalarını, Kemal Sülker’in tertip ettiği “Nazım Hikmet Dosyası”nı, Hilmi Yücebaş’ın hazırladığı “Nazım Hikmet Türk Basınında” adlı derlemeyi ve Nazım’ın muhalifleri, Türk fikir hayatında önemli yerleri olan Peyami Safa, Nihal Atsız ve Necip Fazıl Kısakürek’in kitaplarını, günümüz yazarlarından Yavuz Bülent Bakiler ve Ergun Göze’nin “Peyami Safa – Nazım Hikmet Kavgası” kitaplarını, Nazım’ın cezaevlerinden Piraye’ye, Memet Fuat’a, Vâlâ Nureddin’e, Müzehher Nureddin’e, Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarını, Saime Göksu ve Edward Timms’ın Türkçeye çevrilmiş “Romantik Komünist” adlı eserlerini ve onunla ilgili diğer metinleri de aldım. Bütün bu kitaplar, makaleler ve mektuplar, şairin keşmekeşli hayat macerasını daha iyi öğrenmem, onun dostunu düşmanını daha iyi tanımam için çok faydalı oldu. Şunu da belirteyim ki, son yıllarda “Gösteri,” “Yazın” ve “Diyalog Avrasya” dergilerinde Nazım ile ilgili çıkan yazılar, şaire çağdaş bakışı izlemek ve anlamak için son derece önemlidir.

Nazım’ın Azerbaycan ile alakaları hakkındaki müşahadelerimi Akşın Babayev, Kadir İsmayıl, Abuzer İsmayılov ve Azer Abdulla’nın değerli incelemeleri ile bir kez daha kontrol edip düzeltme imkânım oldu.

Bu son sözün, “düzeltme” sözünün üzerinde özellikle durmak istiyorum. Çünkü bazen Nazım ile ilgili yazılarda uydurmalar da yer almaktadır. Bir örnek vereyim: Nazım hayattayken benim yazdıklarım daha yeni yeni yayımlanmaya başlamıştı ama ona hiçbir yazımı okumamıştım. Muhtemelen Nazım, benim hiçbir yazımı, hatta Moskova’da yayımlanmış olanları bile okumamıştı. Nazım’ın ölümünden sonra Moskova’da “Dante’nin Jübilesi” adlı ilk eserim yayımlandığında Yunost gazetesinden Aleksandr Tverskoy’un, hikâyelerim hakkında bir değerlendirme yazısı çıktı. Ama Tverskoy bu yazıyı yazmadan önce benimle görüşmek ve konuşmak da istedi. Görüştük. A. Tverskoy, Nazım Hikmet’e hasredilen “Boğaziçi Nağmesi-Nazım Hikmet Hakkında Hikâyeler” (Rusçası Pesnya Nad Bosforom. Rasskazı O Nazım Hikmete) adlı kitabın yazarıdır. Tabii ki, benimle söyleşisinde en çok ilgisini çeken Nazım’a dair anılarımdı. Bazı şeyleri ona anlattım. Ama söyleşiyi Yunost gazetesinde okuyunca hayretten donakaldım. Söylemediğim şeyleri de yazmıştı. Güya ben -ne zamansa- Nazım’a yazılarımı okumuştum ve Nazım da benim yazılarım hakkında müspet düşüncelerini bildirmişti. Böyle bir şey olmamıştır.

Başka bir örnek: Bazen Nazım’ın kendi ağzından işittiğim düşüncelerine yahut Nazım’a ilişkin bildiğim bazı olaylara muhtelif kitaplarda rastlıyorum. Bu çok doğaldır. Çünkü Nazım, bazı hadiseleri sadece bize ya da bizim evde değil başkalarına ve başka yerlerde de konuşuyordu şüphesiz. Aynı fikirleri yalnız bizimle değil başkalarıyla da paylaşıyordu mutlaka. Ancak bazen şairin ağzından, kendi kulaklarımla işittiğim bir söz, başka bazı yerlerde Nazım’ın ağzından ama başka türlü ifade ediliyor. Mesela “Deniz Kızı Eftalya” meselesini çok iyi hatırlıyorum. Atatürk, bazı akşamlar verdiği ziyafetlere şairleri ve sanat adamlarını davet etmekten hoşlanırmış. Böyle meclislerin birinde söz genç şair Nazım Hikmet’ten açılınca, Atatürk, vaktin çok geç olmasına aldırmadan Nazım’ı meclise davet etmek için adam göndermiş. Nazım’ı uykudan uyandırıp bu daveti ona ilettiklerinde, Nazım, “Ben Deniz Kızı Eftalya değilim ki, gecenin herhangi bir saatinde meclislere davet olunayım,” demiş. Onun bu cevabı, Atatürk’ün çok hoşuna gitmiş ve Gazi yanındakilere dönüp “İşte şair böyle olur,” demiş. Ben bu olayı (sözleri tam olarak hatırlamayabilirim) Nazım’ın kendi ağzından duymuştum ve Deniz Kızı Eftalya ismi de, tâ o zaman hafızama kazınmıştı. Eftalya o devrin meşhur şarkıcısı (belki de rakkasesi, bu konuda yanılıyor olabilirim), şimdiki tabiri ile gösteri yıldızıymış. Garip olan ise okuduğum metinlerin birinde, Nazım Hikmet böyle bir olayın olmadığını söylüyor. Cumhuriyet gazetesinden Mehmet Kemal: “Bu olay, Nazım hakkında uydurulmuş bir olaydır. O zaman ne Atatürk böyle bir şey yapardı, ne de Nazım Hikmet Atatürk’e karşı böyle hareket ederdi…” diye yazıyor.

Mehmet Kemal bu düşüncesini, hapishanede Nazım ile aynı koğuşta kalan şair Hasan İzettin Dinamo’ya dayandırarak söylüyor. H. İ. Dinamo, hapishanede bu konuyu Nazım Hikmet’e sorunca, şair gülerek şu cevabı vermiş: “Halk her zaman efsaneler yaratmaktan hoşlanır. Gerçi Atatürk ile aramızda buna benzer bir olay oldu, ama anlatıldığı gibi olmadı…

Mehmet Kemal’e yahut Hasan İzzettin Dinamo’ya bu mesele ile ilgili söyleyeceğim bir şey yok. Çünkü Nazım’ın bir huyundan haberim vardı: Nazım herhangi bir olayı, muhtelif, tamamen birbirine zıt şekilde anlatabilirdi. Nazım’ın bazen haddinden fazla fantezi kurduğunu onu çok iyi tanıyan Zekeriya Sertel de kaydeder. Onu çok yakından tanıyan bir diğer insan Ekber Babayev anlatırdı: “Nazım, yazacağı bir eserin konusunu ya da bir olayı önceden birilerine anlatırken, dinleyicinin tepkilerine dikkat eder ve bu tepkiye bağlı olarak kurguladığı konuyu, yaptığı konuşmayı tam da o esnada tamamen başka bir şekilde ifade ederdi.” Nazım’ın 1951 yılında motorlu bir kayıkla Türkiye’den kaçması olayının mahiyetinde olmasa da ayrıntılarında hayli farklı versiyonlar var. Belki bu durum yukarıda anlattığım ve Nazım’ın pek de bilinmeyen o alışkanlığı ile ilgilidir.

Bu yönünü, Nazım kendisi de biliyor ve meşhur “Otobiyografi” şiirinde her zamanki samimiyetiyle bunu itiraf ediyordu.

“Başkasının hesabına utandım yalan söyledim Yalan söyledim başkasını üzmemek için Ama durup dururken de yalan söyledim.”

Enver Memmedhanlı anlatmıştı: Nazım bir defasında, “Söz veriyorum XX. Kurultay’dan sonra artık hiçbir zaman yalan söylemeyeceğim,” demiş. Enver Memmedhanlı da gülüp şakayla cevap vermiş: “Söyleyeceksin Nazım, söyleyeceksin…

Şiirlerinden mısralar da hatırlıyorum:

“Bir şeyler yazmalıyım Bir şeyler yazmalıyım yüzde yüz yalansız.”

Öyle sanıyorum bu küçük ayrıntılar, Nazım Hikmet’in aydınlık şahsiyetine zerre kadar gölge düşürmeyecek, aksine onun putlaşmış bir heykel olarak değil yaşayan bir insan olarak tanınmasına daha çok hizmet edecektir. Tıpkı sık sık banyo yapmaktan hoşlanmaması gibi: “Ben ördek değilim ki, her gün suya gireyim,” derdi.

Nazım’ın en büyük hakikati onun sanatçılığıdır. Sanatçılığında da yanlış fikirler, yanılgılar, aldanışlar, bir zaman boşu boşuna inandığı dönemler olabilir. Elbette vardır. Ama yalan yoktur.

Nazım ile ilgili yukarıda adını andığım ve bilmediğim, okumadığım diğer kitapların da mutlaka önemli olduğunu belirterek şunu söylemeliyim ki, şairi anlamak, tanımak ve sevmek için esas kaynak, asıl memba hiç şüphesiz onun eserleri, öncelikle de şiirleridir. Hatta otobiyografik romanı bile değil, şiirleri… Çünkü romanda hadiseler anlatılır, şiirde ise hisler, duygular… Şiirlerinde zahiri hayatı değil, onun iç dünyası, gönül dünyası vardır.