Анар – Kerem Gibi (страница 3)
Nazım Hikmet ile ilgili bir başka husus da çok önemlidir. Şair Türkiye’de ve SSCB’de, özellikle de Azerbaycan’da tamamıyla farklı anlaşılmış, farklı kavranmış, farklı değerlendirilmiş, hep sevgi yahut nefretle anılmıştır.
Nazım Hikmet’i, Türkiye’de solcular sevgiyle, sağcılar nefretle “komünizm sembolü” saymışlardır. Halbuki Nazım 1950’li yıllarda SSCB’ye geldiğinde, bu ülkenin ilerlemeci, özgür düşünceli aydınları, onu zindandan kurtulan bir mahpus gibi değil demirperde dışından gelen, hür dünyanın bir elçisi gibi karşılayıp kabul etmişlerdir.
Nazım, Moskova’da yeniliğe meyletmiş sanatçıları, şairleri, ressamları, rejisörleri destekliyor, hatta onlara yapılan hücumlara karşı çıkıyor; takibe maruz kalanları korumaya çalışıyordu. En azından Nazım, sanat alanında düşündüklerini, resmi ideoloji ile çelişen fikirlerini söylemekten korkup çekinmiyordu. Bu sebeple, Sovyet hayatının rezillikleri ile açıktan alay eden ve Sovyet hayatını sert bir dille eleştirip alay konusu yapan Arkadi Raykin gibi meşhur bir sanatçı, Nazım’ın evine “ilerlemeci insanların karargâhı” diyordu.
Azerbaycan’da ise Nazım’a gösterilen ilginin nedenleri çok farklıydı. Türkiye’de adının bile yasaklandığı yıllarda, ona Azerbaycan sahip çıkmıştı. Eserleri Türkiye Türkçesinin ikiz kardeşi olan Azerbaycan Türkçesi ile yayımlanıyor, piyesleri sahneleniyordu. “O zamanlar Azerbaycan Sovyetler Birliği’nin bir parçasıydı ve bunun için de Nazım, Azerbaycan’da, genel Sovyet siyaseti çerçevesinde kabul görüyordu” denilebilir. Bu doğrudur ama yalnızca gerçeğin bir kısmıdır, tamamı değil. Gerçeğin diğer ve daha önemli kısmı ise şudur: O yıllarda Nazım, Türkiye’de birçokları için “Moskova’nın adamı”, “Türk düşmanı” idiyse de Azerbaycanlılar için Türkiye’nin, Türklüğün, Türk dilinin sembolüydü. Nazım’ı bitip tükenmeyen alkışlara gark eden Bakü salonlarındaki dinleyiciler, onun şahsında bir komünizm propagandacısını değil bize uzun yıllar hasretini çektiğimiz Türkiye’nin kokusunu, ruhunu getiren, canımız kadar yakın olan Türk diliyle konuşan, ölümsüz şiirlerini Türkçe okuyan -hem de muhteşem okuyan- bir TÜRK şairini alkışlıyordu. O yıllarda Sovyetler Birliği’nin Türk bölgelerinde, özellikle elbette Azerbaycan’da, hiç kimse Türklük ruhunu, Türklük şuurunu Nazım Hikmet kadar yükseltememiştir. TÜRK sözü, Azerbaycan’da halkımızın, dilimizin adı olarak yasaklandığı; Türkiye ile tarih, edebiyat, folklor, soy, adet ve anane birliğimiz hakkında herhangi bir fikrin suç sayıldığı; bizi birbirimize bağlayan bütün iplerin kopartıldığı; Türkiye sevgisinden dolayı ya da Türkiye’de akrabalarının bulunmasından dolayı insanların katledildiği yıllarda, Nazım Hikmet geniş katılımlı toplantılarda, üstelik en yüksek kürsülerden:
Otuz yıllık aradan sonra, tekrar Azerbaycan’a gelen Nazım, Bakü’yü, İzmir’e benzediği için de çok seviyor; Hazar’a içli şiirler yazıyordu. Nazım, Azerbaycan’da, kendisini rahat hissediyordu. Kendisini, yakın bir muhitte, özellikle de ona çok hoş gelen Azerbaycan Türkçesinin konuşulduğu muhitte çok rahat hissediyordu. Nazım, Moskova’da şiirlerini ana diliyle kime okuyabilirdi? İlk önce elbette Moskova’da yaşayan Azerbaycanlı Türkolog dostu ve onunla ilgili araştırmalar yapan Ekber Babayev’e ve diğer birkaç Türkoloğa… Bakü’de ise büyük salonları dolduracak, bıkıp usanmadan saatlerce onun şiirlerini dinleyecek, geniş bir dinleyici kitlesi; eserlerini değerlendirebilecek şairler, yazarlar, bestekârlar, bilim adamları ve dostları vardı.
Sovyetler Birliği içinde yer alan diğer Türk cumhuriyetlerinde de birçok insan için, -özellikle de şairler için- Nazım’ın varlığı, Türkiye hasretini, Türk dili özlemini gideren, Türkleri avunduran bir kaynaktı. Sanatçılığına ve şahsiyetine hürmet ettiğim Türkiyeli şair dostum Yahya Akengin, Nazım Hikmet’i bir şahsiyet olarak kabul etmiyor, onun Türkiye’den kaçıp gitmesini, özellikle de Sovyetler Birliği’ne sığınmasını asla affedemiyor. Ama benim şu fikrime de itiraz etmiyor: “
Nazım hakkında kitap yazma düşüncesi hasıl olduğunda, sadece şahsi hatıralarım, onun bende bıraktığı etkiler ve onun hakkındaki düşüncelerimle yetinmenin yeterli olamayacağını idrak ettim. Şahsi hatıralar derken, ben sadece Nazım Hikmet ile kendi görüşmelerimi, katıldığım sohbetleri göz önünde bulundurmuyorum. Benim doğrudan doğruya iştirak etmediğim sohbetlerini, babam Resul Rıza’nın, annem Nigar Refibeyli’nin, Enver Memmedhanlı’nın, Zekeriya Sertel’in, Ekber Babayev’in, Vera Tulyakova’nın, Nazım’ın tercümanı Muza Pavlov’un ve Nazım’ı Türkiye’den tanıyan birçok insanın bana anlattıklarını da göz önünde bulunduruyorum. Nazım Hikmet’i şahsen tanıyan, onunla az veya çok temasları olan birçok insanla ayaküstü, birçok insanla da etraflıca sohbetlerim oldu. Türkiyeli yazarlardan Aziz Nesin, Haldun Taner, Samim Kocagöz, Rıfat Ilgaz, Fakir Baykurt, Oktay Akbal; şairlerden A. Kadir, Attila İlhan, İlhan Berk; gazeteciler İlhan Selçuk, Nazım’ı Türkiye’den kaçıran Refik Erduran; ressamlardan Abidin Dino, Avni Arbaş, İbrahim Balaban ve Selim Turan ile temaslarım oldu. Bunlardan bazıları, Haldun Taner ve Oktay Akbal seyahat yazılarında bizim bu görüşmelerimizi kaydettiler. Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Melih Cevdet Anday, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Vera Tulyakova, Münevver Hanım ve Nazım’ın oğlu Memet Bakü’de, -babamın evinde- misafirimiz oldular. Nazım’ın kız kardeşi Semiha Hanım ile hem İstanbul’da, hem de Bakü’de görüştüm. İstanbul’da Nazım Hikmet Vakfına, başkanı Profesör Aydın Aybay’a ve çalışanı Kıymet Coşkun Hanım’a şairin Azerbaycan’da çekilmiş fotoğraflarını, kendi sesinden şiirlerinin kayıtlarını, Bakü’de Arap alfabesiyle çıkan ilk kitabı “Güneşi İçenlerin Türküsü”nü ve babamın arşivinden şairle ilgili diğer evrakı, bazı belgeleri, Nazım’ın elyazılarını, telgraflarını ve mektuplarını verdim.
Bakü’de yaşadıkları yıllarda, Zekeriya Sertel, eşi Sabiha Hanım ve kızı Yıldız Hanım ile ya babamlarda ya da onların evinde sık sık görüşürdük. Ne yazık ki, Nazım’ın üvey oğlu Memet Fuat Bey ile tanışamadım. İstanbul’dayken gazeteci ve şair dostum İrfan Ülkü aracılığı ile Memet Fuat Bey ile görüşmeyi kararlaştırmıştık, ama onu arayacağımız günün öncesinde kederli bir haber duyduk. Me-met Fuat Bey vefat etmişti.
Şairin Moskova’daki dostlarından meşhur Rus yazar Konstantin Simonov ile birlikte on gün boyunca Türkiye’yi, -Ankara’yı, İstanbul’u- gezdik. Bu seyahatimizde sık sık Nazım’ı andık. Nazım Hikmet’in Moskova’daki tercümanları ve onun hakkında araştırma yapanların çoğuyla, mesela Boris Slutski, David Samoylov, Muza Pavlov, Radi Fiş, Sverçevskaya ve Trevskoy ile zaten tanışıyordum. Moskova’da yaşayan Azerbaycanlı Türkolog ve Nazım ile ilgili araştırmalar yapan Ekber Babayev’i çok yakından tanıyordum. Moskova’da yaşayan diğer bir bilim adamı ve Türkolog, “Nazım Hikmet” ve “Çağdaş Türk Edebiyatı” adlı kitapların da müellifi olan Tofik Melikli eski dostumdur. Tabii ki, Nazım’ın tercümanlarını, onunla ilgili araştırma yapanları, onunla temasta bulunan insanları çok iyi tanıyorum.
Bu yakınlarda, İstanbul’dayken düşündüm ki, şimdi Türkiye’de Nazım’ı şahsen -yani Nazım 1951 yılında Türkiye’yi terk edene kadar- tanıyanlar parmakla sayılacak kadar az. 1951 yılından sonra, şairi Moskova ve Bakü’den tanıyanların sayısı belki de Türkiye’de onu tanıyanların sayısından daha fazladır; ama maalesef Türkiye’de, Azerbaycan’da ve Moskova’da onu tanıyanların sayısı yıldan yıla azalıyor. Bu da acı bir gerçek…
Türkiye’de -gençleri kastetmiyorum- benim neslimden olan insanlar bile benim Nazım’ı tanıdığımı öğrenince çok şaşırıyorlar. Onlara göre Nazım çoktan tarihe mal olmuş bir şahsiyettir…
Türkiye, -şu andaki Azerbaycan ve Rusya gibi- siyasi ve ideolojik açıdan haddinden fazla kutuplaşmış bir ülkedir. Birçok siyasi parti olmasına rağmen, cemiyet esasen iki büyük kutba ayrılmıştır: Sağcılar ve solcular. Sağcılar ve solcular kendi içlerinde bile bir bütün halinde değildirler, parçalandıkça parçalanıyorlar. Solcular bazen duygusal davranarak sağcıları “tutucu, gerici, yobaz, faşist” diye adlandırıyorlar. Aynı şekilde sağcılar da solcuları ifrata varacak ölçülerde “vatan haini, Moskova uşağı, komünist ajanı” olmakla itham ediyorlar. Ben her iki tarafın birbirini yaftalamak için kullandığı bu kavramların (alıntı yapmaya mecbur kaldığım metinler hariç) hiçbirinden istifade etmeyeceğim; ancak sol, solcu, sağ, sağcı kavramlarını kullanacağım, çünkü onlar da kendilerini bu kavramlarla ifade ediyorlar.
Türkiye’de sağcılar ve solcuların çatışmaları bazen aşırı şekilde oluyor. Mesela bir şehrin belediye seçimlerini solcular kazandığında, sağcılar belediyeye ait sinema ve tiyatro salonlarını bile boykot ediyorlar. Belediye seçimlerini sağcılar kazandığında ise o mekânlara -örneğin İstanbul’daki Karaca Tiyatrosuna- solcular ayak basmıyor. Bu siyasi çatışmalar “dil” gibi milli bir mefhumu bile etkiliyor. Sağcıların kullandığı dili -o cümleden onların tercüme ettikleri kitapların dilini- solcular; solcuların metinlerinin ve çevirilerinin dilini de sağcılar yadırgıyor, kusurlu buluyorlar. Bu durumu kendi kitaplarımın tercümelerinde de gördüm. Lakin sağın ve solun en çok tartıştığı meselelerden biri de Nazım Hikmet meselesidir. Bu konuyu kitabın ilerleyen sayfalarında etraflıca anlatacağım, ama burada bir hususu özellikle vurgulamak istiyorum: