Альфред Адлер – İnsanı Tanıma Sanatı (страница 4)
III. Ruhsal Hayatta Amaçlılık (Teleoloji)
Ruhsal eğilimlerde ilk fark edebileceğimiz şey, hareketlerin bir amaca yönelik olmasıdır. Bu yüzden insan ruhunun durağan bir bütün olduğunu düşünemeyiz. Bunun yerine, hareket eden bir güçler birleşimi olduğunu düşünebiliriz. Yine de bu güçler bir birim nedenin sonucudur ve tekil bir hedefi yerine getirme çabasındadır. Bu teleoloji, bir hedefi yerine getirmeye yönelik bu çaba uyum kavramına içkindir. Ancak, ruhsal hayatın içinde var olan hareketlere yöneltilmiş bir hedefi olan bir ruhsal hayatın varlığını tasavvur edebiliriz.
İnsanın ruhsal hayatı
Buna dayanarak ruhsal hayatın tüm görüngüleri gelecekteki belli bir duruma hazırlık olarak algılanabilir. Ruhsal organda, yani ruhta belli bir amaca yönelen gücün dışında bir şey olduğunu düşünmek neredeyse imkânsızdır. Nitekim bireysel psikoloji insan ruhunun tüm dışavurumlarını bir hedefe doğrultulmuş olarak değerlendir.
Bireyin hedefinin farkına vardıktan ve dünya hakkında bilgi sahibi olduktan sonra, kişinin hayatının hareketleri ve dışavurumlarının ne olduğunu ve amacı doğrultusunda bir hazırlık için bunların değerinin ne olduğunu anlamamız gerekir. Üstelik bu bireyin hedefine ulaşmak için ne tür hareketler yapması gerektiğini de bilmemiz gerekir. Tıpkı bir taşı havadan bıraktığımızda izleyeceği yolu bildiğimiz gibi. Gerçi ruh hiçbir doğa kanunu tanımaz. Çünkü her daim var olan amacı sürekli değişim içindedir. Bununla birlikte şayet birinin hep var olan bir amacı varsa o zaman her ruhsal eğilimin, sanki uyduğu doğal bir kanun varmış gibi belirli bir zorunluluğu takip ediyor olması gerekir. Şüphesiz ruhsal hayatı kontrol eden bir kanun bulunmaktadır. Ancak bu insan ürünü bir kanundur. Şayet birey ruhsal bir kanuna dair yeterince kanıt olduğuna ikna olursa, dış görünüşlerden dolayı kandırılmıştır. Çünkü o birey, durumun değişmez doğasını ve belirlenimini gösterdiğine inandığında hile yapmıştır. Eğer bir ressam resim yapmayı arzularsa, ona bütün hedeflerini gözlerinin önüne koymuş olan bir bireye dair tüm tutumları yükleyebiliriz. Sanki doğal bir kanun işliyormuş gibi gerekli tüm hareketleri kaçınılmaz bir neticeyle yerine getirecektir. Ancak, bu resmi yapmak zorunda mıdır?
Doğadaki hareketleriyle insanın ruhsal hayatındakiler arasında bir fark vardır. Özgür irade ile ilgili tüm sorular bu önemli noktaya dayanır. Günümüzde insan iradesinin özgür olmadığına inanılıyor. İnsan iradesinin kendisini belirli bir amaca karıştırır karıştırmaz ya da bağlar bağlamaz yükümlü hale geldiği doğrudur. İnsanın kozmik, hayvani ve sosyal ilişkilerindeki şartlar sıklıkla bu hedefi belirlediği için ruhsal hayatın çoğunlukla sanki değişmez kuralların kontrolü altındaymış gibi görünmesi tuhaf değildir. Ancak, örneğin bir insan toplumla ilişkilerini reddedip onlara karşı mücadele ederse ya da kendisini hayatın gerçeklerine uyarlamaktan kaçınırsa o halde tüm bu görünüşteki kurallar yürürlükten kalkar ve yeni hedef tarafından belirlenen yeni bir kanun devreye girer. Benzer biçimde toplu yaşam hayatta kafası karışmış bireyi bağlamaz ve yakın çevresine karşı hislerini yok etmeye çalışır. Böylece, ruhsal hayattaki bir hareketin ancak uygun bir hedef belirlendiğinde
Diğer yandan, bireyin mevcut eylemlerinden hedefinin ne olması gerektiğini anlamak oldukça mümkündür. Bu çok daha önemlidir çünkü çok az sayıda kişi hedeflerinin ne olduğunu tam anlamıyla bilmektedir. Gerçek uygulamada, insanlık hakkında bilgi edinmek için izlememiz gereken şey, yöntemdir. Hareketlerin birçok anlamı olabileceğinden dolayı bu her zaman o kadar kolay değildir. Yine de bir bireyin pek çok hareketini alıp, bunları karşılaştırıp sonuçları grafiksel olarak sunabiliriz. Böylece ruhsal hayatın belirli bir tutumunun gösterildiği ve zamandaki farkın bir eğri ile belirtildiği iki noktayı birleştirerek bir insan hakkında bilgiye ulaşabiliriz. Bu mekanizmadan bütün bir hayatın birleşik bir izlenimini elde edebiliriz. Çocukluğa dair bir örüntünün nasıl şaşılacak derecede benzerlikte yetişkinlikte yeniden keşfedebileceğimizi örnek olarak gösterebiliriz.
Gelişimindeki güçlüklere karşın başarı ve saygınlık kazanmış, olağanüstü bir şekilde saldırgan karakterde olan otuz yaşındaki bir adam büyük depresyon koşullarında doktora gelir ve çalışmaya ya da yaşamaya dair hiç arzusu olmadığından şikâyet eder. Nişanlanmak üzere olduğunu ancak geleceğe büyük bir kuşkuyla baktığını açıklar. Kendisine şiddetli bir kıskançlık bulaşmıştır ve nişanının bozulması gibi büyük bir tehlike vardır. Bu konudaki düşüncesini kanıtlamak üzere ileri sürdüğü gerçekler pek inandırıcı değildir. Genç hanımı hiç kimse suçlayamadığı için, adamın gösterdiği bariz güvensizlik adamı şüphe içinde bırakmaktadır. Kendisi başka bir bireye yaklaşıp ona ilgi çekici olduğunu hissettiren fakat hemen sonrasında kurmaya çalıştıkları yakın ilişkiyi mahvedecek saldırgan bir tutum takınan çoğu insandan biridir.
Şimdi, yukarıda gösterdiğimiz şekilde, adamın hayatından bir olayı alıp mevcut davranışıyla birleştirerek hayat tarzının grafiğini çıkaralım. Deneyimimize göre genellikle ilk olarak çocukluk hatırasını isteriz. Her ne kadar bu hatıranın değerini nesnel olarak test etmenin her zaman mümkün olmadığını bilsek de. İlk çocukluk hatırası şöyleydi: Annesi ve küçük erkek kardeşiyle pazar yerindeler. Kalabalık ve kargaşadan dolayı annesi onu, yani büyük kardeşi kucağına almış. Kısa süre sonra hatasını anlayan anne onu yere indirip küçük kardeşi kucağına almış. Böylece hastamızı kalabalığın ortasında oradan oraya koşturmak zorunda bırakmış. Hastamız şaşırıp kalmış. O zamanlar dört yaşındaymış. Bu hatıranın anlatılışında, mevcut şikâyetinin bir tarifinden tahmin ettiğimiz aynı unsurları duyuyoruz. Tercih edilen kişi olduğundan emin değil ve bir başkasının tercih edilmiş olabileceğini düşünmeye katlanamaz. Aradaki ilişki bir kez kendisine açıkça anlatıldığında aşırı derecede şaşıran hastamız bu bağlantıyı hemen fark eder.
Her insanoğlunun eylemlerinin yöneltildiği amaç, çevrenin çocuğa sunduğu etkilerle ve izlenimlerle belirlenir. Her insanın ideal durumu, yani hedefi muhtemelen hayatının ilk aylarında biçimlenmektedir. Bu kadar erken bir zamanda bile belirli duyular çocukta keyif ya da huzursuzluk tepkisi uyandıracak bir rol oynar. İşte burada, her ne kadar en ilkel biçiminde temsil edilse de bir hayat felsefesinin ilk izleri yüzeye çıkmaktadır. Ruh hayatını etkileyen temel faktörler çocuk hâlâ bebek iken belirlenmiştir. Bu temeller üzerine değiştirilebilen, etkilenebilen ve dönüştürülebilen bir üstyapı kurulur. Pek çok etken, çocuğu hayata karşı kesin bir tutum takınmaya zorlar ve hayatın karşısına çıkardığı problemlere belirli türde tepki ile şartlandırır.
Bir yetişkinin karakter özelliklerinin çocukluğunda fark edilebilir olduğuna inanan araştırmacılar çok da haksız değiller. Bu durum, karakterin çoğunlukla kalıtımsal olduğu düşüncesini açıklar. Ancak karakterin ve kişiliğin bireyin ebeveynlerinden miras kaldığına dair görüş evrensel olarak zararlıdır çünkü eğitimcinin görevini engeller ve güvenini kısıtlar. Karakterin kalıtımla edinildiğini zannetmenin asıl nedeni başka bir yerde yatmaktadır. Bu bahane, eğitim görevini üstlenenlere öğrencilerinin hataları için kalıtımı suçlama gibi bayağı bir davranışla sorumluluklarından kaçma olanağı verir. Elbette bu durum, eğitimin amacıyla tamamen çelişmektedir.
Medeniyetimiz hedefin belirlenmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Ayrıca çocuk, kendisinin hem güven duygusuna hem de hayata uyum sağlamasına imkân veren arzularına ulaşmasının bir yolunu bulana dek kendini hırpaladığı sınırlar çeker. Çocuk, kültürümüzün gerçekleriyle ilişkili olarak ne kadar güvenlik talep ettiğini hayatının erken döneminde öğrenebilir. Güvenlikle kastettiğimiz şey, sadece tehlikeden korunmak değildir. Asıl kastettiğimiz, en elverişli şartlar altında insan organizmasının sürekli varoluşunu teminat altına alan ekstra güvenlik katsayısıdır. Tıpkı iyi planlanmış bir makinenin çalıştırılmasında bahsettiğimiz “güvenlik katsayısı” gibi. Bir çocuk kendisine verilen içgüdülerin doyumu için gerekli olandan “artı” bir güvenlik faktörü talep ederek bu güvenlik katsayısını edinir. Aslında bu, sakin bir gelişim için gerekenden daha büyük bir güvenlik faktörüdür. Böylece ruhsal hayatında yeni bir hareket ortaya çıkar. Bu yeni hareket çok açık bir şekilde baskınlığa ve üstünlüğe karşı bir eğilimdir. Tıpkı yetişkin biri gibi, çocuk da tüm rakiplerini geride bırakmayı ister. Önceden kendisine belirlediği hedefle eşanlamlı olan güvenlik ve uyuma ulaşmasını sağlayacak bir üstünlük elde etmek için çok gayret eder. Bu sebeple buradan, ruhsal hayatında zamanla daha çok belirginleşen bir rahatsızlık ortaya çıkar. Dünyanın artık daha yoğun bir tepki gerektirdiğini varsayalım. Şayet bu ihtiyaç anında çocuk zorlukları yenme becerisine inanmazsa görkeme duyduğu açlığı daha da belirgin kılmaya yarayan gayretli bahanelerini ve karmaşık mazeretlerini fark edebiliriz.