реклама
Бургер менюБургер меню

Альфред Адлер – İnsanı Tanıma Sanatı (страница 3)

18

Bir insanı dönüştürme işi kolay bir süreç değildir. Belirli ölçüde iyimserlik, sabır ve her şeyin ötesinde kişisel kibrin bir kenara bırakılmasını gerektirir. Çünkü dönüştürülecek olan kişi bir başkasının kibrinin nesnesi olmak zorunda değildir. Üstelik bu dönüştürme süreci değiştirilecek kişi adına haklı görünecek biçimde olmalıdır. Bu durumu kolayca şu şekilde örneklendirebiliriz: Bir yemek her ne kadar birinin hoşuna gidebilecek lezzette hazırlanmış olsa da eğer o kişi için uygun biçimde servis edilmediyse, yemek kabul edilmeyecektir.

İnsan doğası biliminin sosyal boyutu olarak adlandırabileceğimiz bir başka yönü daha vardır. İnsanlar şayet birbirlerini daha iyi anlasalardı birbirleriyle daha iyi anlaşırlardı ve daha yakın olurlardı. Böylesi şartlar altında, birbirlerini hayal kırıklığına uğratmaları ve aldatmaları imkânsız olurdu. İşte bu aldatma olasılığında toplum için çok büyük bir tehlike mevut. Böyle bir tehlikenin bu çalışmayı sunmakta olduğumuz meslektaşlarımıza gösterilmesi gerekir. Becerilerini üstlerinde uyguladıkları insanların, içimizdeki bilinmeyen ve bilinçdışı güçlerin değerini anlamalarını sağlayabilecek kapasitede olması gerekir. Hastalarına yardımcı olabilmek için insan doğasının örtülü, çarpıtılmış, kılık değiştirmiş hileleri ve aldatmacalarının farkına varmaları gerekir. Bu düşünceyle insan doğası ilmini öğrenmeli ve bu ilmi bariz sosyal amacıyla bilinçli bir şekilde uygulamalıyız.

Bu ilmin malzemelerini toplayıp uygulamak için en uygun kişi kimdir? Bu ilmi salt kuramsal olarak uygulamanın imkânsız olduğundan zaten bahsetmiştik. Sadece tüm verileri ve kuralları bilmek yeterli değildir. Çalışmalarımızı uygulamaya dönüştürmek ve bunları daha önce mümkün olandan daha net ve derin bir görüş edinecek biçimde ilişkilendirmek gerekir. İşte bu, insan doğası ilminin kuramsal yönünün asıl amacıdır. Bu bilimi ancak dışarı çıkıp hayatın içine girerek ve edindiğimiz kuramları test edip kullandığımızda canlı kılabiliriz. Sorumuzun önemli bir nedeni vardır. Eğitimimiz esnasında insan doğası üzerine çok az bilgi ediniriz ve öğrendiklerimizin çoğu yanlıştır çünkü güncel eğitim sistemi hâlâ bize insan ruhu hakkında geçerli bilgiler sunmaya uygun değildir. Her çocuk kendi deneyimlerini düzgün bir biçimde değerlendirmek ve kendisini sınıf çalışmasının ötesinde geliştirmek konusunda tamamen kendi başına bırakılmaktadır. İnsan ruhu hakkında gerçek bir bilgi edinilmesine dair herhangi bir gelenek bulunmaz. İnsan doğası bilimi, bugün kendisini kimyanın simya dönemindeki konumunda bulmuştur.

Eğitim sistemimizin çetrefilli düzensizliği yoluyla sosyal ilişkilerinden koparılmamış kişilerin insan doğası üzerine bu incelemeleri sürdürmeye en uygun oldukları sonucuna ulaştık. Son tahlilde, ister iyimser olsun isterse karamsarlıkları tarafından teslimiyete sürüklenmemiş savaşçı karamsarlar olsun kadın ve erkek tüm insanlarla uğraşıyoruz. Ancak insanlıkla temas tek başına yeterli değildir. Deneyim de olmalıdır. Günümüzün yetersiz eğitimi dikkate alındığında, insan doğasının gerçek değeri yalnızca tek bir sınıf insan tarafından anlaşılacaktır. İster ruhsal hayatın girdabına kapılıp tüm hataları ve yanlışlarına düşmüş olsun isterse kendisini bu hayata kapatıp sadece girdabın akıntısını etrafında hissedenler olsun bu grubu pişman günahkârlar oluşturur. Diğerleriyse bunu doğal olarak öğrenebilirler. Özellikle özdeşleşme kabiliyetine ve empati yeteneğine sahip olduklarında. İnsan ruhunu en iyi bilen kişi tutkularıyla yaşayan kişidir. Pişman günahkâr, günümüzde ve yaşadığımız çağda büyük dinlerin geliştiği zamanlarda olduğu kadar değerli bir türdür. Kendisi bin dürüstten daha yücedir. Peki, bu nasıl olur? Kendisini hayatın güçlüklerinin üstüne çıkarabilmiş, hayatın bataklığından kurtarmış, kendisinde kötü tecrübelerden faydalanma gücünü bulmuş ve bunların sonucu olarak kendisini yücelten birey hayatın iyi ve kötü yanlarını anlar. Hiç kimse, özellikle dürüst olanlar, bu anlayış konusunda onunla kıyaslanamaz.

Davranış örüntüsünün onu mutlu bir hayata karşı yetersiz kıldığı bir bireyle karşılaştığımızda, insan doğası hakkındaki bildiklerimizden, o bireyin hayat boyunca yanında bulundurduğu yanlış bakış açılarını yeniden düzenlemede ona üstü kapalı biçimde yardım etme görevi ortaya çıkar. Kendisine daha iyi bakış açıları sunmamız gerekir. Topluma uyarlanmış bakış açıları, mutluluğu bu fiziksel durumda elde etmeye daha müsait bakış açıları. Kendisine yeni bir düşünce sistemi vermeli, ona içinde sosyal duygu ve toplumsal bilincin önemli bir rol oynadığı başka bir örüntüyü göstermeliyiz. Amacımız onun ruhsal hayatının ideal yapısını yaratmak değil. Kendi içinde yeni bir bakış açısının, kafası karışık olan için büyük değeri vardır çünkü bundan, hatalarını yaparken nerede yanlış yaptığını öğrenir. Bakış açımıza göre tüm insan aktivitelerini bir neden sonuç ilişkisi silsilesi olarak değerlendiren katı belirlenimciler (determinist) hiç de haksız değillerdir. Nedensellik ilkesi farklı bir nedensellik halini alır. Kendini tanıma ve özeleştiri gücü hâlâ canlı olduğunda deneyimin sonuçları tamamen yeni değerler kazanır ve canlı bir motif olarak kalır. Kişi, eylemlerinin kaynağını ve ruhunun dinamiklerini saptayabildiğinde, kendini bilme becerisi daha da artar. Bir kez bunu anladığında farklı bir insana dönüşür ve bilgisinin kaçınılmaz sonuçlarından artık kurtulamaz.

Birinci Kitap

İNSAN DAVRANIŞI

Birinci Kısım

RUH

I. Ruhsal Hayat Kavramı ve Öncülü

Ruhun sadece hareket eden, yaşayan organizmalarda olduğunu düşünürüz. Ruh serbest hareketle yakın ilişki içindedir. Güçlü kökleri olan organizmaların bir ruha ihtiyacı yoktur. Duyguları ve düşünceleri, kökleri derinlerde olan bir bitkiye atfetmek ne kadar doğaüstü olurdu! Bir bitkinin muhtemelen kesinlikle kaçamayacağı bir acıyı çektiğini ya da daha sonra kaçınamayacağı bir acının içine doğduğunu düşünmek! Bir bitkinin iradesinden yararlanmadığı sonuca vararak ona akıl ve özgür irade atfetmek! Bu gibi koşullar altında, bitkinin akıl ve iradeye ihtiyaç duyduğu düşüncesi ister istemez neticesiz kalacaktır.

Hareket ile ruhsal hayat arasında mutlak bir doğal sonuç vardır. Bu da bitki ile hayvan arasındaki farkı oluşturur. Bu nedenle ruhsal hayatın evriminde hareketle ilişkili olan her şeyi hesaba katmalıyız. Yer değişikliğiyle bağlantılı bütün zorluklar, organizmanın hayatın meselelerine daha iyi ayak uydurabilmesi için ruhu öngörüde bulunmaya, deneyimler toplamaya ve bir hafıza geliştirmeye zorlar. O halde, en başından beri ruhsal hayatın gelişiminin hareketle ilişkili olduğunu ve ruh tarafından başarılan tüm bu şeylerin evrimiyle ilerleyişinin organizmanın serbestçe hareket edebilirliğine bağlı olduğunu saptayabiliriz. Bu hareket edebilirlik ruhsal hayatın her zamankinden daha çok kuvvetlenmesini teşvik eder, destekler ve gerektirir. Her hareketi yüklediğimiz bir bireyin var olduğunu hayal edin ve ruhsal hayatının tam durağanlık içinde olduğunu düşünün. “Serbestlik tek başına devler doğurur. Zorunluluk ise sadece öldürür ve yok eder.”

II. Ruhsal Organın İşlevi

Şayet ruhsal organın işlevini bu bakış açısıyla inceleyecek olursak kalıtımsal bir kabiliyetin evrimine, yani canlı organizmanın kendini içinde bulduğu duruma göre tepki vermesiyle savunma ve saldırı yapan bir organının varlığına itibar etmekte olduğumuzu fark ederiz. Ruhsal hayat, nihai amacı insan organizmasının varlığını yeryüzünde devam ettirmek ve güvenli bir şekilde gelişimini tamamlamasını sağlamak olan, saldırgan ve güvence bulmaya dayalı karmaşık aktivitelerdir. Şayet bu öncülü doğru olarak kabul edersek buradan ruh üzerine doğru bir kavram için gerekli olduğunu varsaydığımız başka düşünceler doğacaktır. Yalıtılmış bir ruhsal hayatın varlığını tasavvur edemeyiz. Ancak, çevresiyle derinden bağlı bir ruhsal hayatın var olduğunu farz edebiliriz. Bu öyle bir ruhsal hayattır ki dışarıdan uyarıcılar alıp bir biçimde bunlara yanıt verir, dış dünyanın yıkıcı etkilerine karşı organizmayı korumaya uygun görünmeyen gücü ve kapasitesini düzenler ya da sırf hayatını teminat altına almak üzere onu bu güçlere bağlar.

Bu durumdan aklımıza gelebilecek ilişkilerin sayısı oldukça fazladır. Bunların organizmanın kendisi, insanların tuhaflıkları, fiziksel doğaları, değerli nitelikleri ve kusurları ile ilgisi vardır. Bir gücün ya da organın değerli bir nitelik mi yoksa bir engel mi olup olmadığı tamamen göreceli bir konu olduğundan, bunlar tümüyle göreceli kavramlardır. Bunların kıymeti ancak bireyin kendisini içinde bulduğu durum üzerinden verilebilir. Bir insanın ayağının yozlaşmış bir el olduğu iyi bilinir. Tırmanmak zorunda olan bir hayvan için bu durum net bir şekilde bir dezavantajdır. Ancak düz zeminde yürümesi gereken insan için öyle avantajlı bir durumdur ki hiç kimse “yozlaşmış bir ayak” yerine “normal bir el” istemez. Aslında tüm insanların hayatında olduğu gibi kendi kişisel hayatlarımızda da aşağılıklar tamamen kötülük kaynağı olarak değerlendirilmez. Yalnızca durumun kendisi bunların değerli bir nitelik mi yoksa engel mi olduğunu belirleyebilir. Evrenin gündüz ve gecesiyle, güneşe hâkimiyetiyle, atomlarının hareket edebilirliğiyle ve insanın ruhsal hayatıyla ilişkilerinin ne kadar çeşitli olduğunu anımsarsak bu güçlerin nasıl ruhsal hayatımızı etkilediğinin farkına varabiliriz.