Альфред Адлер – İnsanı Tanıma Sanatı (страница 5)
Bu şartlar altında en yakın hedef, çoğunlukla, daha büyük zorluklardan kaçınmak olur. Bu tipleme, hayatın gerekliliklerinden geçici olarak kaçınmak üzere zorluklar karşısında geri durur ya da onlardan kurtulmaya çalışır. İnsan ruhunun tepkilerinin nihai ve mutlak olmadığının anlamamız gerekir. Her tepki kısmidir, geçici süreliğine geçerlidir fakat hiçbir zaman bir sorunun nihai çözümü olarak görülemez. Özellikle çocuk ruhunun gelişiminde, hedef düşüncenin geçici kristalleşmesiyle uğraştığımızı hatırlamamız gerekir. Yetişkin ruhunu ölçmek için kullandığımız ölçütlerin aynısını çocuk ruhuna uygulayamayız. Çocuğun durumunda daha öteye bakmalı, hayatındaki enerjiler ve aktivitelerin kendiliğinden ortaya çıkarıp nihayetinde çocuğu yönlendirdiği amacı sorgulamalıyız. Eğer kendimizi onun yerine koyabilirsek, gücünün her bir dışavurumunun hayata son bir uyumun kristalleşmesi olarak kendisi için yarattığı ideale ne kadar uygun olduğunu anlayabiliriz. Çocuğun belirli bir şekilde davrandığını anlamak istiyorsak onun bakış açısına sahip olmalıyız. Onun bakış açısıyla ilintili his tonu çocuğu çeşitli yollara yöneltir. Bunlardan biri, karşılaştığı problemleri kolayca çözmede çocuğun kendine güvendiği iyimserlik yoludur. Bu şartlar altında çocuk, hayatın görevlerini fazlasıyla kendi gücü dahilinde gören bir bireyin özelliklerine sahip olacağı şekilde büyüyecektir. Onun durumunda cesaretin, açıklığın, samimiyetin, sorumluluğun, çalışkanlık ve benzeri meziyetlerin geliştiğine tanık oluruz. Bunun tam tersiyse kötümserliğin gelişimidir. Problemlerini çözmede kendine güveni olmayan bir çocuğun hedefini düşünün. Böyle bir çocuk için dünya epey kasvetli görünüyor olmalı. Burada korkaklık, içebakış, güvensizlik ve zayıfların kendilerini savunmak adına aradıkları diğer tüm karakter özelliklerini ve niteliklerini buluruz. Bu çocukların hedefleri, ulaşılabilir sınırların ötesinde fakat hayatın çarpışma cephesinin gerisinde kalacaktır.
İkinci Kısım
RUHSAL HAYATIN SOSYAL YÖNLERİ
Bir insanın nasıl düşündüğünü bilmek için arkadaşlarıyla ilişkisini incelememiz gerekir. İnsanın insanla ilişkisi, bir yandan evrenin doğasıyla belirlenir ve bu nedenle değişime tabidir. Diğer yandan ise bir toplum ya da ulustaki siyasi gelenekler gibi değişmez kurumlarla belirlenir. Bu sosyal ilişkileri anlamadan ruhsal aktiviteleri kavrayamayız.
I. Mutlak Gerçek
İnsanın ruhu bağımsız bir unsur gibi davranamaz çünkü ortaya çıkan sorunların sürekli çözülmesi gerekliliği ruhun hareket hattını belirler. Bu sorunlar insanın toplu yaşam mantığıyla ayrılmaz biçimde ilişkilidir. Bu grup varlığının temel koşulları bireyi etkiler. Ancak, toplu yaşamın gerçeklerinin birey tarafından etkilenmesine nadiren izin verilir. İzin verilse bile belirli bir dereceye kadar. Toplu yaşamımızın mevcut koşullarının yine de nihai oldukları düşünülemez. Sayıca çok fazladır, değişim ve dönüşüme oldukça meyillidirler. Nadiren, ruhsal hayatın karanlık bölgelerini aydınlatabilecek ve onu tamamen anlayabilecek durumda oluruz. Çünkü kendi ilişki ağlarımızdan kaçamayız.
Bu ikilemde başvurabileceğimiz tek şey, grup yaşantımızın mantığını bu gezegende var olduğu biçimiyle benimsemektir. Yani insan olarak, eksik örgütlenmemiz ve sınırlı yeteneklerimizden doğan hataları yendikten sonra adım adım yaklaştığımız nihai mutlak doğruymuş gibi.
Görüşlerimizin önemli bir kısmı Marx ve Engels’in tanımladığı, toplumun materyalist katmanlaşmasında yatar. Öğretilerine göre, bir halkın içinde yaşadığı teknik biçim yani ekonomik temel, bireylerin düşünce ve davranışını yani “ideal, mantıksal üst yapıyı” belirler. “Toplu yaşamının mantığı” ile “mutlak doğru” üzerine görüşümüz bu kavramlarla temelde kısmen uzlaşmaktadır. Tarihe ve bireyin hayatındaki içgörüye dair (yani Bireysel Psikoloji hakkındaki) kavrayışımız, yine de bireyin ekonomik bir durumun taleplerine hatalı bir tepki vermesinin arada sırada münasip olduğunu öğretmiştir. Ekonomik durumdan kaçınma girişimindeki birey kendi hatalı tepkilerinin yarattığı tuzakta kaçınılmaz olarak sıkışıp kalabilir. Mutlak doğruya giden yolumuz bu gibi sayısız hatadan geçecektir.
II. Toplu Yaşam İhtiyacı
Toplu yaşamın kuralları, gerçekten de soğuğa karşı korunma, evlerin inşa edilmesi gibi işler için belirli önlemleri mecbur kılan iklim kanunları kadar aşikârdır. Topluma ve toplu yaşama karşı zorunluluk biçimleri, tamamen anlamamız gerekmeyen dinsel yapılarda mevcuttur. Toplumsal kuralların kutsallaştırılması toplum üyeleri arasında bir bağ görevi görür. Hayatımızın koşulları ilk önce kozmik etkiler tarafından belirlense de bu koşullar aynı zamanda insanların sosyal ve toplumsal yaşamı tarafından şekillenir. Dahası, bunlar toplu yaşamdan kendiliğinden ortaya çıkan kanunlar ve düzenlemeler tarafından tanımlanır. Toplumsal ihtiyaç insanlar arasındaki bütün ilişkileri düzenler. İnsanın toplumsal yaşamı bireysel yaşamından daha önce gelir. Medeniyet tarihinde temelleri toplumsal olarak atılmamış hiçbir yaşam formu bulunamaz. İnsanoğlunun hiçbir üyesi, bir insan topluluğunun dışında ortaya çıkmamıştır. Bu durum kolaylıkla açıklanabilir. Bütün hayvanlar âlemi, türlerin kendini koruma mücadelesinde aciz olan üyelerinin sürü hayatı sayesinde ygüç kazanmalarıyla sonuçlanan temel kanunu sergilemektedir.
Sürü içgüdüsü insanlığa şu amaçla hizmet etmiştir: Çevrenin zorluklarına karşı geliştirdiği en güçlü araç, özünde toplumsal hayat gereksiniminin bulunduğu ruhtur. Darwin uzun zaman önce hiç kimsenin yalnız yaşayan zayıf hayvanlar göremeyeceği gerçeğine dikkatleri çekmiştir. İnsanı da bu zayıf hayvanlar arasında saymak zorundayız çünkü tıpkı onlar gibi tek başına yaşayacak kadar güçlü değildir. Doğaya karşı cılız bir direnç gösterebilir. Bu gezegende varlığını sürdürebilmek için çelimsiz bedenini birçok yapay mekanizmayla desteklemek zorundadır. Bir insanın tek başına hiçbir kültür aracı olmaksızın yaban bir ormanda olduğunu düşünelim. Yaşayan diğer organizmaların hepsinden daha yetersiz kalacaktır. Diğer hayvanların hızına ya da gücüne sahip olmayacaktır. Var olma savaşında gerekli olan ne etoburların dişlerine ne işitme duyusuna ne de keskin gözlerine sahiptir. İnsan varlığını teminat altına almak için kapsamlı vasıtalara ihtiyaç duyar. Beslenmesi, özellikleri ve yaşam tarzı yoğun bir korunma programını gerektirir.
Artık neden bir insanın varlığını ancak elverişli koşullarda bulunduğunda sürdürebilir olduğunu anlayabiliriz. Bu elverişli koşullar kendisine sosyal hayatla sağlanmıştır. Sosyal yaşam bir gereksinim haline gelmiştir çünkü her bireyin grubu desteklediği bir topluluk ve iş bölümü sayesinde insan türü varlığını sürdürebilmiştir. Özünde medeniyet anlamına gelen iş bölümü, insanlık için, onun tüm sahip olduklarından sorumlu olan bu savunma ve saldırı araçlarını tek başına mümkün kılabilir. İnsan ancak iş bölümünü öğrendikten sonra kendini savunmayı öğrenebilmiştir. Doğumdaki zorlukları ve bir çocuğu ilk günlerinde hayatta tutabilmek için gereken sıradışı önlemleri düşünün. Bu bakım ve önlem ancak böylesine bir iş bölümü olduğunda uygulanabilir. Özellikle bebeklik döneminde insan vücudunun mirasçısı olduğu hastalık ve zayıflıkların sayısını düşünün. İşte o zaman insan hayatının ihtiyaç duyduğu sıradışı ölçüdeki ilgiyi yani bir sosyal hayata gereksinimi olduğu düşüncesini anlayabilirsiniz. Toplum, insanların varlığının sürekliliği için en iyi teminattır.
III. Güvenlik ve Uyum
Önceki açıklamalardan, doğanın bakış açısıyla bakıldığında insanın diğerlerine göre aşağılık bir organizma olduğu sonucuna varırız. İnsanın bilincinde bu aşağılık ve güvensizlik duygusu sürekli mevcuttur. Bu hisler kendisini doğaya uyumlu kılmanın daha iyi bir yolu ve daha üstün bir tekniğini keşfetmek üzere her daim var olan bir uyarıcı olarak hizmet görür. Bu uyarıcı, hayat tertibinde insanın durumunun dezavantajlarını üstesinden gelinip en aza indirileceği koşullar elde etmesi için onu zorlar. Bu noktada, uyum ve güvenlik sürecini etkileyebilecek ruhsal bir organ ihtiyacı ortaya çıkar. İlkel ve orijinal insan hayvanından, ona boynuz, pençe ya da keskin dişler gibi anatomik savunma araçları ekleyerek doğa ile tükenene dek mücadele edebilecek bir organizma yaratmak çok daha güç olacaktır. Ruhsal organ hemen ilkyardıma koşabilir ve insanın organik eksikliklerini telafi edebilir. Sürekli olarak yetersizlik hissinin besleyen bu uyarıcı; insanda önsezi ve tedbiri geliştirmiş, ruhunun mevcut durumuna doğru gelişmesine neden olmuştur. Düşünen, hisseden ve eyleme geçen bir organ halini almıştır. Toplum, uyum sürecinde temel bir rol oynadığından dolayı ruhsal organın en başından itibaren toplumsal yaşamın koşullarını hesaba katması gerekir. Bütün yetenekleri, özdeş bir temel üzerinde gelişmiştir: Toplum hayatı mantığı.
Doğal olarak, evrensel uygulanabilirlik gerekliliği ve mantığın özünde insan ruhunun gelişimindeki bir sonraki basamakla karşılaşırız. Ancak evrensel olarak kullanışlı olan mantıklıdır. Toplu yaşamın bir başka aracını düzenli konuşmada bulabiliriz. Bu mucize, insanı diğer tüm hayvanlardan ayrı kılar. Biçimleri açıkça sosyal kökenlerinin olduğunu ispat eden konuşma olgusu bahsi geçen evrensel olarak kullanışlı olma kavramından ayrı tutulamaz. Konuşma tek başına yaşayan bireysel bir organizma için tamamen gereksizdir. Konuşma eyleminin yararlılığı ancak bir toplum içinde ispatlanabilir. Yani konuşma toplumsal yaşamın bir ürünüdür ve toplumla birey arasındaki bir bağdır. Bu varsayımın doğruluğuna dair kanıt, diğer insanlarla ilişki kurmanın zor ya da imkânsız olduğu koşullarda yetişmiş bireylerden elde edilebilir. Bu gibi bireylerin bazıları, sıklıkla toplumla ilişkilerinden kişisel nedenlerle kaçınmıştır. Diğerleriyse içinde bulundukları şartların kurbanıdır. Her iki durumda da bireyler konuşma bozuklukları ya da zorlukları çekerler ve asla yabancı diller öğrenme becerisini edinemezler. Görünüşe göre bu bağ ancak insanlıkla olan temas güvenceye alındığında oluşturulabilir ve sürdürülebilir.