“Bağlamak mı, serbestçe dolaşamaz mısınız?”
“Pek dolaşamayız ama ne çıkar?”
“Ne mi çıkar? Yerinde dursun saltanatınız.
Hani hazineler bağışlasalar
Zerre bile feda edemem hürriyetimden.”
Diyip bizim kurt oradan uzaklaştı hemen.
DOĞURAN DAĞ
Gelmişti dağın doğum günü;
Bağırıyordu cıyak cıyak.
O kadar ki gürültüsünü
İşitenler: “Bu dağ muhakkak
Bir şehir doğurur.” diyordu.
Oysaki o, fare doğurdu.
Ne zaman getirsem aklıma
Bu, vakası tamamen saçma,
Manası derin hikâyeyi,
Bir yazar düşünürüm, hani
Hep: “Harbi terennüm edeceğim.” der.
“Yüce tanrılarla savaşır o harpte devler.”
Bu büyük büyük laflardan ne çıkar, çok defa?
Hava.
ŞEHİR FARESİ İLE KIR FARESİ
Günlerden bir gün şehir faresi,
Uyarak şehrin nezaketine,
Bir kır faresini davet etti,
Evde bir çulluk ziyafetine.
Bir Türk halısının üzerinde
Mükellef bir sofra kurulmuştu.
Bu cafcaflı ziyafet yerinde
Düşünün şimdi bu iki dostu.
Allah için eşsizdi yemekler;
Hiçbir eksiği yoktu sofranın.
Ama aksilik bu ya, kim bekler;
İşleri bozdu bir şey ansızın.
Birden bir gürültü işittiler,
Salonun kapısının dışından.
Bizim iki ahbap, teker teker,
Savuştular sofranın başından.
Bir aralık gürültü kesildi;
Ama onlar bahçeyi bulmuştu.
Şehir faresi: “Dönelim.” dedi.
“Bitirelim bari şu çulluğu.”
Öteki cevap verdi: “Vazgeçin!
Siz bana buyurun, yarın olsun da;
Bir diyeceğim yok yemek için;
Doğrusu pek şahaneydi sofra.
Ama ben isterim ki bir kimse
Karnını biraz rahat doyursun…
Eyvallah… Böyle korku içinde
Sürülen safa yerinde dursun!”
KURTLA KUZU
Hakların en güzeli kuvvetlinin hakkıdır.
İşte bu hikâye bunu anlatır:
Bir kuzu, eğilmiş, saf bir pınara,
Susuzluğunu gidermekte idi.
Açlıktı kurdu çeken oralara.
Deli gibi bağırdı, kalın kalın:
“Suyumu bulandırma hakkını kimden aldın?
Küstahlığını bırakmayacağım cezasız.”
“Efendimiz.” dedi kuzu. “Devletmeabınız
Hemencecik hiddet buyurmasınlar.
Bir de şu noktayı hatırlasınlar.
Hatırlasınlar ki su içtiğim yer,
Yirmi adım daha
Zatınızın içeceği yerden aşağıda.”