18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller II. Cilt (страница 24)

18

Bu iki meseleyi çözmek için zengine cesaret verin ve yoksulu gözetin, yoksulluğu bitirin. Güçlünün güçsüzü ezmesini yasaklayın. Başaranı kıskanan, daha yolun yarısında olan kişilerin kıskançlığını dizginleyin. Ücreti işe göre, matematiksel ve adaletli şekilde düzenleyin. Eğitimi parasız ve zorunlu hâle getirip çocuğun yetişmesine katkıda bulunun. Bilimin insanlığın özü olmasına çalışın; kollar çalışırken zekâlar da boş durmasın, gelişsin. Aynı zamanda hem güçlü bir ulus hem de mutlu insanlardan mutlu aileler oluşturun. Mülkiyeti yıkarak değil, evrenselleştirip halka dağıtın; böylece her vatandaş mülk sahibi olabilsin. Çok kolaydır aslında bu durum, hatta iki kelimeyle dahi özetlenebilir; zenginliği de üretmeyi de paylaştırmayı bilmek gerekir. İşte o zaman, hem maddi hem de manevi yüceliğe erişip Fransa adını taşımaya hak kazanırsınız. Aldanan birkaç topluluk dışında sosyalizm böyle ifade etmiş kendisini; olaylara bu çözümü aramış, beyinlere bu düşünceleri vermek istemiştir. Bu fikirler, bu teoriler, bu listelemeler, devlet adamının filozofa önem verme ihtiyacı, fark edilen belirsiz gerçekler, hem eski dünyaya uygun hem de devrimci ilkelerle bağdaşan yeni bir politikanın yaratılması, Polignac’ı savunmak için Lafayette’in kullanıldığı bir durum, kaosun altında gelişimin ilerlemesini sezmek; odalar ve sokakları kişinin çevresinde dengelemek durumunda olduğu istekli yarışmalar, devrime duyulan inanç, bunlar tek bir yerde birleştirilmişti. Kesin ve üstün bir hakkın kabulü, ırkına bağlı kalma isteği, aile anlayışı, halka duyduğu gerçek saygı, kendi öznesi; bütün bunlar Louis Philippe’i düşündürürken aynı zamanda kaygılandırmıştır. Güçlü ve cesur olmasına rağmen zaman zaman omuzlarına yüklenen bu kral unvanının altında çoğu zaman ezildiği olmuş, bu durumu kaldıramadığı zamanlar yaşamıştır.

Ayaklarının altında bir parçalanma, bir dağılma hissetmiş ama yıkılmamıştır çünkü onun dönemi, Fransa’nın her zamankinden daha fazla Fransa olduğu dönemdir.

Temmuz İhtilali’nin üzerinden yirmi ay geçmiş, 1832 yılı gözdağı veren görüntüsüyle başlamıştı. Gölgeler arasında kaybolan halkın sıkıntısı, aç işçiler, son Condé Prensi, Parislilerin Bourbon-ları kovması gibi Nassauları kovan Brüksel, bir Fransa prensine önerilen fakat bir İngiliz prensine verilen Belçika, Nicolas’nın Rus öfkesi, arkamızda güneyin iki iblisi sayılan İspanya’da Ferdinand ve Portekiz’de Miguel, İtalya’da deprem, Bologna’ya el uzatan Metternich, Avusturya’yı Ancône’da zora düşüren Fransa, kuzeyde Polonya’yı tabutuna çivileyen lanet bir keser sesi, bütün Avrupa’da iki müttefik olan Fransa ile İngiltere’yi gözeten şüpheli görüşler; aslında her an ihanete hazır, eğileni itmeyi ve düşenin üzerine atılmayı bekleyen güvenilmez müttefik İngiltere; mahkemeye dört kelle vermemek için, Beccaria’nın ardına gizlenen Fransa Yüce Meclisi; Kral arabasında karalanan zambaklar; Notre Dame Kilisesi’nden alınan haç; değeri düşürülen Lafayette, sefil bir şekilde ölen Benjamin Constant; yönetimde güç kaybedip can veren Casimir Périer; krallığın her iki başşehrinde ortaya çıkan toplumsal, sosyal hastalık; Paris’te ve Lyon’da çıkan rezilce bir iç savaş; güneyde bağnazlık, batıda kargaşa; Vendée’deki Berry Düşesi, komplolar, isyanlar ve bütün bunlar sanki yeterli değilmiş gibi bir de kolera; işte düşüncelerin büyük bir kaos yaşadığı o büyük dünya…

V

Tarihi Oluşturan ve Tarihin Göstermediği Gerçekler

Nisan ayının sonlarına doğru her şey ağırlaşmıştı. Fermantasyon kaynama durumuna girdi. 1830’dan beri, burada ve orada çabucak bastırılan ancak her zaman yeniden patlak veren küçük kısmi isyanlar oluyordu, altta yatan büyük bir yangının işaretiydi hep bunlar. Korkunç bir şey hazırlanıyordu. Olası bir devrimin hâlâ belirsiz ve kusurlu bir şekilde aydınlatılmış olan özellikleri bir an içinde yakalanabilirdi. Fransa gözünü Paris’e dikmiş; Paris, Saint-Antoine Mahallesi’ne göz kulak oluyordu. Donuk bir parıltı içinde olan Saint-Antoine, patlamaya başlıyordu. Charonne Sokağı’ndaki şarap dükkânları, şarap dükkânlarına uygulandığında iki sıfatın birleşimi tekil görünse de ciddi ve fırtınalıydı. Hükûmet orada saf ve basit bir şekilde sorgulanıyordu. Orada insanlar savaşma ya da susma sorununu alenen tartışıyorlardı. Arka dükkânlarda işçilere ilk alarm sesiyle sokağa fırlayacaklarına ve “düşmanın sayısını saymadan savaşacaklarına” yemin ettiriliyordu. Bu nişana girince meyhanenin köşesinde oturan bir adam yüksek sesle, “Anladın mı? Yemin ettin!” diyordu. Bazen merdivenleri çıkıp birinci kattaki özel bir odaya gidiyorlar ve orada neredeyse masonik sahneler oynuyorlardı. Aralarına yeni katılanlara, hem kendilerine hem de aile babalarına hizmet etmeleri için yemin ettiriyorlardı. Formül buydu. Tuvaletlerde “yıkıcı” broşürler okunuyordu. O zamanın gizli bir raporuna göre, hükûmeti hor görüyorlardı. Aşağıdaki gibi sözler orada duyulabilir:

“Liderlerin isimlerini bilmiyorum. Biz insanlar iki saat öncesine kadar günü bilemeyeceğiz.”

Bir işçi de şöyle diyordu: “Üç yüz kişiyiz, her birimiz yarım frank bağışlayalım, bu da barut ve kurşun temin etmek için yüz elli frank yapar.” Bir diğeri, “Altı ay istemiyorum, iki ay bile istemiyorum. İki haftadan kısa bir süre içinde hükûmetle çatışacağız. Yirmi beş bin adamımızla onlarla yüzleşebiliriz.” Bir diğeri, “Geceleri uyumuyorum çünkü bütün gece mermi hazırlıyorum.” diyordu. Zaman zaman, “burjuva görünüşlü ve iyi paltolu” adamlar gelip utanç verici ve emredici edalarla en önemlileriyle el sıkışıp gidiyorlardı. Asla on dakikadan fazla kalmıyorlardı. Alçak sesle önemli açıklamalar yapılıyordu: “Konu olgunlaştı, mesele ayarlandı.” Orada bulunanlardan birinin ifadesini ödünç alırsak: “Orada bulunan herkes tarafından aynı şey mırıldanılıyordu.” Bir gün bir işçi bütün şaraphanenin önünde şöyle haykırmıştı: “Bizim silahımız yok!” Yoldaşlarından biri cevap verdi: “Askerler var!” Bir habere göre Bonaparte’ın İtalya’daki orduya yaptığı duyuru, gerçeğin farkında olmadan parodisini yapıyordu: “Ellerinde daha gizli nitelikte bir şey varken bunu birbirlerine iletmediler.” Söylediklerinden sonra gizlediklerini anlamak elbette kolay değildi. Bu buluşmalar bazen periyodik oluyordu. Bazılarında hiçbir zaman sekiz veya ondan fazla kişi mevcut değildi ve her zaman aynılardı. Diğerlerine dileyen herkes girer ve oda o kadar dolardı ki ayakta durmak zorunda kalırlardı. Bazıları oraya coşku ve tutkuyla giderdi, diğerleri işlerine doğru yola çıktıkları için uğrardı. Devrim sırasında olduğu gibi bu şarap dükkânlarının bazılarında yeni gelenleri kucaklayan vatansever kadınlar vardı.

Diğer etkileyici gerçekler gün ışığına çıkardı. Bir adam bir dükkâna girer, içer ve şu sözlerle yoluna devam ederdi: “Şarap tüccarı, devrim sana olan borcunu ödeyecek.”

Devrimci ajanlar, Charonne Sokağı’na bakan bir şarap dükkânına atandı. Oylama kepleriyle devam etti. İşçiler, Cotte Sokağı’nda ders veren bir eskrim ustasının evinde bir araya geldi. Tahta kılıçlar, bastonlar, sopalar ve flörelerden oluşan bir silah deposu oluşturuldu. Bir gün, flöreler kutularından çıkarıldı. Bir işçi: “Yirmi beş kişiyiz ama bana güvenmiyorlar çünkü bana bir makine gözüyle bakılıyor.” dedi. Daha sonra bu makine Quénisset oldu.

Planlanan şeyler giderek yayılıyor, her yeri sarıyordu. Kapısının önünü süpüren bir kadın, komşusuna şöyle diyordu: “Kaç gecedir mermi hazırlıyoruz.” Kent muhafızlarına seslenen bildirileri sokaklarda bağıra çağıra okuyorlardı. Bir bildiri şöyle imzalanmıştı: Burtot, şarap satıcısı.

Bir gün Lenoir Çarşısı’ndaki bir içki dükkânının karşısında, kapkara sakallı ve İtalyan ağzıyla konuşan bir adam, bir taşın üstüne çıkmış elindeki yazıyı coşkuyla okuyordu. Orada toplananlar alkışlıyorlardı. Halkı en fazla heyecanlandıran bölümler şöyleydi:

…Teorimiz engellendi, bildirilerimiz yırtıldı, ilancı arkadaşlarımız tutuklandılar. Pamuk üreticilerinin başına gelenler, çok sayıda kişinin aramıza katılmasını sağladı. Ulusların geleceği, karanlık saflarımızda hazırlanıyor. İşte şartlar: Etki ya da tepki, devrim ya da karşı devrim. Çünkü artık çağımızda miskinliğe ve uyuşukluğa yer yok. Ya ulus için ya da ulusa karşı, işte mesele bu. Bizi beğenmiyorsanız yıkın fakat o güne kadar ilerlememize yardım edin.

Bütün bunlar açıkça ve sesli olarak ifade ediliyordu. Daha da cesurca eylemlerden halk bile kuşkulanıyordu. 1832’nin 4 Nisan gününde oradan geçen bir yaya, bir taşın üstüne çıkmış ve avazı çıktığınca, “Ben Babeuf taraftarıyım!” diye haykırmıştı. Fakat bu, ahaliyi kuşkulandırmıştı çünkü Babeuf’ün ardından Gisquet’nin kokusu geliyordu. Oradan geçen biri: “Aşağılık mülkiyet! Solun muhalefeti korkak ve hain! Sağda olmak istediğinde devrim vaaz eder; yenilmekten kurtulmak için demokratik, savaşmak zorunda kalmasın diye Kralcıdır. Cumhuriyetçiler tüylü canavarlardır. Cumhuriyetçilere, emekçi sınıfların vatandaşlarına güvenmeyin.” Bir işçi: “Sus, casus yurttaş!” diye bağırdı. Bu ses çenesini kapatmaya yetti. Sır yüklü olaylar yaşanıyordu. Gün batımına doğru bir işçi kanal boyunda, şık giyimli birine rastlardı. O adam kendisine:

“Yurttaş, nereye böyle?” diye sorardı.