18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller II. Cilt (страница 20)

18

“Maskeleriniz kalsın.” dedi Javert.

Savaştan önce ordularını denetleyen bir Alman generalinin gururlu edasıyla onları inceledi. Üç adama şöyle seslendi: “İyi günler, Bigrenaille! İyi günler Brujon! İyi günler Deuxmilliards!”

Daha sonra üç maskeli adama dönerek elinde baltası olan adamı selamladı: “İyi günler, Gueulemer!” Sonrasında da kısa boylu adama döndü: “İyi günler, Babet!” Ve en sonda karnından konuşan adamı selamladı: “Selamlar, Claquesous.”

Tam o sırada haydutların şiltenin ayağına bağladıkları ihtiyarı gördü. Adam tek kelime etmemiş, başı eğik bekliyordu. Javert adamlarına: “Beyefendiyi çözün ve kimsenin buradan ayrılmasına izin vermeyin!” dedi.

Daha sonra masa başına görkemle kuruldu ve kalemi hokkaya daldırıp cebinden çıkardığı pullu bir kâğıda tutanak yazmaya başladı. Birkaç satır karaladıktan sonra gözlerini kaldırdı: “Adamların bağladığı şu ihtiyarı getirin bana.”

Polisler çevrelerine şaşkınca baktılar. Javert sabırsızlandı: “Tamam haydi, nerede o?”

Haydutların tutsak olarak bağladığı, Thénardier’nin hayırsever velinimeti, Mösyö Urbain Fabre, Ursule’ün ya da kızın babası, bir anda ortadan kaybolmuştu. Kapıda nöbetçiler vardı fakat pencere boştu. Javert tutanağı yazarken adam kargaşadan faydalanıp pencereden dışarı atlamıştı. Polislerden biri koştu, dışarıda kimseleri göremedi. İp merdiven hâlâ sarkıyordu. Javert dişleri arasından söylendi: “Lanet olsun! Bu partinin en değerlisi o olmalı!”

XXII

İkinci Ciltte Ağlayan Küçük Çocuk

Hôpital Bulvarı’ndaki evde bu olayların meydana gelmesinin ertesi günü, Austerlitz Köprüsü yönünden geliyormuş gibi görünen bir çocuk; yolun sağındaki yan sokaktan çıkıyor, Fontainebleau Kapısı yönüne doğru ilerliyordu. Karanlık bastırmak üzereydi. Zayıf ve solgun yüzlü çocuk; kışın bu en üşütücü gününde, paçavralar içerisinde, ayağında incecik bir pantolonla şarkı söylüyordu. Petit-Banquier Sokağı köşesinde bir çöp yığınına eğilmiş olan yaşlı bir kadın gördü ve köşedeki sokak fenerinin önünde ona çarparak homurdandı: “Merhaba! Ben de bunun çok ama çok büyük bir köpek olduğunu sanmıştım!” Bu son sözleri üstüne basarak söylemişti, kadın doğruldu ve öfke dolu bir sesle: “Lanet olası köpek!” diye homurdandı.

“Eğer eğilmemiş olsaydım şimdi senin tepene binerdim!”

“Ha! Ha! Bundan sonra yanılacağımı sanmıyorum!” diye bağırdı çocuk uzaklaşırken.

Öfkeden boğulan yaşlı kadın şimdi tamamen doğrulmuş ve fenerin kırmızı parıltısı, morarmış yüzünü tamamen aydınlatmıştı. Kırışıklıklara oyulmuş yüzü ve ağzının köşeleriyle buluşan kaz ayakları ile korkunç derecede yaşlı görünen bir kadındı. Vücudu karanlıkta kaybolmuştu ve sadece başı görünüyordu. Biri onun geceden gelen bir ışıkla oyulmuş bir çaresizlik maskesi olduğunu söyleyebilirdi. Çocuk onu inceledi.

“Madam.” dedi. “Beni memnun eden güzellik tarzına sahip değilsiniz.”

Sonra yoluna ve şarkısına devam etti:

Kral Coupedesabot Avda, Karga avında…

Bu üç dizenin sonunda durakladı. 50-52 numaranın önüne gelmiş ve kapının kilitli olduğunu fark edince çocuk, ayaklarından çok, giydiği yetişkin bir adamın ayakkabılarının hüneri ve kahramanca tekmelerle kapıya vurmaya başlamıştı. Bu arada Petit-Banquier Sokağı’nın köşesinde karşılaştığı çok yaşlı kadın; gürültülü çığlıklar atarak, abartılı hareketler yaparak hızla arkasından gelmişti.

“Bu ne? Bu ne? Tanrı’m! Kapıyı kırıyor! Evi yıkıyor.”

Tekmeler devam ediyordu. Yaşlı kadın ciğerlerini patlatırcasına bağırıyordu.

“Bugünlerde binalara böyle mi davranılıyor?”

Bir anda durakladı. Çocuğu tanımıştı. “Nasıl olur! Demek o küçük şeytan!” diye söylendi.

“Ah, bu bizim yaşlı kadın.” dedi çocuk. “İyi günler Bougon Ana. Büyüklerimi görmeye geldim.”

Yaşlı kadın yüzünü buruşturarak ve ne yazık ki karanlıkta boşa harcanan zayıflık ile çirkinlikten kaynaklanan harika bir nefret doğaçlamasıyla karşılık verdi:

“Burada kimse yok.”

“Peh!” dedi çocuk. “Babam nerede?” diye sordu.

“Force Cezaevinde.”

“Haydi ama! Ya annem?”

“Saint-Lazare Hapishanesinde.”

“Peki! Ya kız kardeşlerim?”

“Madelonettes Islahevinde.”

Çocuk başını, kulağının arkasını kaşıdı; Bougon Ana’ya baktı ve sadece “Ah!” diye hayıflanarak topuğunun üzerinde döndü; bir an sonra kapının eşiğinde kalmış olan yaşlı kadın onun duru, genç sesiyle şarkı söylediğini duydu. Kış rüzgârında karaağaçların altına daldığında ses hâlâ mırıldanıyordu:

Kral Coupedesabot avda, Karga avında. Ayaklığın altından geçenler, Yarım frank ödediler ona.

SAINT-DENIS

PLUMET SOKAĞI’NDAKİ İDİL VE SAINT-DENIS SOKAĞI’NDAKİ EPİK

Birinci Kitap

Tarihe Dair Birkaç Sayfa

I

Güzel Kesim

Temmuz Devrimi ile doğrudan bağlantılı iki yıl olan 1831 ve 1832, tarihin en tuhaf ve çarpıcı devirlerinden birini oluşturur. Bu iki yıl, kendinden öncekiler ve sonrakiler arasında iki dağ gibi yükselir. Devrimci bir büyüklükleri vardır. Uçurumlar orada ayırt edilmelidir. Toplumsal kitleler, uygarlığın en büyükleri, üst üste binmiş ve birbirine bağlı çıkarların bir arada tuttuğu sağlam çıkar grubu, eski Fransız oluşumunun asırlık profilleri ve teoriler her an içlerinde belirip kaybolur. Bu görünümler ve kaybolmalar, hareket ve direniş olarak belirlenmiştir. Zaman zaman hakikatin, insan ruhunun o gün ışığının orada parıldadığı söylenebilir.

Alabildiğine kısıtlı ve bizden günbegün uzaklaşan bu önemli çağın karakteristik çizgilerini çekebilmek o kadar kolay olmayacaktır ancak bizler yine de bunu yaşayarak deneyimleyeceğiz.

Restorasyon; yorgunluğun, vızıltıların, uğultuların, uykunun, kargaşanın olduğu ve büyük bir ulusun bir duraklama yerine varmasından başka bir şey olmayan, tanımlanması zor ara evrelerden biriydi. Bu dönemler kendine özgüdür ve onları kâra dönüştürmek isteyen politikacıları yanıltmaktadır. Başlangıçta ulus, dinlenmekten başka bir şey istemez; tek bir şeye susamıştır: Barış. Tek bir amacı vardır: Küçük olmak. Bunun anlamı sükûnet isteğidir. Büyük olaylardan, büyük tehlikelerden, büyük maceralardan, büyük adamlardan; Tanrı’ya şükür, yeterince gördük, başımızın üstünde taşıdık. Sezar’ı Prusias ile ve Napolyon’u Yvetot Kralı ile değiştirdik. “Ne kadar iyi bir küçük kraldı!” Şafaktan beri yürüdük, uzun ve meşakkatli bir günün akşamına ulaştık; ilk değişikliğimizi Mirabeau ile ikinci değişikliğimizi Robespierre ile üçüncü değişikliğimizi ise Bonaparte ile yaptık, yıprandık. Her biri bir taht talep etti. Yorgun adanmışlık, yaşlanmış kahramanlık, doygun hırslar, yapılan servetler; arayan, talep eden, yalvaran kimseler neler istedi? Sığınak. Tek istedikleri buydu! Huzura, sükûnete, boş zamana sahip olmak; mutlu olmak. Ancak aynı zamanda bazı gerçekler ortaya çıktı, tanınmayı zorladı ve sırayla kapıları çaldı. Bu gerçekler devrimlerin ve savaşların ürünüdür; varlar, hep var olmuşlardır, kendilerini topluma yerleştirme hakları mevcuttur ve kendilerini oraya yerleştirirler; çoğu zaman gerçekler, hane halkının vekilharçları ve ilkeler için barınak hazırlamaktan başka bir şey yapmayan köleleri olur. Öyleyse siyaset felsefecilerine görünen şudur: Aynı zamanda yorgun insanlar dinlenmeyi talep ederken gerçekler de garanti talep eder. Teminatlar, gerçekler için aynıdır; insanlar için de geçerlidir. İngiltere’nin Stuartlardan istediği şey buydu; Fransa’nın da imparatorluktan sonra Bourbonlardan istediği şey buydu. Bu garantiler çağın gereğidir. Bunlara uyulmalıdır.

Prensler onlara bu gücü “verir” ama gerçekte onlara verilen imkânların gücüdür bu. Stuartların 1662’de şüphelenmediği ve Bourbonların 1814’te bir an bile göremedikleri derin ve bilinmesi yararlı bir gerçektir. Napolyon düştüğünde Fransa’ya dönen önceden belirlenmiş aile, ihsan edenin kendisinin olduğuna ve ihsan ettiğini tekrar geri alabileceğine inanmak gibi ölümcül bir basitliğe sahiptir; Bourbon Hanedanı’nın ilahi hakka sahip olduğu, Fransa’nın hiçbir şeye sahip olmadığı ve XVIII. Louis Tüzüğü’nde kabul edilen siyasi hakkın sadece ilahi haktan olduğu, Bourbon Hanedanı tarafından ayrıldığı ve nezaketle halka verildiği, Kral’ın yeniden kabul edeceği güne kadar hükmünün sürmesi gereken bir durum. Yine de Bourbon Hanedanı hediyenin yarattığı hoşnutsuzluktan, hediyenin ondan gelmediğini hissetmeliydi.

Bu ev on dokuzuncu yüzyıla kadar olduğu hâliyle kaldı. Ulusun her gelişimine huysuz bir bakış attı. Basit bir kelimeyle, yani popüler ve halkın gerçek üslubuyla dile getirirsek; somurttu. Halk bunu gördü. İmparatorluk bir tiyatro sahnesi gibi önünde sürüklendiği için güçlü olduğunu düşündü. Kendisinin aynı şekilde getirildiğini de Napolyon’u ortadan kaldıran o elde de yattığını algılayamadı. Kökleri olduğunu düşündü çünkü o geçmişti. Yanlıştı, geçmişin bir parçasını oluşturuyordu ama tüm geçmiş Fransa’ydı. Fransız toplumunun kökleri Bourbonlarda değil, uluslarda sabitlendi. Bu karanlık ve canlı kökler bir ailenin hakkını değil, bir halkın tarihini oluşturuyordu. Tahtın altı hariç her yerdelerdi.

Bourbon Hanedanı; Fransa tarihinin ünlü, şanlı ve kanlı bir düğümüydü ama artık kaderinin en önemli ögesi ve siyasetin temeli değildi. Bourbonlardan vazgeçilebilirdi, onlarsız da yaşanırdı, sonuç olarak tam yirmi iki yıl onlarsız yaşanmıştı. Bir ara bir kopuş olmuştu fakat Bourbonlar bunun ayrımında değillerdi. Bundan nasıl kuşkulanırlardı? Onlar zaten XVII. Louis’nin, 9 Thermidor’da ve XVIII. Louis’nin de Marengo Savaşı’nda ülkeyi idare ettiklerini sanıyorlardı. Tarihin başlangıcından bu yana hiçbir zaman prensler böylesine aymaz davranmamışlar, gerçekleri bu kadar ahmakça yok saymamışlardı. Bu önemli yanılgı, hanedanı, 1814’te kendi deyimiyle “bağışladığı” ayrıcalıklara bulaşmaya zorladı. Onların ayrıcalık dediği şeyin yengilerimiz olması ne acıydı, bizim çiğnediğimizi öne sürdükleriyse bizim kanuni hakkımızdı. Vaktin geldiğini sanan Restorasyon, kendisini Bonaparte’tan yukarıda bulup ülkede kökleri olduğuna inandı; daha doğrusu kendisini güçlü ve erişilmez bularak kararını verip darbeyi indirdi. Bir sabah Fransa’nın karşısına dikildi ve bağırıp çağırarak ulusun hakkını ve bireysel hakkı tanımadı. Ulusal egemenliğini ve yurttaşın özgürlük haklarını gasbetti. Diğer bir deyimle ulustan, ulusu oluşturan özelliği aldı ve yurttaşın yurttaşlık hakkını çiğnedi. “Temmuz Tüzükleri” denilen o ünlü yasaların temelleri işte böyle atıldı ve böylece Restorasyon’un çöküşü sağlandı. Tam vaktinde ve haklı olarak yıkıldı, bununla birlikte gelişime büsbütün karşı çıkmış sayılmayacağını da eklemeliyiz. Bu arada sayısız gelişmelere meydan verildi. Restorasyon’da ulus ılımlı tartışmalara girmeye ve barış içindeki bütünlüğe alıştı, bunu cumhuriyet zamanında yapamadığı gibi imparatorlukta da yapamamıştı. Özgür ve güçlü bir Fransa, Avrupa’nın diğer ülkeleri için korkutucu bir manzara oluşturdu. Robespierre’in döneminde ihtilal, Bonaparte döneminde top söz sahibi oldu. XVIII. Louis ile X. Charles döneminde ise söz sahibi olma sırası zekâdaydı. Rüzgâr dinmiş, meşale tekrar yakılmıştı. Huzurlu tepelerin zirvelerinde, zekâların arınmış ışığı yeniden parladı. On beş yıl, barış içinde ve ulusal alanlarda bu yüce ilkelerin hazırlıkları görüldü. 1830’a kadar dayanan bilgeler için çok eski, devlet adamları için çok yeni sayılan ilkeler; yasa karşısında eşitlik, vicdan özgürlüğü, konuşma özgürlüğü, basın özgürlüğü, hünerli kişilerin her türlü göreve atanma kolaylıkları bu dönemde sağlandı. Bourbonlar, kaderlerinin çarkından yeni bir uygarlık yaratmıştı. Bourbonların çöküşü, kendi yönlerinden değil ama ulus yönünden muhteşem bir yücelikle gelişti. Onların silinişleri, tarihe karanlık bir heyecan ekleyen o muhteşem yok oluşlardan değildi. Burada, ne I. Charles’ın görülmeye değer huzuru ne de Napolyon’un kartal gibi keskin görüşleri vardı. Taçlarını bıraktılar ve pırıltısını da ellerinde tutamadan hepsi çekip gitti. Bir bakıma felaketlerinin ihtişamını gösterme olanağını ellerinden kaçırdılar. Cherbourg yolunda X. Charles, yuvarlak bir masayı dörtgen biçiminde kestirirken devrilen krallığından çok, protokole önem verdiğini gösterdi. Bu davranış kendilerini seven ağırbaşlı adamları ve soylarını sayan sadık kişileri üzdü. O dönemin olağanüstü halkı en doğru hareketi yaptı. Bir sabah, bir krallık isyanıyla saldırıya uğrayan ulus; o kadar metanetle davrandı ki öfkelenecek zamanı bulamadı. Kendisini savundu, denetledi, her şeyi kendi yerine koydu; hükûmeti yasalara, Bourbonları da sürgüne yöneltti. Bütün karmaşalara bu şekilde son verildi. Bir zamanlar XIV. Louis’yi barındıran taht, ihtiyar Kral X. Charles’ın altından hiç fark ettirilmeden çekip alındı. Bir kişi değil, birkaç kişi de değil; Fransa, Fransa’nın tamamı, yenen ve yengisinden sarhoşa dönen bir Fransa, barikatlar gününden sonra, Guillaume du Vair’in şu sözlerini hatırlayıp ona göre harekete geçti: “Her zaman büyüklerin nimetlerinden faydalanmaya alışık, her şeyi kolay yoldan elde etmeye alıştırılan zavallı başarısız prenslerin yüzüne bakılmaması ne yazıktır! Krallarımın, özellikle de en zavallı olanlarının kaderi, benim tarafımdan her zaman büyük saygıyla yâd edilecektir.” Bourbonlar da giderken yanlarında saygınlıklarını götürdüler ama onlar için kimse üzülmedi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi onların felaketleri de kendilerinden yüce tutuldu.