Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 34)
Banliyölerde, pazar düzeninde, bazen burjuvalar gibi büyük meydan ve Marigny Meydanı’na dağılmış bazen de zambaklarla süslenmiş caddelerde insanlar halkalar şeklinde halay çekerek dans ediyor ve tahta atların üzerinde dönüyorlardı; diğerleri kafayı çekmekle meşguldü; etraftan kahkahalar yükseliyordu. Her yerde büyük bir mutluluk, büyük bir neşe hâkimdi. Tartışmasız bir barış ve Kral’a gösterilen derin sadakat zamanlarıydı; Angeles Polis Şefi’nin Paris’in banliyöleri konusunda Kral’a sunduğu özel bir raporun şu satırlarla sona erdiği dönemdi:
Aslında ne kadar yanılıyordu Angeles Polis Şefi; oradaki kedi gibi olan halkın, aslana dönüşmesinin mümkün olmadığını düşünerek ne büyük yanılgıya düşüyordu. Çünkü bu kesinlikle gerçekleşebilmektedir ve Paris halkının yarattığı mucize de zaten burada yatmaktadır. Üstelik Kont Anglès’nin bu kadar küçümsediği bu kedi gibi halk, eski cumhuriyetlerin kurulmasına neden olabilecek kadar cesaret gösterebilmiştir. Kedi tasviri aslında onların gözünde özgürlüğün vücut bulmuş hâliydi. Sanki Pire’nin Minerva Aptera’sına bir aksesuar görevi görüyormuşçasına Korint’teki halk meydanında devasa bronz bir kedi heykeli duruyordu. Restorasyon döneminin saf polisi, aslında Paris halkı hakkında Kral’a fazlasıyla tozpembe bir tablo çiziyordu; aslında sanıldığı kadar masum bir ayaktakımı değildi onlar.
Yunanlar için bir Atinalı neyse, Fransızlar için de Parisli oydu; kimse açgözlü değildi, kimse onlardan daha rahat uyuyamaz, kimse onlardan daha açık yürekli ve tembel olamazdı. Unutkandı ancak kimi şeyleri de çok iyi hatırlardı; yine de onlara pek güvenilmezdi, her türlü işe anında hazır olur ama sonunda şan şöhret olduğu zaman tanınmaz hâle gelir, her türlü acımasızlığı yapmaya muktedir olurdu. Onun eline bir demir parçası verin, size 10 Ağustos’u tekrarlasın; ona bir silah verin, Austerlitz’i yaratsın. O kesinlikle Napolyon’un desteği, Danton’un kaynağıdır. Memleket meselesi diye yazar, özgürlük meselesi diyerek kaldırımları sökerdi. Aman dikkat! Gazap dolu saçları destansıydı, üzerindeki kıyafeti onun içinde yanan yangınını örter gibiydi. Aman dikkat edin! Caudine Forks’un eline geçen ilk Rue Grenetat’ı yaratırdı. Zamanı geldiğinde o Parisli, dimdik ayağa kalkmasını bilirdi; korkunç bakışları düşmanlarına yönelir, nefesi bir fırtınaya dönüşür, o zarif göğüslerinden Alp Dağları'nı darmadağın edebilecek kadar güçlü kasırga koparmasını bilirdi. Bu kediye benzetilen Paris’in banliyö halkı, silahlarını eline aldığı zaman devrimleriyle Avrupa’yı fethedebilirdi. Şen şarkılar söylemek, en gözde eğlencesiydi. Parisliysen, bunu bütün dünya bilirdi! Daha iyi bildiği ise sustuğunda XVI. Louis’yi tahtından indirdiği ve bunu dünyaya Marseillaise’i söyleyerek bildirmesiydi.
Anglès’nin raporunun kenarına bu notları ekledikten sonra, biz yine elbette ki dört çiftimize geri döneceğiz. Dediğimiz gibi, akşam yemeği bitmişti.
VI
Birbirlerine Hayran Oldukları Bölüm
Aşkın hâkim olduğu o masada ziyafet kurulmuş, sohbetler ediliyor, neşeyle kahkahalar atılıyordu; o anki mutlulukları daha fazla artırılamazdı. Fameuil ve Dahlia şarkılar mırıldanıyordu. Tholomyès içmeye devam ediyor, Zéphine kahkahalar atıyor, Fantine gülümsüyor; Listolier, Saint-Cloud’dan satın aldığı tahta bir trompeti çalıyordu.
Favourite, şefkatle Blachevelle’e bakarak şöyle dedi: “Blachevelle, sana tapıyorum.”
Bu sözler karşılığında Blachevelle ona şu soruyla karşılık verdi: “Favourite, peki ben seni sevmeyi bıraksaydım ne yapardın?”
“Ah!” diye haykırdı Favourite. “Ah! Bunun sakın şakasını bile yapma! Eğer beni sevmeyi bırakacak olursan senin peşini bırakmazdım; seni mahveder, parçalar, suya atar, tutuklatırdım.”
Bu sözler karşılığında gururu okşanan Blachevelle, şehvetli ve kendini beğenmiş bir gülümsemeyle ona baktı. Favourite, konuşmasını devam ettirdi: “Evet evet, seni polise verirdim! Ah! Kendimi kesinlikle kontrol edemezdim! Mahvolurdum!”
Blachevelle bu sözlerden mest olmuş hâlde, kendisini oturduğu sandalyede geriye doğru atarak gururla gözlerini kapadı. Dahlia, yemek yedikleri sırada, kargaşanın ortasında Favourite’a alçak sesle şöyle dedi: “Şu Blachevelle’e gerçekten tapıyorsun, öyle değil mi?”
“Ben mi? Ondan iğreniyorum.” diye yanıtladı Favourite onu, aynı tonda. Çatalını yüzüne doğru tutarak: “Çok açgözlü. Ben, evimin karşısındaki o küçük adamı seviyorum. O gerçekten çok hoş ve genç bir adam, tanıyor musun onu? Usta bir aktör olduğu hemen fark edilebilir. Ben aktörleri çok severim. Eve gelir gelmez annesi onun için hemen, ‘Ah, Tanrı’m, yine bütün huzurum gitti.’ diye haykırıyor. O da neşeyle ona koşup ‘Canım benim, attığın taşlar başımı yarıyor.’ diyor. Eve girdikten sonra bağıra çağıra şarkılar söylüyor; ne bileyim, dans ederek bir sürü gürültü çıkarıyor; merdivenlerin dibinden dahi sesi duyuluyor! Bir avukatın ofisinde şimdilik saçma sapan sözler yazarak günde yirmi sent kazanıyor. Aslında Saint Jacques’de eski bir devrimcinin oğlu. Ah, o gerçekten çok iyi biri. Bana öyle tapıyor ki bir seferinde krep yapmak için hamur hazırladığım sırada bana, ‘Matmazel, pastayı eldivenlerinizden yapın da ellerinizle birlikte yiyeyim.’ dedi. Bu tarz şeyleri ancak bir sanatçı söyleyebilir. Ah, o gerçekten çok iyi biri. Ben sadece o küçük adamı aklımdan atmak için burada rol yapıyorum. Boş versene, Blachevelle’e ona taptığımı söyleyerek yalan söylüyorum. Ah, hem de nasıl güzel yalan söylüyorum!”
Bir süre duraksadıktan sonra Favourite konuşmasına devam etti: “Üzgünüm Dahlia. Bütün yaz boyunca yağmurdan başka hiçbir şey yoktu, rüzgâr da beni öfkelendiriyor, hiç dinmiyor. Blachevelle çok cimri biri, insanlar yemekten başka hiçbir şey düşünmüyor. Burada, içinde bir yatak olan odada yemek yiyoruz ve bu beni hayattan tiksindiriyor.”
VII
Tholomyès’in Bilgelikleri
Bu arada, bazıları şarkı söylerken diğerleri bir ağızdan uğuldayarak konuşuyorlardı. Artık masada gürültüden başka bir şey yoktu. Tam bu sırada Tholomyès araya girdi.
“Rastgele ve bir ağızdan konuşmayalım arkadaşlar!” diye haykırdı. “Ziyafetin tadını kaçırmayalım. Çok fazla doğaçlama zihni aptalca boşaltır, konuşmadan önce sözlerimizi tartalım. Akan bira köpürmez. Acele etmeyin beyler, işin zevkine vararak anın tadını çıkaralım. Her şeyi ağırdan alın, yavaş yavaş yiyelim yemeklerimizi, aceleye lüzum yok ki. Baharı bir düşünsenize, acele davranacak olsa şeftali ve kayısı ağaçlarının hâli nice olurdu? Aşırı coşkunluk, güzel akşam yemeklerinin zarafetini ve neşesini öldürür. Rahat olalım beyler! Grimod de la Reynière de Talleyrand’la aynı şekilde düşünüyor.”
Grubun içinden, bu sözlerin üzerine bir isyan sesi yükseldi:
“Bizi rahat bırak, Tholomyès.” dedi Blachevelle.
“Kahrolsun hainler!” diye haykırdı Fameuil.
“Bombarda, Bombance ve Bamboche!” diye bağırdı Listolier.
“Pazar günü daha bitmedi.” diye yakındı Fameuil.
“Hâlâ ayığız.” diye ekledi Listolier.
“Tholomyès!” dedi Blachevelle. “Tanrı aşkına, rahatımı6 izle.”
“Bundan sonra sana Marquis de Montcalm diyelim o zaman.” diye karşılık verdi Tholomyès.
Bu vasat söz oyunlarının sonunda, sanki havuza atılan bir taşın yarattığı etki gibi masada, sessizlik hâkim oldu. Herkes bu imalı şakanın ne anlama geldiğini düşünüyordu çünkü Marquis de Montcalm o zamanlar çok ünlü bir Kralcıydı.
“Dostlarım!” diye haykırdı Tholomyès, sözlerinin doğurduğu bu etkiden memnun, büyük bir başarıya ulaşmanın verdiği güvenle konuşmasına devam etti: “Kendinize gelin. Söylemiş olduğum bu sözler, kelime oyunları sizi kırmasın. Sadece şakaydı söylediklerim. Şaka bir tortu gibidir, göklerde uçuşan kelimelerin yere bıraktıkları bir tortu. Kelimeler elbette ki uçar gider, tortu ise çöktüğü yerde kalır. Ben özellikle zekice yapılan bir şakaya her zaman saygı duyarım. Zira şaka nerede olursa olsun konmuştur bir yere ama akbaba göklerde uçmaya devam eder. Sonuç olarak şunu bir düşünün; bütün yücelikle adlandırdığımız güzellikler, şaka sonucu meydana gelmiştir. Şaka kesinlikle hakaretten uzaktır. Değerleri oranında onu onurlandıralım, bu yüzden altında başka bir şey aramayalım. İnsanlığın en yücesi, en kutsal olanı, en çekicisi ve belki de insanlığın dışında kalanlar bile şaka yapmışlardır. Yüce İsa Mesih, Aziz Petrus’a; Yüce Musa, İshak’a; Eschlyus Polynices, Kleopatra Octavius’a şakalar yapmıştır. Şunu da sakın unutmayın, Kleopatra şakasını Aktium Savaşı’ndan önce yapmıştır ve güzel Toryne şehrinin oluşmasıyla bu savaş sona ermiştir. Yani Yunanca bir isim olan bu güzel şehri bile bir şakaya borçluyuz. Bunları söyledikten sonra, biraz önce söylediklerime geri dönüyorum. Tekrar ediyorum kardeşlerim, tekrar ediyorum; aşırı taşkınlığa, şamataya, gürültüye lüzum yok; her şeyin bir yeri olduğu gibi neşenin de şakalaşmanın da bir yeri ve zamanı var. Şimdi beni dinleyin: Ben Anphiarus’un sağduyusuna ve Sezar’ın tüysüzlüğüne sahibim. ‘Her şeyin olduğu gibi şakanın da bir ölçüsü vardır.’ demiştim. Elmalı turtaya bayılıyorsunuz, değil mi hanımlar? Ama onda bile aşırıya kaçmamalısınız. Elbette tatlı yemenin bile bir yolu yordamı vardır. Oburları oburluk cezalandırır. Hazımsızlık ise Tanrı tarafından midesini idare edemeyenlere verilmiş bir cezadır. Ve şunu sakın unutmayın; her şeyin, bize zevk versin ya da vermesin, aşkımızın dahi dolabilen bir midesi vardır. İşte bu yüzden, midenin gereksiz yere doldurulmaması, sınırlarının zorlanmaması için atacağımız adımların ölçüsünü belirlemek gerekir. Gereken yerde, gerektiği zaman insan kendisini durdurmayı bilmelidir. Bilge olan kişi, belirli bir anda kendisini nasıl tutması gerektiğini bilen adamdır. Bu konuda bana güvenin. Çünkü tüm deneyimlerim bu durumun gerçekten böyle olduğunu bana kanıtlamış ve ben de bu şekilde hep başarılı olmuşumdur. Üzerinde düşünülmeye, yorumlanmaya ve çözülmeye değer bir olayla tamamen değersiz bir olayı kolayca ayırt edebilirim ben. Çünkü doktor olmak için Roma’da Munatius Demens, babasını öldüren adamı sorguya çekerken ben de işkencenin nasıl yapılacağına dair bir tez yazmıştım. Bu yüzden de arzularınızın ölçülü olmasını tavsiye ediyorum sizlere. Adımın Félix Tholomyès olduğu kadar iyi biliyorum bu durumu. Saati geldiğinde kahramanca karar alıp Sylla veya Origenbe gibi gerektiği anda cesurca noktayı koyabilene ne mutlu!”