18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 33)

18

Onun sahip olduğu bu güzelliği tarif etmek güçtü. Masmavi gözleri, uzun kirpikleri, ufacık elleri ve ayakları, bembeyaz teni, bileklerinde yer yer belli olan morumsu damarları, kıvrak bedeni ile tam anlamıyla genç ve taze bir güzellikti; hafifçe dolgun olan yüzü, çehresinin çok daha çocuksu görünmesine neden oluyor, onu büsbütün çekici hâle getiriyordu. Öylesine yapmacıksız tavırları vardı ki gören onun muazzam bir terbiyeyle yetişmiş olduğunu düşünürdü. Şayet kibar bir ailenin kızı olarak ünlü davet ve salonlarda salınmış olsaydı nice yazarların adına methiyeler düzeceğine, onu tanrıçalara benzeteceğine hiç şüphe yoktu.

Fantine, çok güzel bir genç kadındı ve bunun farkında bile değildi. Böylesine muhteşem görünmesine karşın o sadece zavallı bir işçi kızdı. Tanrı vergisi güzelliği de onun sahip olduğu tek süsüydü. Nereden geldiği bilinmiyor olsa da geçmişi gölgelerin ardında kalan bu genç kadın, safkan zarafetten oluşuyordu. Her türlü dış ve iç güzellikleri kendisinde toplamış, müstesna bir varlıktı.

Fantine’in ne kadar neşeli olduğundan bahsetmiştik ancak bir o kadar da mütevazıydı.

Onu dışarıdan dikkatle inceleyen bir gözlemci; yaşının, mevsimin ve yaşadığı aşkın vermiş olduğu sarhoşlukla, karşı konulmaz bir çekingenlik ve alçak gönüllülük timsali olduğunu söyleyebilirdi. Biraz aklı karışmış gibi de görünüyordu. Onun için söylenebilecek tek bir gerçek vardı: Tholomyès’in metresi olduğu. Ancak gözlerinde hiç değişmeyen ve karşısındaki insanları pek az yanıltan o kutsal bakire bakışı, yüzünden hiç kaybolmuyordu; yaşadığı aşk, onu hiçbir suretle kirletmemişti.

Birdenbire yüzünü kaplayan ciddi ve neredeyse katı saygınlık ifadesi; yaşadığı neşenin bir anda yok olmasına, düşüncelere dalmasına neden olsa da hiçbir zaman dış görünüşünde tuhaf ve rahatsız edici bir ifade olmuyordu. Tanrıçaları dahi kimi zaman kıskandıracak bir duruşa sahipti. Alnı, burnu, çenesi, her şeyiyle bütün olarak orantılı çehresinin etrafa yaydığı dinginlik onun gerçek kişiliğini temsil ediyordu. Dudaklarının kenarındaki masum kıvrımları, karşısındaki insanı bir anda aşka düşürecek kadar çekici ve cezbediciydi bu iffet abidesi güzel genç kadının.

Aşk; hatalarla dolu bir yoldur, her zaman da böyle olmuştur. Fantine ise hataların üzerinde yüzen masumiyetin vücut bulmuş hâlidir.

IV

Tholomyès, Mutluluktan Bir İspanyol Şarkısı Söylüyor

Tatilin başladığı o gün çok güzeldi. Sanki tüm doğa da bu gençlerle birlikte tatil yapıyor ve gülüyordu. Saint-Cloud’un çiçek tarhları havayı mis gibi kokularıyla dolduruyordu. Seine’den gelen hafif rüzgâr, yerlerdeki bütün yaprakları havalandırıyor; rüzgârda sallanan yasemin ağaçlarının dallarından arıların vızıltıları duyuluyordu. Çayırlıklardaki civanperçemleri, yoncalar ve yulaf başaklarının üzerini kelebekler süslüyor; Fransa Kralı’na atfedilmiş yemyeşil bahçelerinden kuş cıvıltıları yükseliyordu.

Güneşin ışıltılarına, tarlaların, çiçeklerin, ağaçların yemyeşil göz kamaştıran manzarasına dört neşeli çiftin gülen gözleri eşlik ediyordu.

Bu cennet gibi bahçelerin arasında durmaksızın gülüyor, çeşitli maskaralıklar yapıyor, yerlerde yuvarlanıyor, birbirleriyle şakalaşıyor, bütün günün keyfini çıkarıyorlardı. Bir tek Fantine çekimser duruyordu; biraz önceki canlılığı sanki kaybolmuş, üzerine tuhaf bir durgunluk çökmüştü. “Her zaman aklın karışmış gibi bakıyorsun.” dedi Favourite, onun bu durumunu fark edince.

Aşk böyle bir şeydir işte. Mutlu çiftlerin hayata ve doğaya karşı en derin çağrısıdır aşk; her şeyden, her dokunuştan, her bakıştan gözlere aktarılır. Bir zamanlar, tarlaların ve ormanların içinde özellikle âşıklar için yaratılmış, sonsuza dek birlikte olmaya karar vermiş ve birbirlerini çok seven çiftlerin yüreklerini aydınlatan bir perinin var olduğu söylenirmiş. Bu peri sayesinde bahar geldiğinde insanların yüreğinde o tatlı kıpırtılar başlarmış. Tüm asilzadeler, yoksullar, saraylılar, kasaba halkı; dediklerine göre hepsi bu perinin tebaasıymış. Güler, eğlenir, avlanır ve bu perinin dokunuşlarıyla insanlar gerçekleşen aşkın parıltısıyla ne büyük değişime uğrarmış! İşte, bizim gençler de şimdi bu nimetlerden faydalanıyorlardı. Fırsat buldukça kırlara koşuyor, güneşin altına serilerek konuşup koklaşıyor, birbirlerine tatlı sözler söyleyerek aşkın en güzel zamanlarını birlikte yaşıyorlardı. Güzel kadınlar işte böylesi muhteşem aşklara kendilerini teslim ediyorlar, yaşadıkları aşkın asla bitmeyeceğini düşünüyorlardı. Filozoflar, şairler, ressamlar ise bu coşkuları gözlemliyor ve bundan ne çıkaracaklarını bilemez hâlde şaşkına dönüyorlardı. Cythera bu anlarda kendinden geçer, Watteau kendi kendine hayıflanır, Pleblerin ressamı Lancret sanki masmavi gökyüzüne doğru uçmuş gibi aşağıdaki âşıkları izler, Diderot ise bütün aşk şiirlerine ilham olması için kollarını âşıklara açardı.

Kahvaltıdan sonra dört çift; Hindistan’dan yeni gelen, adı şu anda hafızamızdan tamamen silinmiş olan, o dönemde tüm Paris’i Saint-Cloud’a çeken bir bitkiyi görmek için Kral Meydanı olarak adlandırılan yere gittiler. Uzun saplı, tüylü, yapraksız ve iplik kadar ince sayısız dalları olan, minik milyonlarca beyaz tomurcukla kaplı tuhaf ve sevimli bir çalıydı gördükleri. Çiçeklerle süslenmiş bu çalı şekillendirilerek budanmıştı. Her zaman büyük bir meraklı kitlesi onu görmeye geliyordu.

Tholomyès çalıyı gördükten sonra, “Şimdi sizlere eşeğe binmeyi öneriyorum.” dedi neşeyle. Eşeklerin sahibiyle belli bir fiyatta anlaştılar ve böylece Vanvres’den yola çıkarak Issy’ye dönmeye karar verdiler. Issy’de tuhaf bir olay meydana geldi.

O zamanlar Bourguin’e ait olan gerçek millî park, tamamen açıktı. Kapılardan geçtiler, mağaralara girip eğlendiler, ünlü ayna dolabının gizemli küçük etkilerini denediler, etrafta görülebilecek ne varsa her yeri büyük bir neşeyle ziyaret ettiler. Bernis Papazı tarafından kutsanarak iki kestane ağacının arasına kurulmuş salıncakta sallandılar.

Birbiri ardına bu güzellikleri salıncakta sallayan delikanlılar, uçuşan etekleriyle kızların kahkahalarını büyük bir zevkle izliyor; kızlar ise zevkten dörtköşe, geçirdikleri zamanın keyfini çıkarıyorlardı. Tam bu sırada Tholomyès o güne kadar hiç yapmadığı bir şey yaparak, muhtemelen iki ağaç arasına kurulmuş bir salıncakta sallanan güzel bir kızdan ilham alınarak bestelenmiş bir İspanyol şarkısını mırıldanmaya başladı:

Ben Badajozluyum, Aşk beni çağırıyor; Alev alev yanar gözlerim, Sana ait tüm ruhum; Her şeyi göze alıyorum, Kendimi sana bırakıyorum.

Fantine onun sesini duyar duymaz sallanmayı bırakmıştı. Kimse onun bu şekilde bir şarkı söylemesini beklemiyordu, Fantine ise bu durumdan oldukça rahatsız olmuştu. “Bu şekilde keyifsiz davranmandan hoşlanmıyorum.” dedi Favourite, durumdan huysuzlaşan Fantine’e.

Eşekleri sahiplerine teslim ettikten sonra, yeni zevkler keşfettiler. Seine’de sandalla gezintiye çıktılar, kimisi artık biraz oturup dinlenmek istediğinden sohbet etmek için Passy’de karaya çıktılar. Okuyucunun hatırlayacağı üzere, o sabah saat beşten bu yana ayaktaydılar ama Favourite yerinde duramıyor, içi içine sığmıyordu. “Ah ama bugün pazar, yorgunluk diye bir şey yok! Pazar günü kimse yorulamaz.” diye bağırdı neşeyle.

Bunun üzerine dört çift, saat üçe doğru mutluluktan sarhoş olmuş hâlde, o zamanlar Beaujon’un tepelerini kaplayan Champs-Élysées ormanlarını aşarak dağların eteklerine tırmanmaya başladılar.

Zaman zaman Favourite neşeyle haykırarak: “Peki ya sürpriz, sürpriziniz ne olacak?” diye mızmızlanıyordu.

“Sabırlı olun.” diye yanıtlıyordu Tholomyès.

V

Bombarda’da

Yorgun hâlde dağlardan indikten sonra, karınları acıktığından akşam yemeğini düşünmeye başladılar; sonunda biraz bitkin durumda olan sekiz kişilik ışıltılı grup, Champs-Élysées’de oldukça ünlü olan, Delorme Meydanı’ndan tabelası görülen Bombarda Meyhanesi’ne girdiler.

Sonunda içeride cumbalı oturma alanlarıyla, büyük ama salaş bir salondan içeriye girdiler (pazar günü olması nedeniyle kalabalığa katlanmak zorundaydılar). İçerideki iki pencereden iskele ve nehrin ötesini izleyebilecekleri bir manzara hâkimdi; camlardan muhteşem akşam güneşinin hüzmeleri süzülüyordu; birinin üzerinde erkek ve kadın şapkalarından ve bir çiçek dağından oluşan diğer misafirlere ait, diğerinde ise dört çift tabak, bardak ve kadehlerin yerleştirilmiş olduğu iki masa vardı; neşeyle hazır olan masanın çevresine oturdular. Şarap ve yemek istediler, masanın üzerinde sanki düzen içerisinde düzensizlik hüküm sürüyordu. Molière, “Masanın altından birbirlerini çimdikleyerek, itişip kakışıp tekmeleyerek gülüyorlardı.” diye şikâyet bile etmişti onları.

Sabahın beşinde başlayan o keyifli tatil gününün, öğleden sonra dört buçukta geldiği nokta buydu. Güneş batmak üzereydi ve onların karnı çok açtı.

Güneş ışığı ve insanlarla dolu Champs-Élysées’nin meşhur tozu, iki yandaki at heykellerini sanki canlıymış gibi gösteriyordu. Pazar kalabalığının içerisinde bu sokaklarda yürümek artık bir mesele idi. Sürekli arabalar gidip geliyordu. Muhteşem muhafızlardan oluşan bir bölük, başlarında komutanlarıyla Neuilly Bulvarı’ndan aşağıya doğru iniyordu. Batan güneşin altında hafif pembemsi görünen beyaz bayrak, Tuileries’nin kubbesi üzerinde dalgalanıyordu. Bir grup insan, Kral lehine şarkılar söylüyor; Kral Hassa Alayı, borazanlarıyla çalışıyordu. Birçoğu 1817 yılında iliklerinden çıkarmayı henüz tamamen bırakmadıkları beyaz ve gümüşi zambak broşlarını takıyordu. Bir kez daha VX. Louis Meydanı, mutlu ziyaretçilerin kalabalığı altında boğulmuştu. Küçük kızların oluşturduğu korolar, yoldan geçenlerin arasında, insanların alkışları altında o zamanlar ünlü Bourbon havası olan şarkıları neşeyle söylüyorlardı: