Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 25)
İri ve güçlü olmak, bulunduğu yerde en büyük üstünlüktü. Çünkü mahkûmlar arasında böylesine büyük bir güce sahip olan kişilerin zindandan kaçması çok kolaydı. Bu tür mahkûmlar bedenlerini kuvvetlendirmek için her gün idman yaparlardı. Dikey bir yüzeye tırmanmak ve neredeyse hiçbir iz düşümünde görünmeyen destek noktaları bulmak, Jean Valjean için çocuk oyunuydu. Sırtının ve bacaklarının gerginliği sayesinde, dirsek ve topuklarıyla pürüzsüz taşın üzerinde duvara belli bir açı vererek sanki sihirli bir şekilde üçüncü kata kadar yükselebilirdi. Hatta bazen hapishanenin çatısına bile bu şekilde ulaşabiliyordu.
Çok konuşkan biri değildi, çok nadiren gülerdi. Yılda bir veya iki kez, o mahkûmun bir iblisin kahkahasının yankısı gibi olan o hüzünlü kahkahasını kendisinden koparmak için aşırı bir duygu yüklemesi gerekiyordu. Sürekli olarak düşüncelere dalar, sanki korkunç bir şeyin sürekli olarak tefekkür edilmesiyle meşgul gibi görünürdü.
Eksik bir doğanın ve ezilmiş bir zekânın sağlıksız algılarına karşı korkunç bir şeyin üzerinde durduğunun, kafası karışmış bir şekilde bilincindeydi. İçinde süründüğü o karanlık ve solgun gölgede, boynunu her çevirdiğinde ve bakışını kaldırmaya çalıştığında, bir şeyden müthiş derecede korkuyor; dehşet ve öfke karışımı bir duyguya kapılıyordu. Bu duygu onun uykularını kaçırıyor, üzerine kâbus gibi çöküyor ya da tepesinde yükseliyordu. Ana hatları gözünden kaçan ve onu dehşete düşüren şey, uygarlık dediğimiz o harikulade piramitten başka bir şey değildi. Yasalar, ön yargılar, insanlar ve eylemler; tüm bunların üzerinde onu, insanlara karşı büyük bir haksızlık olarak görüyordu. Onu kaynayan ve biçimsiz bir yığının içinde, kimi zaman yakınında kimi zaman çok uzaklarda, bazen erişemeyeceği sofralarda, canlı biçimde aydınlatılmış bir grubun içinde, tek bir ayrıntı olarak görüyordu. Bu tür konuları öylesine çok düşünüyordu ki düşünceler onu büsbütün eziyor, hayal ile gerçek arasında bir yere sürükleniyordu. Olası tüm talihsizliklerin dibine düşmüş ruhlar, artık kimsenin bakmadığı o arafların en diplerinde kaybolmuş mutsuz insanlar, yasanın azarladığı bu insan toplumunun tüm ağırlığını üzerlerinde hissederlerdi. İşte o da bu insan toplumunun tüm ağırlığını çok ürkütücü biçimde üzerinde hissediyordu. Bu durumlarda Jean Valjean, etrafındaki her şeyi unutarak sadece düşüncelere dalıyordu. Değirmen taşının altındaki darı tanesinin düşünceleri olsaydı, kuşkusuz Jean Valjean’ın düşündüğüyle aynı şeyi düşünürdü.
Tüm bu yaşadıklarının sonunda hayaletlerle dolu gerçekler, gerçeklerle dolu hayaller neredeyse tarif edilemez bir tür içsel durum yaratmıştı. Zaman zaman mahkûm olduğu fikrinden tamamen uzaklaşır, etrafındaki her şeyi unutarak düşüncelere dalardı. Aynı anda hem eskisinden daha olgun hem de sıkıntılı olan mantığına isyan ettiği zamanlar da olurdu. Başına gelen her şey ona saçma geliyordu, onu çevreleyen her şey ise imkânsız görünüyordu. Kendi kendine bunun bir rüya olabileceğini söylüyordu. Ondan birkaç adım uzaktaki gardiyanlara baktığında onları sanki bir hayaletmiş gibi tasvir ediyordu. Sanki o hayaletler, kendisine gelmesi için sopasıyla dürterek onu uyandırıyordu.
Görünür anlamdaki gerçek doğanın varlığı, onun açısından sanki yok gibiydi. Jean Valjean açısından ne güneş ne güzel yaz günleri ne parlak gökyüzü ne de taze nisan sabahları sanki yokmuş gibiydi. Onun ruhunu aydınlatabilmek için gerekli olan temiz havayı nereden bulduğunu gerçekten bilmiyordum.
Sonuç olarak durumu özetlememiz gerekirse az önce özet hâlinde bahsettiğimiz ve kimi zaman olumlu sonuçlara sebebiyet verebilecek şeyler; Toulon’un heybetli mahkûmu, Faverolles’ün zararsız ağaç budayıcısı Jean Valjean’ın on dokuz yıl boyunca, zindanlarda kendisini farklı açılardan şekillendirmesine neden olmuş, böylece iki tür kötü eyleme muktedir hâle gelmişti. İlk olarak, maruz kaldığı kötülüğe karşı misilleme niteliğinde sergilediği plansız, atılgan, tamamen içgüdüsel kötülük benliğini sarmış; ikinci olarak ise yaşamış olduğu tüm bu talihsizliklerin sonunda bilinçli olarak tartışılan ve önceden tasarlanmış kötücül eylemlerini yanlış fikirlere kapılarak kabullenmişti. Kasıtlı olarak tüm benliğiyle benimsediği kötücül eylemleri; akıl yürütme, irade ve azim duygularıyla üç ardışık aşamadan geçiyordu. Her an harekete geçirmek için hazır durumda olan nefreti, nefsinin yaşadığı acılardan doğan öfkesi, yıllar boyunca yaşadığı derin aşağılanma duygusu; onun iyilere, masumlara ve adalete karşı tepki göstermesine neden oluyordu. Tüm düşüncelerinin çıkış noktası, tıpkı varış noktasında olduğu gibi insanoğluna karşı beslediği büyük nefretti. Tanrısal inançlarının tümüyle zayıflamış olması nedeniyle, bunca yılın ardından kim olursa olsun bazı canlılara zarar vermek için aralıksız ve acımasız bir arzu duyuyor; topluma, insanlığa ve yaratılışa karşı büyük nefretini bu arzularıyla besliyordu. İşte bütün bunların sonunda, Jean Valjean’ın pasaportuna işlenen “Çok tehlikeli bir adamdır.” yaftası; onun, içi kin ve kötülük dolu bir varlık olarak yeniden doğmasına neden olmuştu. Geçirdiği on dokuz yılın ardından içindeki iyilik duyguları tamamen kurumuştu. Kalp kuruduğunda insanın tüm duygularını belirgin hâle getiren gözler de kururdu. Hapishaneden ayrıldığında gözyaşı dökmeyeli on dokuz yıl olmuştu.
VIII
Dev Dalgalar ve Gölgeler
Denizde bir adam var!
Bunun ne önemi var ki? Geminin durmaya hiç niyeti yok. Rüzgâr esiyor. O kasvetli geminin takip etmek zorunda olduğu bir rotası var, gelip geçiyor.
Denize düşen adam kayboluyor, sonra yeniden ortaya çıkıyor, dalıyor, tekrar yüzeye çıkıyor; boğulmamak için çabalarken bağırıyor, kollarını uzatıyor ama kimse onun sesini duymuyordu. Kasırga altında titreyen gemi tamamen kendi işine odaklanmış, yolculuğuna devam ediyordu. Yolcular, denizde boğulmak üzere olan adamı görmüyorlardı bile; zavallının kafası, engin denizin ortasında, korkunç dalgaların arasında bir su damlasından başka bir şey değildi. Derinlerden gelen çaresiz imdat çığlıkları kesiliyordu. Bu geçen gemi, bir hayal olabilir miydi? Çılgına dönmüş gözlerle gemiye bakıyordu. Gemi sanki geri çekiliyor, kararıyor, küçülüyordu. Şimdi denizin tam ortasındaydı, başı dönüp denize düşene kadar o da geminin yolcularından biriydi ve diğerleriyle birlikte o geminin güvertesindeydi. Tıpkı diğer yolcuların olduğu gibi o da aynı haklara sahip yaşayan bir adamdı. Peki, şimdi ne olmuştu? Kaymış, düşmüş ve her şey sona ermişti.
O muazzam denizin içindeydi. Ayaklarının altından kayıp gidecek bir toprak parçası dahi kalmamıştı. Rüzgârın parçalayıp savurduğu dalgalar onu korkunç bir şekilde kuşatmıştı, gücü giderek azalıyordu. Devasa dalgalar onu sürekli olarak yutmaya çalışıyordu. Ne zaman denizin derinliklerine batsa gecenin karanlık uçurumlarını görüyordu. Korkunç ve bilinmeyen bitkiler onu yakalıyor, ayaklarına dolanarak sanki onu kendilerine doğru çekiyordu. Artık denizin derin bir uçuruma dönüştüğünün, köpüklü dalgaların bir parçası olduğunun bilincindeydi. Dalgalar onu birinden alıp diğerine doğru fırlatırken acı dolu bir çabayla nefes almaya çalışıyordu. Korkunç okyanus onu boğmak için hiddetle saldırıyor, sanki amansız bir düşmana dönüşüyordu. Buna rağmen yine de mücadele etmeye devam ediyordu. Kendisini o azgın sulara karşı savunmaya çalışıyor, sürükleniyor, batıyor, çıkıyor ve her şeye rağmen yüzmeye çalışıyordu. Çok korkuyordu ancak bu engin denize karşı kim tek başına savaşabilirdi ki?
Peki ama gemi neredeydi? Çok uzaklarda, ufkun soluk gölgelerinde zar zor görünüyordu.
Rüzgâr bütün şiddetiyle esmeye devam ediyor ve köpüklü dalgalar bütün takatini bedeninden çekip alıyordu. Gözlerini yukarıya doğru kaldırdığında görebildiği yalnızca kopkoyu bir karanlık oluyordu. Ölüm sancılarının ortasında, denizin muazzam çılgınlığına tanık oluyordu. Deniz sanki kudurmuş bir canavarı andırıyordu; dünyanın sınırlarının ötesinden geliyormuş gibi garip sesler duyuyor, kulakları uğulduyor ve nasıl korkunç bir bilinmezliğe doğru ilerlediğinin bilincine varıyordu.
Gökyüzünde süzülen kuşları görebiliyordu. Sanki tüm dertlerinden kurtulmuş melekler gibi uçuyorlardı. Kuşlardan ona nasıl bir zarar gelebilirdi ki? Onlar sadece uçar, ölenlerin ardından leşleri parçalamak için aşağılara inerlerdi.
O iki sonsuzluğun içinde, okyanusun ve gökyüzünün arasına aynı anda gömüldüğünü hissediyordu; biri onun mezarı, diğeri ise kefeni olacaktı.
Gece çökmüştü, saatlerdir yüzüyordu ve gücü artık tükenmek üzereydi. İçinde insanların dolu olduğu o gemi gözden kaybolalı çok uzun zaman olmuştu, bu korkunç alaca karanlığın içerisinde yapayalnız kalmıştı. Batıyor, çıkıyor, sertleşen ve kramplar giren bedenini suyun üzerinde tutmaya çalışıyor; korkunç dalgaların altında onu bekleyen karanlığın giderek yaklaştığını hissediyordu.
Artık etrafında insanlar yoktu. Peki ama Tanrı neredeydi?
Bağırıyordu: “İmdat! İmdat!”
Hâlâ çaresizlikle bağırmaya devam ediyordu.
Ne gökyüzünde ne engin denizde, hiçbir şey yoktu.
Sonsuz deniz, korkunç dalgalar, yosunlar, kaya parçaları, sanki etrafındaki tüm dünya onun sesine karşı sağır olmuştu. Bitmesi için fırtınaya yalvarıyordu ancak Tanrı’nın belirlediği sarsılmaz fırtına yalnızca sonsuz olana itaat ederdi.