18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 11)

18

Orada bir taş vardı ve Piskopos bunun üzerine oturdu. Söze başlaması ani oldu.

“Sizi tebrik ederim.” dedi, azarlarcasına bir ses tonuyla. “Ne de olsa Kral’ın ölümü için her şeye rağmen oy kullanmadınız.”

Konvansiyonun eski üyesi, Piskopos “her şeye rağmen”i üstüne basa basa söylerken iğneleyici anlamı fark etmemiş gibiydi. Cevap verirken yüzündeki tebessüm de tamamen kaybolmuştu.

“Beni bu kadar tebrik etmeyin, efendim. Ben bir zorbanın ölümü için oy verdim.”

Yaşlı adamın ses tonundaki sertlik, Piskopos’u hayrete düşürmüştü.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Piskopos.

“İnsanı bir zorba yapan şeyin cehalet olduğunu söylemek istiyorum. Ben, işte o zorbalar yaratan cehaletin sona ermesi için oyumu kullandım. Ben sadece bu zorba cehaletin üzerine kurulmuş olan krallığın sona ermesini istedim, bilim ve irfan yolunda kurulacak bir krallığın doğmasına vesile olmak istedim. Bana göre insan sadece bilim tarafından yönetilmelidir.”

“Peki, ya vicdan?” diye ekledi Piskopos.

“Aynı şey. Vicdan, içimizde sahip olduğumuz doğuştan gelen bilimin miktarıdır aslında.”

Monsenyör Bienvenu, kendi açısından pek yeni olan bu bakış açısını büyük bir şaşkınlıkla dinliyordu. Konvansiyon Üyesi konuşmasına devam etti:

“Ben, XVI. Louis’nin infaz edilmesine hayır dedim çünkü bir insanın başka bir insanı öldürme hakkının olmadığını düşünmekteyim. Bu yüzden de onun sürgün edilmesine taraf oldum. Zorbalığın; yani kadın için fuhuş, erkek için kölelik ve çocuk için gecenin bitmesine taraf oldum. Ben cumhuriyet için oy verirken kardeşlik, uyum, bilgelik ve aydınlık için oy verdim. Ben sadece ön yargıların ve hataların yıkılmasına yardımcı oldum. Eski dünyanın yıkılmasına biz sebep olduk ve o eski dünya, o sefalet vazosu, insan ırkını altüst ederek çok daha neşeli ve zevkli bir vazo hâline geldi.”

“Karışık bir zevk.” dedi Piskopos.

“Sıkıntılı bir zevk diyebilirsiniz ve bugün, geçmişin o kutsal 1814 denen ölümcül dönüşünden sonra yok olan bir sevinç! İşimizi tamamlamadık, bunu kabul ediyorum. Bütün gücümüzle eski düzeni ortadan kaldırmaya çalıştık, kısmen de olsa bunu başarabildik. Ancak fikirleri tamamen bastıramadık. Suistimalleri yok etmek yeterli değildi sonuç olarak, düzenlerle birlikte ahlak kurallarını da değiştirmemiz gerektiğini bilmeliydik. Yani demek istediğim, nihayetinde değirmen tamamen yıkıldı ancak onu çalıştıran rüzgâr olduğu hâliyle orada kaldı.”

“Sizler yıktınız. Bu yıkımla birlikte bir şeyleri değiştirmiş olduğunuz da aşikâr ancak gazapla yapılan yıkımın sonunda ortaya çıkan değişikliklerin geleceğine güvenmek doğru değildir.”

“Haklının da zorba bir yanı vardır, Piskopos; dürüstlüğün zorbalığı, ilerlemenin en temel ögesidir. Her durumda ve ne söylenirse söylensin, Fransız Devrimi, İsa’nın gelişinden bu yana insan ırkının atmış olduğu en önemli adımdır. Bu adım belki tamamlanmamış olabilir ancak gerçek anlamda kutsaldır. Bilinmeyen tüm toplumsal nicelikleri özgür bırakmış; ruhları yumuşatarak, sakinleştirerek ve yatıştırarak aydınlatmış; uygarlık dalgalarının dünya geneline yayılmasını sağlamıştır. Halkı kölelikten kurtarmıştır. Fransız Devrimi, insanlığın kutsanmasıdır.”

Piskopos, kendisini mırıldanmaktan alamadı: “Öyle mi? 93’ü mü kastediyorsunuz?”

Konvansiyon Üyesi, neredeyse ölünün dirilişini hatırlatan bir hareketle koltuğunda doğruldu ve ölmekte olan bir adamın bezgin sesiyle konuşmaya devam etti:

“Ah, işte asıl konuya geldiniz; 93 olayı! Ben de sizden bunu duymak istiyordum. Bu 93 olayı, bin beş yüz yıldır biriken karanlığın arkasından gelen bir aydınlıktır; bin beş yüz yılın sonunda patlamıştır. Bu büyük aydınlanmadan böylesine küçümser bir tavırla bahsetmeniz haksızlıktır.”

Piskopos, itiraf etmese de içinin bir anda irkildiğini fark etti. Yine de konuşmak için toparlandı ve ona şöyle bir cevap verdi:

“Yargıç, adalet hakkında konuşuyorsa bir din adamı ancak daha yüce bir adaletten başka bir şey olmayan merhamet adına konuşur. Bir patlamanın, aydınlanmanın da hata yapmaması gerekir.”

Ve doğrudan Konvansiyon Üyesi’ne bakarak: “Peki, ya XVII. Louis?” diye ekledi.

Konvansiyon Üyesi elini uzatarak, Piskopos’un kolunu tutarak, heyecanla konuşmaya başladı: “XVII. Louis, bu konuya bir bakalım. Kimin için ağlamak istersiniz? Masum bir çocuğun ölümü için mi? Çok güzel, bu durumda gelin birlikte ağlayalım. Yoksa bir kraliyet çocuğu için mi ağlamak istersiniz? Benim için bunun da bir önemi yoktur. Bu konuda size kısa bir bilgi vermek isterim. Bana göre Cartouche’un küçük ve masum bir çocuk olan kardeşinin Grave alanındaki darağacında, sırf Cartouche’un kardeşi olmak suçundan dolayı sallandırılmış olmasıyla; aç ve susuz ölüme terk edilen masum bir çocuğun Temple Şatosu’nda, tek suçu XV. Louis’nin torunu olması nedeniyle infaz edilmesi arasında hiçbir fark yoktur.”

“Monsenyör.” dedi Piskopos. “Bu isimleri aynı cümlenin içerisinde kullanmanızdan hiç hoşlanmadım.”

“Cartouche mu? Yoksa XV. Louis mi? Hangisi için itiraz ediyorsunuz, sizce hangisi suçsuzdur?”

Anlık bir sessizlik hâkim oldu. Piskopos geldiğine neredeyse pişman olmak üzereydi ancak yine de belli belirsiz ve garip bir şekilde sarsıldığını hissediyordu. Konvansiyon Üyesi konuşmaya devam etti:

“Ah, Monsenyör Papaz, siz dürüstlüğün kabalığını sevmiyorsunuz. Oysaki İsa bu dürüstlükler üzerine temelini kurmuştur. Kutsal asası ile Temple’i boşaltmış, mucizeler dağıtan değneği dürüstlüğün amansız dağıtıcısı olmuştur. ‘Peşimden gelin!’ diye bağırdığında, hiç kimse arasında ayrımcılık yapmamıştır. Barabbas’ın Dauphini ile Hirodes’in Dauphini’ni bir araya getirdiğinde utanmamıştır. Masumiyet, Monsenyör, özel bir asalettir. Masumiyetin yüceliğinin olması gerekmez, o tıpkı zambaklar gibi bulunduğu yerde kendisini belli eder.”

“Bu doğru.” dedi Piskopos alçak sesle.

“Ben buna itiraz ediyorum.” diye devam etti Konvansiyon Üyesi G. “Bana XVII. Louis’den bahseden sizsiniz, bu yüzden sorularıma cevap vermeniz gerekir. Kim olurlarsa olsunlar; masumlar, tüm şehitler, tüm çocuklar, alçaklar ve yüceler için ağlar mısınız? O zaman size katılırım. Ancak bu durumda, size söylediğim gibi 93’ten daha gerilere giderek gözyaşlarımızı XVII. Louis’den başlayarak dökmeliyiz. Benimle birlikte halkın sefil çocukları için ağlayacak olursanız, ben de sizinle birlikte kral çocukları için ağlayacağım.”

“Ben hepsi için ağlarım.” dedi Piskopos.

“Eşit oranda mı?” diye haykırdı Konvansiyon Üyesi G.

“Eğer bu hususta dengenin şaşması gerekiyorsa o zaman tercihinizi sefil halktan yana yapmalısınız çünkü onlar çok daha uzun süredir acı çekiyorlar.”

Başka bir sessizlik daha hüküm sürdü. Bu sessizliği ilk bozan Konvansiyon Üyesi oldu. Birisini sorgularken alışkanlık olarak yaptığı gibi, kendisini dirseğinden destek alarak dikleştirdi. Yanağını başparmağıyla işaret parmağının arasına aldı ve ölüm ızdırabının tüm etkisiyle dolu bir bakışla Piskopos’a seslendi. Sesi, sessizliğin içerisinde sanki büyük bir patlama olmuş gibi yankılandı.

“Evet, efendim; bu insanlar gerçekten çok uzun zamandır acı çekiyorlar ve siz sanki bundan habersizmiş gibi davranarak karşıma çıkıyor, beni sorguya çekiyor ve XVII. Louis’nin ölümünün neredeyse insanlık dışı olduğu hususunda bana ahkâm kesiyorsunuz. Bu konuda kesinlikle haksızsınız. Buralara geldiğimden bu yana, gördüğünüz bu kulübede bir başıma yaşıyorum. Asla dışarı çıkmadım, kimseyi rahatsız etmedim ve bana yardım eden gördüğünüz o çocuktan başka kimseyi de görmedim. Sizi tanımıyorum ancak namınız bana bir şekilde ulaştı. İsminiz insanlar tarafından ne nefretle anılıyor ne de sizin yüksek faziletlerinizden bahsediliyor. Kaldı ki bu düşüncelerin hiçbirini de umursamıyorum. Zeki bir adamsınız ve halka karşı kendinizi merhametli bir adam gibi empoze etmenin pek çok yolunu da biliyorsunuz. Ayrıca geldiğinizde arabanızın sesini duymadım, beni şaşırtmak için hiç şüphe yok ki onu; şurada, koruluğun arkasındaki yolda bırakmış olmalısınız. Dediğim gibi, ben sizi tanımıyorum. Bana piskopos olduğunuzu söylediniz ancak bu bana sizin ahlaki kişiliğiniz hakkında hiçbir bilgi vermiyor. Kısacası sorumu tekrarlıyorum: Kimsiniz siz? Bir piskopos, yani başka bir deyişle bir kilise prensi; gayet güzel geliri olan, keyfi yerinde, işi tıkırında, şu yaldızlı rahat adamlardan birisiniz. Digne Piskoposu olarak aylık on beş bin frank sabit gelir, on bin frank masraf ödemesiyle toplam yirmi beş bin frank alan, İsa adına saraylarda yaşayan, emrinde hizmetkârları olan, en güzel yemekleri yiyen, en nefis şarapları içen, arabalarla yolculuk yapan bir adamsınız! Sağlam gelir, saraylar, atlar, hizmetçiler, iyi sofralar ve hayatın tüm zevkli nimetlerinden faydalanan bir başrahipsiniz. Hazların en büyüğünü, güzelliklerin en derinini, rahatlıkların en kaygısızını yaşayabilecek durumdasınız. İşte tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda kulübeme gelerek merhamet duygusunun içsel ve temel değeri konusunda beni aydınlatamazsınız. Bana gerçek kişiliğinizi gösterin. Kiminle konuşuyorum ben? Kimsiniz siz?”

Piskopos başını eğdi, sakince cevap verdi: “Ben sadece küçük ve mütevazı bir solucanım.”

“Arabası olan bir solucan mı?” diye sordu Konvansiyon Üyesi, dişlerinin arasından. Şimdi roller değişmişti, kibirli olma sırası ihtiyar adama geçmiş ve Piskopos onu alttan almaya başlamıştı.