Виктор Мари Гюго – Doksan Üç (страница 13)
“Biliyorum bir papazları olduğunu.” diye homurdandı denizci.
“Ruhum kaybolursa bu ciddi bir mesele olur.” dedi yaşlı adam.
Denizci düşünceli bir şekilde başını eğdi.
Yaşlı adam devam etti:
“Ve eğer ruhum kaybolursa seninki de kaybolur. Dinle beni, sana acıyorum. Ne istiyorsan onu yap. Bana gelirsek ben kardeşinin hayatını kurtarırken de sonra onun canını alırken de görevimi yapıyordum sadece. Ve şu anda da ruhunu kurtarmaya çalışarak görevimi yerine getiriyorum. Kulak ver çünkü bu seni de ilgilendiren bir konu. Top atışlarını duyuyorsun değil mi? Askerler orada ölüyor. Çaresiz adamlar, eşlerini bir daha göremeyecek kocalar, çocuklarını asla göremeyecek babalar, senin gibi kardeşlerini asla göremeyecek ağabeyler; hepsi acılar içinde kıvranıyor. Ve bu olanlar kimin suçu? Bizzat öz kardeşinin. Tanrı’ya inanıyorsun değil mi? Öyleyse Tanrı’nın şu anda ızdırap içinde olduğunun da farkındasındır. Tapınakta tutsak edilmiş esaslı bir Hristiyan, İsa gibi çocuk olan Fransız prensi için acı çekiyor Tanrı. Bretonya Kilisesi’nde, kutsal sayılan katedrallerinde, parçalara ayrılmış İncillerinde, unutulan dua evlerinde acı çekiyor. Öldürülen rahipleri için de acı çekiyor! Şu anda enkaza dönen gemiyle ne yapacaktık? Tanrı’yı huzuruna kavuşturmaya gidecektik. Kardeşin itaatkâr bir kul olsaydı; eğer görevlerini sadık, iyi ve yararlı bir adam gibi yerine getirmiş olsaydı bunlar yaşanmazdı. Güvertede böyle bir talihsizlik yaşanmamış olur, korvet işe yaramaz hâle gelerek rotasından çıkmazdı. O lanetli filonun eline düşmeseydik, şimdi hepimiz sağ salim Fransa’ya iniyor olurduk! Cesur denizciler ve askerler olarak elimizde kılıçla, beyaz bayrağımızı asmış olarak inerdik gemiden. Fransa’yı, Kral’ı, cesur Vendée köylülerini ve Yüce Tanrı’yı kurtarmak için ilerlerdik. Amacımız buydu, yapmalıydık da. İşte kalan tek kişi olarak ben hâlâ bu amaçtayım. Senin niyetin ise beni yolumdan almak! Dinsiz adamların papazlara karşı, katillerin Kral’a karşı, şeytanın Tanrı’ya karşı savaştığı bu savaşta, kendini şeytanın saflarına yerleştiriyorsun. Şeytanın sağ koluydu kardeşin, şimdi sol kolu da sensin. Başladığı şeyi bitirmek istiyorsun. Tahta karşı gelen hükümdarlardan yanasın. Kiliseye karşı dinsizlerin tarafını tutuyorsun. Tanrı’nın son umudunu da ellerinden alıyorsun. Çünkü görünen o ki, Kral’ın temsilcisi olan ben orada olamayacağım. Köyler yanmaya, aileler yas tutmaya, papazlar katledilmeye, Bretonya acı çekmeye, Kral hapsedilmeye ve İsa Mesih halkı için üzülmeye devam edecek. Ve bütün bunlara kim neden olacak? Sen! Ne de olsa kafaya koyduğun şeyi yapıyorsun. Senden çok farklı şeyler bekliyordum ama yanılmışım. Kardeşini öldürdüğüm doğru. Cesur bir davranış gösterdi, bunun için onu ödüllendirdim; suçluydu, bu yüzden onu cezalandırdım. O görevinde başarısızdı, ben ise başarısız olmadım. Yaptığım şeyi yine olsa yine yapardım. Ve bizi tepeden izleyen Yüce Auraylı Azize Anne’e yemin olsun ki aynı koşullar altında, kardeşini vurduğum gibi kendi oğlumu da vururum. Şimdi efendi olan sensin. Doğrusu sana acıyorum. Kaptana olan sözünü tutmadın. Sen, Hristiyan olduğunu iddia eden bir inançsız, şereften yoksun bir Breton’sun. Ben senin sadakatine emanet edildim. Sen ise emanete hıyanet ediyorsun. Hayatımı kurtarmaya çalışan insanlara ölümümü vaat ediyorsun. Burada kim mahvoluyor farkında mısın? Kendi benliğinden başkası değil. Kral için yaşayan bir hayatı çalıyorsun ve kendi ruhunu da şeytana satıyorsun. Devam et, işle günahını. Cennetteki yerin için çok ucuz bir fiyat biçtin. Şeytan galip gelecek, kiliseler yıkılacak, dinsizler çanlardan silah yapacak, insanları ruhlarının selameti için çağıran çanlarla öldürecekler; hepsi de senin sayende olacak! Belki de şu anda, ben seninle konuşurken, vaftizin için çalan aynı çan anneni öldürüyordur. Şeytan için çalışmaya devam et. Durma! Evet, kardeşinin hükmünü verdim ama şunu bil; ben sadece Tanrı’nın emrindeki bir kulum. Ah, demek ki sen Tanrı’nın emirlerini yargılıyorsun. Bundan sonra da göklerdeki yıldırım üzerinde yargıda bulunursun. Zavallı adam, ne yaptığına dikkat et çünkü yaptığınla sorguya çekilirsin. Tanrı’nın emanetinde olup olmadığım hakkında bir bilgin var mı? Hayır, yok. Boş ver zaten, devam et; istediğini yap. Beni mahvetme gücüne sahipsin ve aynı şekilde kendini de. Hem kendi lanetin hem de benim lanetim bırakmaz peşini. Tanrı’nın önünde yargılanacaksın. Yalnızız, kayalıklardan başka kimse yok. Başladığın işi tamamla, bitir. Delikanlıya karşı bir ihtiyar, silaha karşı silahsız. Durma, öldür beni.”
Başı dik yaşlı adamın bu sözleri dalgalı denizin üzerinde çınlamıştı. Titrek dalgaların yansımasıyla üzerine bazen gölge, bazen ışık vuruyordu. Denizcinin yüzü kireç gibi olmuştu. Kaşlarının arasından iri nem damlaları düştü, yaprak gibi titredi, ara sıra tespihini öptü. Yaşlı adam konuşmayı sonlandırdığında, tabancasını fırlatıp attı ve yaşlı adamın dizlerine kapandı.
“Bağışlayın beni, lordum! Affedin!” diye haykırdı. “Sözleriniz sanki Tanrı’nın sözleri. Yanıldım ben. Kardeşim suçluydu. Onun suçunu telafi etmek için elimden geleni yapacağım. İsterseniz beni başınızdan atın, isterseniz buyurun emredin bana. Ne yaparsanız yapın, itaat edeceğim.”
“Seni bağışlıyorum.” dedi yaşlı adam.
II
KÖYLÜNÜN HAFIZASI, KAPTANIN BİLGİSİNE EŞ DEĞERDİR
Kayık için konulan erzak az değildi. Zira dolambaçlı yollardan geçen iki kaçak için yetmişti. Kıyıya ulaşmaları tam otuz altı saat sürdü. Geceyi denizde geçirdiler. Gece güzeldi ama gözden uzaklaşmaya çalışan birileri için ay ışığı fazla aydınlıktı.
İlk başta Fransız kıyılarından uzaklaşıp Jersey yönünde açıldılar. Talihsiz korvetin son yaylım atışını duymuşlardı. Ormanda avcılar tarafından öldürülen aslanın son kez kükremesi gibiydi sesi. Sonra denize bir sessizlik çöktü.
Claymore korveti
Halmalo olağanüstü bir denizciydi. Becerikli ve bilgeydi. Kayalıklar, dalgalar ve düşmanın uyanıklığı arasında çizdiği rota âdeta bir başyapıttı. Rüzgâr azaldı ve denizle mücadele sona erdi. Halmalo, Minquiers kayalıklarından uzak durmuş ve Chaussée aux Boeufs taraflarında gelgitin oluşturduğu küçük koya birkaç saat dinlenmek için sığınmıştı. Daha sonrasında güneye doğru kürek çekerek, Chausey ve Granville Adaları arasından geçmeye devam ederdi. Buralardan geçerken dikkatli olması ve hiçbir gözcü tarafından fark edilmemesi gerekiyordu. Sonrasında Saint-Michel Körfezi’ne girdi. Seyir filosunun Cancale dolaylarında demir attığını düşünürsek bu epeyce gözü pek bir hareket olmuştu.
İkinci günün akşamı, gün batımından yaklaşık bir saat önce, Saint-Michel tepesini geçti ve kaygan kumundan kaynaklanan tehlike nedeniyle her zaman kaçınılması gereken bir kıyıya indi.
Neyse ki gelgit fazlaydı.
Halmalo kayığı elinden geldiğince itti, kumsalı inceledi ve sert bulduğu bir yere kayığı sabitledi. Yaşlı adamla beraber kıyıya atladılar. Yaşlı adam endişeli gözlerle ufka bakıyordu.
“Lordum.” dedi Halmalo. “Burası Couesnon nehrinin ağzı. Beauvoir sancak tarafında, Huisnes iskele tarafında kaldı. Önümüzdeki çan kulesi ise Ardevon.”
Yaşlı adam kayığın üzerine eğildi, yerden bir bisküvi aldı ve cebine koydu. Sonra Halmalo’ya şöyle dedi:
“Gerisini sen alabilirsin.”
Halmalo torbaya et ve bisküviden kalanı koyup torbayı sırtladı. Bütün bunları yaptıktan sonra sordu:
“Lordum, önden mi gideyim yoksa peşinizden mi geleyim?”
“İkisini de yapma.”
Halmalo, hayretle yaşlı adama baktı.
Yaşlı adam devam etti:
“Ayrılmak üzereyiz, Halmalo. İki kişi devam etmek bize bir fayda sağlamaz. Bin kişi yoksa eğer bir adamın yanında, yalnız olması daha iyidir.”
Durdu ve cebinden kokarta benzer düğümlenmiş yeşil bir ipek parçası çıkardı. Ortasına yaldızdan bir zambak çiçeği işlenmişti.
“Okuman var mı?”
“Hayır.”
“Bu iyi. Okuması olan adam başını derde sokar. Belleğin güçlü müdür?”
“Evet.”
“Çok iyi. Dinle Halmalo. Sen sağdan gideceksin, ben de soldan. Bazouges yönünden dönmek zorundasın, ben de Fougéres tarafına ilerlemeliyim. Torbanı sırtından indirme, böylece bir köylü gibi gözükürsün. Silahlarını sakla, kendine sivri çitten bir parça kes. Uzun çavdarların arasından sessizce ilerle. Çitlerden atla ve tarlalardan geç. Yoldan gelip geçenlere gözükeyim deme, aynı şekilde yollardan ve köprülerden de uzak dur. Ha bir de Couesnon nehrini geçmen gerekecek, bunu yapabilir misin?”
“Yüzerek geçebilirim.”
“Harika. Orada bir geçit var, biliyor musun orayı?”
“Evet. Nancy ve Vieux-Viel arasında.”
“Doğru. Gerçekten de buraları iyi biliyorsun.”
“Ama gece yaklaşıyor. Siz nerede kalacaksınız lordum?”
“Ben başımın çaresine bakarım. Asıl sen nerede kalacaksın?”
“Ben burada bir sürü yatacak yer bulurum. Ben denizci değilken ırgattım.”
“Denizci şapkanı fırlatıp at, başını belaya sokmasın. Yünden bir şeyler bul kafana tak.”
“Öylesini hemen bulabilirim, gördüğüm ilk balıkçıdan beresini bana satmasını isterim.”
“Çok iyi. Dinle şimdi. Ormanları iyi biliyor musun?”
“Hem de hepsini.”
“Bu çevrede olanların hepsini biliyor musun?”
“Noirmoutier’dan Laval’e kadar hepsini bilirim.”
“İsimlerini de bilir misin?”
“Hem isimlerini hem ormanları avucumun içi gibi bilirim.”