18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Doksan Üç (страница 10)

18

Doğan güne aldanmamalılar çünkü gece henüz bitmemişti. Bu karanlık muhtemelen uzun sürecekti çünkü çoğunlukla havada asılı, kalın ve yoğun, sağlam bir tonoz gibi görünen bulutlardan kaynaklanıyordu.

Rüzgâr, sisli havada süzülen gün ışığını dağıtmış ve korveti Minquiers üzerinde sürüklüyordu.

Çelimsiz ve bitap düşmüş hâliyle, gemi çaresizce sürükleniyordu. Dümene itaat etmiyor, dalgaların gücüyle ileriye doğru savruluyordu.

Minquiers kayalıkları ne tehlikelidir! Hele şu durumda olduğundan daha tehlikeliydi. Bu deniz hisarının kulelerinden birkaçı, denizin aralıksız hareketleri yüzünden yıpranmıştır. Uzun kılıçlara benzeyen dalgalar kayalıkların şeklini değiştirmiştir. Her gelgit bir testere darbesi gibidir. Böyle bir zamanda Minquiers’a teslim olmak, ölümü kabul etmek demekti.

Öte yandan bu gemiler, Kaptan Duchesne komutasında Lequinio tarafından “Père Duchesne” olarak adlandırılan Cancale filosunu oluşturuyordu. Durum kritikti. Top arabasıyla boğuşurken gemi bilinçsizce rotasından çıkmış, St. Malo yerine Granville yönünde yelken açmıştı. Yelken gücü bozulmamış olsa bile bu filo onun Fransa’ya geçişine izin vermezdi. Diğer tarafta da Minquiers kayalıkları Jersey’e dönüşünü engelleyecekti. Henüz fırtına olmamasına rağmen rehberin dediği gibi deniz dalgalıydı. Dalgalar, şiddetli rüzgârın etkisiyle kayalıkların dibine çarparak büyüyordu.

Denizin sağı solu belli olmaz. Bütün hilelerini dipsiz bir uçurumunda gizler. Bir yolunu bulur; ilerler ve geri çekilir, bir anlaşma teklif eder ve sonra reddeder, bir fırtına çıkarır ve aniden niyetinden vazgeçer, bir uçuruma sürükler ve anlaşmadan cayar, kuzeye gözdağı verir ama güneyi vurur. Claymore korveti, bütün bir geceyi sisler içinde ve fırtınadan korkarak geçirmişti. Deniz önce ufuk üzerinde bir fırtına resmi göstermiş, sonra bu resmi dik kayalıklara çevirmişti. Sürekli hüsrana uğratıyordu.

Öyle ya da böyle, her hâlükârda bir gemi enkazı olacaktı. Düşmanlardan biri diğerinin işini tamamlayacak şekilde, savaşla gemi enkazını birleştirecekti.

“O tarafa gitsek gemiyi enkaza sürükleriz, diğer yana gitsek savaş çıkar!” dedi Vieuville.

Ve cesur kahkahaları arasında haykırdı:

“Her iki tarafa da çaktık çifte beşlik!”

VIII

9=380

Korvet artık enkaz altında kalmış sayılırdı.

Loş bir alaca karanlık, kararmış bulutlar, kafası karışmış ufuk ve durgun gizemli dalgalar… Her yeri bir mezar sessizliği kaplamıştı. Düşmanca uğuldayan rüzgâr dışında ses yoktu. Uçurumun olduğu taraftan gelen felaket görkemli bir şekilde yükseldi. Bir saldırıdan çok bir hayalete benziyordu. Ne kayalıklarda ne de gemide bir hareket vardı. Bu sessizliği anlatmaya kelimeler yetmezdi. Bütün bu olanlar gerçek miydi? Sanki denizin üzerinden geçen bir hayalin içindeydiler. Etrafta bu efsanelerden bahsedenler de var gerçi. Korvet tabiri caizse şeytan kayalıkları ile hayalet filonun arasında sıkışıp kalmıştı.

Kont Boisberthelot alçak bir sesle silah güvertesine inen Vieuville’e emirler yağdırıyordu. Kaptan Vieuville ise teleskopunu alarak rehberin arkasına yerleşti. Gacquoil’in daimî çabası korveti rüzgâra karşı korumaktı; eğer gemi deniz ve rüzgârdan vurgun yerse alabora kaçınılmaz olur.

“Rehber, neredeyiz biz?” dedi kaptan.

“Minquiers’de.”

“Hangi tarafında?”

“En kötüsünde.”

“Dip nasıl?”

“Küçük kayalar var.”

“Ters yüz olur muyuz?”

“Her türlü ölürüz.”

Kaptan dürbününü batıya çevirdi ve Minquiers’i inceledi. Sonra dürbünü doğuya çevirerek yelkenleri izledi.

Rehber kendi kendine konuşur gibiydi:

“Şuradaki Minquiers Kayalıkları. Martıların seslerini duyuyorsundur. Burası kara başlı martının Hollanda’dan göç ettiklerinde dinlenmek için durduğu yerdir.”

Bu sırada kaptan yelkenleri saymıştı.

Gerçekten de sıraya dizilmiş sekiz gemi vardı, savaşvari tavırlarıyla suyun üzerinde yüzüyorlardı. Ortalarında, üç katlı bir güvertenin görkemli hatları görülüyordu.

Kaptan rehberi soru yağmuruna tuttu:

“Bu gemileri biliyor musunuz?”

“Elbette.”

“Ne peki bunlar?”

“Bir filo.”

“Fransızların mı?”

“Şeytanın da denilebilir.”

Bir sessizlik oldu ve kaptan tekrar sorularını devam etti:

“Bütün gemiler bunlar mı?”

“Hayır, sanmıyorum.”

Aslında 2 Nisan’da Valazé, hattaki on fırkateyn ve altı geminin Manş Kanalı’nda seyir hâlinde olduğunu Konvansiyon’a bildirmişti. Kaptan bunu hatırladı:

“Haklısın, filo on altı gemiye sahip ve burada sadece sekiz gemi var.” dedi.

“Diğerleri aşağı tarafta, kıyı boyunca gözcülük yapıp dolanıyorlar.” dedi Gacquoil.

Hâlâ dürbünüyle gözetleyen kaptan, “Bir üç katlı gemi, ikisi birinci sınıf ve beşi ikinci sınıf olmak üzere yedi fırkateyn.” diye mırıldandı.

“Ben de onları yakından inceledim.” diye mırıldandı Gacquoil. “Birini, bir diğeriyle karıştırmayacak kadar iyice inceledim.”

Kaptan dürbünü rehbere uzattı.

“En büyük gemiyi seçebiliyor musunuz, rehber?”

“Evet komutanım. Bu Côte-d’Or.

“Ona bu ismi yeni vermiş olmalılar. Eskiden ismi États de Bourgogne idi. Yüz yirmi sekiz topluk yeni bir gemi.”

Kaptan cebinden bir not defteri ve kalem çıkardı, deftere “128” sayısını yazdı.

“Rehber, limandaki ilk gemi hangisi?”

Expérimentée.

“Birinci sınıf bir fırkateyn; elli iki topu var. İki ay önce Brest’te hazırlanıyordu.”

Kaptan not defterine “52” sayısını yazdı.

“Limana giden ikinci gemi hangisi, rehber?”

Dryade.

“Birinci sınıf bir fırkateyn; on sekiz librelik kırk topu var. Hindistan’dan getirilme ve muhteşem bir askerî sicile sahip.”

Ve “52” nin altına “40” sayısını yazdı. Sonra başını kaldırarak şöyle dedi:

“Peki ya sancak tarafındakiler?” dedi.

“Hepsi ikinci sınıf fırkateynler, komutanım; toplamda beş taneler.”

“İlk baştaki gemi hangisi?”

Résolue.

“On sekiz librelik otuz iki topu var. Peki ya ikincisi?”

Richmond.

“O da aynı. Sıradaki?”

Athée.

“Yelken açmak için tuhaf bir isim. Sonraki?”

Calypso.