реклама
Бургер менюБургер меню

Валерий Казаков – Son Yaz (страница 4)

18

Bundan sonra Medey, Fatima ile babası hakkında konuşmadı.

Medey uyuyamadı. O yatakta sağa sola dönerek daha düşüncelere daldı. Fatimalara ilk geldiği gün, onların güzel inşa edilmiş iki katlı evi, üzüm ağaçlarının yaprakları ile güneşten korunmuş, düp düz beton avlu Medey’e, masal evleri gibi göründü.

– Medey gel, ben sana bütün odalarımızı göstereyim, dedi Fatima, ninesi ve annesi ile kucaklaştıktan sonra.

– İşte bu mutfak odası. Burada ninem ile annemin tencereleri ve hem kendilerine gerekli kap kacakları duruyor.

Fatima gururlanarak “Buradaki silahları görüyor musun, bunları babam bütün Kafkasya’yı arayıp araştırıp bulup getirmiş,” dedi.

Medey’in gözleri patlayacak kadar büyüdü. Böyle ilginç şeyleri o ilk defa görüyordu. Duvarda her türlü alet edevat vardı. Burada geçmiş zamanlara ait gümüş kamalar, altın kaplanmış bel kemerleri, çok çeşitli eski tabancalar, tüfekler ve kerohlar7 asılmıştı. Birisi birisinden güzel yapılmış kamçılar duvarın çeşit çeşit yerlerine asılmışlar. Köşede ak koç gibi kamçı ve türlü türlü boynuzlar duruyordu.

– Bunları baban mı toplamış? diye şaşırdığını gizlemeden Medey Fatima’dan sordu.

– Tabii, daha da toplanacak şeyler çok, işte orada duran tüfeği görüyor musun? İşte o tüfek, iki yüz yıl önce yapılmış. Babam onu iki bin manete8 satın almış, dedi Fatima, muhteşem tabancayı göstererek.

– İki bin mi? İki yüz yıl önce yapıldığı için mi?, dedi Medey.

Fatima daha da gururlanarak “Bizdeki şeyler hiçbir müzede de yok, onlar onda hazine,” dedi.

Medey, “Fakat size neden gerekli bu şeyler?” diye sordu.

Fatima, göz kapağını, kaşını gererek “Onları babam bana topluyor, ben onun tek kızıyım,” dedi

– Sana mı? Sana neden gerekli, sen erkek değilsin de.

Fatima, Medey’i başka odaya çağırarak “Ben nereden bileyim? Babam söylemedi,” dedi.

Girdikleri odalarda olmayan her türlü şey vardı. Me-dey çok şeylere meraklanıp bakıp, bir odadan diğerine geçmeyi istemiyordu. En sonunda, onlar, Fatima’nın babasının oluşturduğu kütüphaneye girdiler. Büyük oda, uzunlamasına da ve enlemesinede duvar boylu boyunca raflar ile dizilip yapılmışlar ve onlar kitaplarla doldurulmuşlardı. Medey o kadar kitabı, kitapçıda da görmemişti. Hepsi de yepyeni.

– Bunların hepsi de sizin mi?

Fatima, övündüğünü gizlemeden “Tabii, bu evde olan şeyler bizimki,” dedi. Neden ise Medey raflardaki kitapları eli ile sıvazlayıp gitmeyi istedi. O arada eve Zelimhan girdi. O, çocuğun elini yayıp, avuç içleri ile kitapları tuttuğunu görerek “Oğlum, kitaplara dokunma, onları kirletirsin,” dedi ve Fatima kızım gidin, ninen size yemek yiyiniz diyor,” diye ekledi. Çocukları evden çıkardı.

– O günden başlayarak Medey neden gerekli kitapları raflara dizmeye, eğer onları okumayacaksak diye düşündü ve o şeyin anlamını çıkaramadı. Orada Medey’in aklına baba yurdu geldi. O geçen günleri, yazdığı şiirlerini aklına getirdi.

Medey kendi de nasıl şiir yazmaya başladığını bilmiyordu, o sadece ilk önce annesi Emis’e şarkı yazdığını biliyordu. Şarkıyı bir bilinen melodi eşliğinde söyleyip, sözlerini kendisi yazıp, onları da geliştirerek kâğıda dökmüştü. İşte ondan sonra çocuğun gönlü şiire birdenbire açılıp gitti. O zamanlarda Medey’in annesi Emis sağ idi. Çocuk evde yalnız bir odaya girer kapanırdı. Öyle yapa yapa, o oda Medey’in odası olmuştu.

Medey okuldan geldiğinde, âdeti üzere Emis’i kucaklar da, sonra yemeğini yer, kendi kendine her zamanki sandalyesine otururdu. Fakat Emis, oğlunun sandalyeye çöküp, elindeki kalemi çiğneyip durduğunu görür, ödevini yapan çocuğa, zararım dokunmasın diyerek evden çıkardı. Ev içinde kalıp otursa da, varlığı ile yokluğu belirsizdi, oturmayı severdi.

Bir gün, öğretmen kız Emis’lerin evinde bir hayli zaman oturup gitti. O Emis ile Medey hakkında söyleşti. Medey’de yorulup okuldan geldi.

Emis, sözünü yumuşatmaya çalışarak “Medey, tabakta kavrulmuş yer elması ile omlet var! Bugün senin sevdiğin yemekleri yaptım,” dedi.

O titreyerek gidip kadife divana yaslandı.

– Yüreğin mi sızlıyor? Yine ağır bir iş mi yaptın?

– Yok oğlum, ağır bir iş de yapmadım, yüreğim değil, dizlerim sızlıyor, hava bozulacak herhalde, diyerek annesi derin derin iç çekti.

Öğle vakti sonrası olsa da yere hâlâ serinlik düşmemişti. Güneş çoktan beri, dünyayı kurutuyor, yakıp kavuruyordu. Emis zavallı da kuruyup solup gitmekte olan yeşil otlara benziyordu. Çok alçak gönüllüydü. Eli ayağı sızlayıp hastalansa, ya da daralıp yüreği sıkılıp başlasa da, Emis, “Havalar değişecek herhalde” deyip, yağmuru özlediğini saklamıyordu. Medey annesine yaklaşarak, sonra onun ellerini okşayıp, dudaklarına değdirerek yumuşak, acımaklı öptü. Annesinin elleri ona yeni sağılmış sütün tadını aklına getirtti.

“O halde dinlensene, anne!” dedi Medey ve babası gezmede giydiği paltoyu askıdan alarak annesine örttü. Bir nice zaman Medey düşünceliydi; kafası karışıktı. Bir annesinin yanında oturmak istedi, bir de öteki odaya gidip yazıp çizip çalışarak şiir kurgusu geldi. Emis’te oğlunun başka odaya geçmek istediğini sezdiği için ki:

“Medey, sizin sınıfın sorumlusu– öğretmen kız gelip gitti. Seni övüyor,” dedi.

O sözleri duyan Medey’in sadece çenesi sarkıp düşmedi. “Nasıl beni övecek, daha geçenlerde boş gezen deyip duruyordu ya?” diyerek şaşırdı.

O arada Emis sözünü sürdürdü.

– Övdüğünde de öyle çok övüyor. Sadece diyor Medey üşengeç, ödev yapmadan geliyor. Eğer dersini evde bitirse, o nasıl güzel okuyacaktı, dedi.

Medey sinirlenerek, “Şikayet edip gitti desene!” dedi.

– Hay Allah, öyle şikayet mi olur? Ben biliyorum ya, oğlum, sen dersini bir gün bırakmadan yaptığını, görüyorum ya kâğıttan gözünü almadan, gözünün yağını tüketip, evden çıkmadan oturduğunu. Biliyorum, senin boşu boşuna günahını alıyorlar. Zavallı kadın bilmiyor senin evde ne yaptığını. Sonrada Allah razı olsun, çok övdü: akıllı dedi, çok şeye zihni var dedi… Üşenmese sınıfta hepsinden de öne çıkıp en iyi öğrenci olacak, dedi.

Medey annesine çok acıdı. “Eh, dedi içinden, ben çok ters şey yapıp seni üzmüşüm,” şeklindeki çeşitli düşünceler çocuğun başını döndürdüler. Emis oğlunun derin içini çektiğini görerek:

– Oğlum, kuzucuğum, kim ne dese de, ben biliyorum ya, annenin yüreği biliyor ya. Sana pek zor oluyor. Sana o bir ödev büyük yük olup duruyor. Ne yapacaksın işte yaşam çok zor. Küçücük çocuğun kendisi, gözünü açar açmaz, kreşe, ondan sonra okula, sonra enstitü menstitü, ondan geldikten sonra askere gider, dönüp geldiğinde, ona birisinin kızı talip olur. Ne yapacaksın erkeklik erden gitmiş. Ağırdan okuyabildiğin kadar oku da yürü. Beynini yiyip, kendi kendini üzme. Çok okuyanda mı, az da mı hayır? O bilinmez. Herkes okuyor sen de oku. Cemaatın kör ise, sende bir gözünü yum, demiş atalarımız. Okuldakiler seni okumuyor diye biliyorlar, boşuna hakkını yiyorlar. İyi bilsinler, ben biliyorum ya. Ah, seni elimden gelse okuldan tamamen alırdım. Gökteki bir Allah şahit, nice çeşit kitaplar, nice bir kâğıtları yazmışsın diyerek Emis oğluna acıdığından, ağlamaklı olarak çocuğunu kucağına bastı.

Emis, gerçekte oğlu Medey’in sürekli şiir yazdığını, onun derslerini yapmadan okula gittiğini, bilmiyordu.

– Medey istekle, Bıraksana, anne, dedi. Kaygılanma. İşte görürsün bugünden sonra ben hep beş almak için okuyacağım. Ağzının ucuyla zamanım kalmıyor okumaya, diye ekledi.

Annesi onu kendince anlayıp, iki yüzüne nur gelip, büyük ela gözleri gülümseyerek, bir iyi günde doğmuş gibi olup büyük güven geldi. O oğlu artık iyi okuyacak, benim oğlum başkalarından eksik değil, diye güvendi. Me-dey, küçük emzikteki çocukluğundan beri çok hastalanan birisiydi. Gece de gündüz de hiç durmadan ağlar, emdiği sütü kusup, çok zahmet verirdi. Emis gecenin yarısına kadar, nöbet tutup, çocuğu koluna alır yürürdü. Kocası Amit hanımına: “Anasını köpek sürsün! Olmayacak bana çocuk. Neslim benim kuruyacak! Bunu da sağ kalacak gibi görüyor musun? Ölecek!” diyerek kendi kendisini üzerek gezdi. Emis aralıksız bilene de bilmeyene de varıp, çocuğu gösterip çare sordu.

Birkaç defa hastanelik olup çocuğu ile beraber yatıp çıktı. Sonunda Medey iyileşip ayak üstüne bindi. Ayağa kalktı, artık Emis’in oğlu büyümüş, günden güne güç kazanmış, koşup gezen genç olmuştu, ama Emis çabuk çabuk yatağa düşen, hastalanan biri oldu. Medey hastalandığı zamanlarda, Emis çok üzüldü, kendisine acımadı.

O günler Emis’in aklına gelip irkildi. İşte, hâlâ daha Emis, oğlu için korkuyordu. O oğlum dayanamaz, okumakta bayağı ağır oluyor diye korktu.

– Oğlum, dedi Emis. Herkesin de meşhur, tanınan alim olması gerekli mi? Kendin görüyorsun ya, okumayanlar okuyanlardan daha iyi yaşıyorlar. İşte Zali’nin kızı Meskuhan tıp okuyup, birkaç yıl şehirde kaldı. Eline diplomasını alıp geldi. Başına ne buldu? Onunla yaşlı kızların ikişer üçer çocukları var, kendilerinin evleri var. Git, kendilerinin kocaları da var.Yenilerde Zali ile konuştum, zavallı sızlanıyor. Ne yapayım diyor onun diplomasını, doktor denilen ünvanını, eğer kendi başına bir hayırı da yok ise. Aldığı para kendisine yetmiyor, gece de, gündüz de çalışıyor. Birisi telefonu zangırtatıp çaldırıp, başkası pencere kapağını dövüp, zavallıya rahatlık vermiyor. Al artık on yedi yıl okumuş. Onunla beraber sınıfta okuyan Mayre’ye de bak gel. İki katlı evi, altında arabası, iki çocuğu, mırza9 gibi kocası var. Kendisi mi? Kırda iki üç ay pancar çapalıyor da hem gazetelerin sayfasından onun ismi düşmüyor, dedi. Emis, sessizce dinleyerek oturan oğluna, Zaliy’in hikâyesini anlattı.