Цао Сюэцинь – Kızıl Odanın Rüyası II. Cilt (страница 16)
Annesi ve kardeşi çok öfkelendiler.
“Ne güzel bir örnek! İşte bu yüzden dayak yedi zaten. Şimdi söyleyenin sen olduğun anlaşılıyor.”
“Bu kadarı insanı deli etmeye yeter!” dedi Xue Pan. “Haksız yere suçlanmak değil beni çıldırtan, Baoyu için bu kadar kıyamet koparmanız!”
“Kıyamet koparan kim?” dedi Baochai. “Demiri kapıp gitmeye kalkışan sensin, şimdi bize mi diyorsun?”
Xue Pan, Baochai’in kendince haklılığını ve onu çürütmenin annesinden daha zor olduğunu görebiliyordu. Bu yüzden de onu susturacak bir şeyler bulmaya çalıştı; böylece itiraz edilmeden istediğini söyleyebilecekti. Bu, ağzından çıkanların ciddiyetini tartamayacağı kadar büyük bir öfkeyle birleşince, bağışlanamaz bir kinayeye yol açtı.
“Peki, kardeşim.” dedi. “Benimle tartışmana hiç gerek yok. Ben senin derdini iyi biliyorum. Annem, Bay Doğru’nun ağzındaki değerli taşla senin altın kolyenin çok uygun olduğunu bana çok önceleri söylemişti; tabii hâliyle şimdi sen Baoyu’nün boynunda taşıdığı o lanet şeyi görünce onu savunmak için elinden geleni yapıyorsun.”
Baochai önce öfkeden konuşamadı. Sonra annesine sarılıp ağlamaya başladı.
“Dediklerini duyuyor musun, anne?”
Kardeşinin gözyaşlarını gören Xue Pan çok ileri gittiğini fark ederek asık suratla kendi odasına çekilip yattı.
Kendisi de sinirden titreyen Xue teyze kızını yatıştırmaya çalıştı.
“Biliyorsun, bu canavar hep saçmalayıp durur.” dedi. “Yarın senden özür dilemesini söylerim.”
Baochai, annesini üzme korkusuyla dile getiremediği bir kırgınlık ve öfke içinde kalakaldı. Gözyaşları içinde iyi geceler dileyip Bahçe’deki odasına gitti ve bütün geceyi ağlayarak geçirdi.
Ertesi gün erkenden kalktı. Sabah bakımını yapamayacak kadar keyifsiz bir hâlde, sadece kendisine biraz çekidüzen verip annesine doğru yola koyuldu. Giderken, çiçek açmış bir ağacın altında kendi başına duran Daiyu’yü gördü.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Daiyu.
“Anneme.” diye cevap verdi, yoluna devam ederken.
Daiyu onun ne kadar keyifsiz olduğunu ve bütün gece ağlamış gibi gözlerinin şiştiğini fark etti.
“Kendine iyi bak, kuzen! Hasta olma!” diye seslendi arkasından, neşeyle. “İki fıçı gözyaşı döksen bile, o dayağın acısını geçiremezsin!”
Baochai’in verdiği cevap için bir sonraki bölümü okumalısın.
35. BÖLÜM
Yuchuan lotus yaprağı çorbasını tadar.
Yinger erik çiçeklerinden ustalıkla file örer.
Baochai, Daiyu’nün iğnelemesini gayet açık bir şekilde duydu ama zihni kendi aile meseleleriyle öylesine meşguldü ki hiç dikkate almayıp arkasına bile bakmadan yoluna devam etti.
Daiyu gölgesinde durduğu çiçekli ağacın altından uzaktaki Kızıl Neşe Avlusu’na bakarken, Li Wan, Yingchun, Tanchun ve Xichun’ün hizmetçileriyle birlikte kapıdan içeri girdiklerini gördü. Onları seyretmeye devam edince, girdikleri gibi teker teker kapıdan çıkıp kendi yollarına gittiklerini fark etti. Xifeng’ın aralarında olmayışına şaşırdı.
“Neden Baoyu’yü görmeye gelmedi acaba?” diye düşündü. “İşi bile olsa, insan büyük hanımefendi ve Wang Hanım’ı memnun etmek için ne yapıp edip boy göstermesini bekliyor. Gelmemesi için çok önemli bir neden olmalı.”
Tam o sırada düşüncelerinden sıyrılıp kafasını kaldırınca, avluya girmek üzere olan rengârenk giysiler içinde bir grup gördü. Daha dikkatle bakınca, bunların Büyükanne Jia’nın koluna girmiş gelen Xifeng, Xing Hanım, Wang Hanım, arkalarında da Odalık Zhou ve kalabalık bir hizmetçi topluluğu olduğunu fark etti. Hep beraber avluya girdiler. Daiyu gıptayla başını sallayarak bir aileye sahip olmanın ne kadar hoş bir şey olduğunu düşündü; yüzü yine gözyaşlarıyla ıslandı. O sırada Xue teyze ile Baochai de geldiler. Çok geçmeden Zijuan arkasında beliriverdi.
“Su soğumadan gelip ilacınızı için, küçük hanım.” dedi.
“Senin derdin ne?” dedi Daiyu. “Sürekli acele ettirip duruyorsun! İçerim içmem, sana ne?”
Zijuan neşeyle güldü.
“Hazır öksürüğünüz iyileşmeye başlamışken ilacı kesemezsiniz. Beşinci aya geldik, hava sıcak olabilir ama yine de dikkatli olmanız lazım. Sabahın neminde yeterince dışarıda kaldınız. Artık içeri girip biraz dinlenin.” dedi.
Zijuan’in sözleri üzerine gerçekten de bacaklarının yorulduğunu fark etti. Kısa bir tereddütten sonra Zijuan’in koluna girip ağır ağır Bambu Evi’ne doğru yöneldi. Avluya girerlerken, çiyle ışıldayan yosunların üzerine vuran kafes kafes bambu gölgesi ona
“Ne güzel!” diye düşündü iç geçirerek, kitabın kahramanı kız için. “Ying-ying talihsiz olabilir ama en azından dul bir annesi ve küçük bir erkek kardeşi var. Benim kimsem yok. Eskiler ‘Bütün güzeller bahtsız olur.’ derler. Ben güzel de değilim, neden talihim bu kadar kötü?”
Yine tam ağlamak üzereyken, verandanın saçağında tüneyen papağan, hanımının geldiğini görünce birden viyaklayarak aşağıya inip, onu yerinden sıçrattı.
“Seni musibet!” diye bağırdı Daiyu, irkilerek. “Başımı toz içinde bıraktın!”
Papağan tekrar yerine döndü.
“Perdeyi kaldır, Xueyan. Küçük hanım geldi.” diye bağırdı ciyak ciyak.
Daiyu papağanın önünde durup tüneğine dokundu.
“Yemini ve suyunu verdiler mi, Polly?” diye sordu.
Papağan tıpkı Daiyu gibi uzun bir iç geçirdi ve kendine özgü sesiyle şu dizeleri söyledi:
Daiyu ve Zijuan bir kahkaha kopardılar.
“Sizin sürekli tekrarladığınız dizeler, küçük hanım.” dedi Zijuan. “Hatırlaması şaşılacak şey!”
Daiyu papağanın tüneğini saçaktan indirtip odasındaki yuvarlak pencerenin dışına asılmasını istedi. Kendisi de içeri girip pencerenin kenarına oturdu; ilacını içti. Bambuların arasından süzülen ışık pencerenin tülünden geçip, içeriye yeşil bir loşluk dolduruyor, yere ve değdiği mobilyalara soğuk bir görüntü veriyordu. Bu neşesiz ortamda biraz olsun keyiflenmek için pencerenin dışındaki papağanla oynayıp, ona sevdiği şiirleri öğretmeye çalıştı.
Şimdi onu burada bırakıp Baochai’e dönelim.
Baochai annesinin dairesine gittiğinde kadını saçlarını tararken buldu.
“Sabahın bu saatinde burada ne arıyorsun?” diye sordu Xue teyze.
“Nasılsın diye bakmaya geldim, anne. Ben çıktıktan sonra tekrar gelip sorun çıkardı mı?”
Annesinin yanına oturup ağlamaya başladı. Kızının gözyaşlarını gören Xue teyze de kendisini tutamadı ama onu teselli etmek için de elinden geleni yaptı.
“Tamam, tamam, çocuğum! Üzülme! Ben ona dersini vereceğim, göreceksin! Kızıma bir şey olursa ben ne yaparım sonra? Kime güvenirim?”
Bu sözlere kulak misafiri olan Xue Pan koşarak içeri girdi. Pişmanlığının göstergesi olarak ellerini kavuşturup aşağı yukarı ve sağa sola salladı.
“Affet beni, sevgili kardeşim.” dedi. “Dün gece çok içtim, sonra eve gelirken bir arkadaşıma rastladım. Geldiğimde daha ayılmamıştım. Neler söylediğimi hiç bilmiyorum ama aptalca saçmaladığımın farkındayım. Bana kızmana hiç şaşırmadım.”
Ağabeyinin özür dileyişindeki beceriksizlik Baochai’i güldürdü. Yüzünü mendilinden kaldırıp alaycı bir şekilde buruşturdu.
“Numara yapma!” dedi, nefretle tükürerek. “Asıl amacının ne olduğunu çok iyi biliyorum. Etrafında kadınların olmasını istemiyorsun ve bizden kurtulmanın bir yolunu arıyorsun; böylece burası sana kalacak.”
“Bu fikre nereden kapıldın bilmem, kardeşim.” dedi gülerek. “Bu kadar şüpheci ve kötü olmak sana hiç yakışmıyor.”
“Sen ona kötü mü diyorsun?” diye araya girdi annesi, öfkeyle. “Dün akşam senin kardeşine söylediklerin çok mu güzeldi sanki? Aklını kaçırmış olmalısın!”
“Kızma, anne!” dedi Xue Pan. “Sen de üzülme, kardeşim. Bir daha içmeyeceğime ve o serserilerle aylaklık etmeyeceğime söz veriyorum. Tamam mı?”
“Sonunda aklın başına geldi!” dedi Baochai gülerek.
“Sen bu sözünü tutarsan, dragonlar bile yumurtlar.” diye alay etti annesi.
“Tamam o zaman.” dedi Xue Pan. “Bir daha onlarla içtiğimi duyarsan, yüzüme tükür, bana hayvan, işe yaramaz serseri de! Bir daha benim yüzümden endişelenmenizi istemiyorum! Seni kızdırmak bile yetiyor, anne; bir de zavallı kardeşimi üzüyorum! İnsan değilim ben! Babam ölünce sana evlat, kardeşime de iyi bir ağabey olacağıma, ikinizi de üzüyorum. Gerçekten hayvanın tekiyim!”
Koca ahmak ağlamaya başladı. Annelerinin üzüldüğünü gören Baochai zoraki bir neşeyle araya girmek zorunda kaldı.
“Yaptıkların yetmedi mi ki bir de annemi ağlatıyorsun?”
“Ağlattığımı kim söyledi?” dedi Xue Pan, gözyaşlarına hâkim olup sırıtarak. “Tamam o zaman. Bu konuyu kapatalım ve bir daha konuşmayalım. Xiangling’i çağırayım da size güzel bir çay yapsın.”
“Çay falan istemem, teşekkürler.” dedi Baochai. “Annem hazır olduğunda Bahçe’ye gideceğiz.”