Стефан Цвейг – Olağanüstü Bir Gece (страница 3)
Çünkü içimde, sevgilimin doğal olarak öngördüğü bütün o güçlü ve tabi duygulardan hiçbirinin ufacık bir belirtisi dahi uyanmamıştı.
Yaptığı açıklama bana acı vermemişti; ona öfkelenmemiştim; hele kendime veya ona şiddet uygulamayı bir an için bile aklımdan geçirmemiştim. İçimdeki bu duyguların soğukluğu o kadar tuhaftı ki, beni korkutmamıştı bile.
Yıllarca hayatıma eşlik etmiş, yumuşak ve sıcak bedeni bedenimle birleşmiş, soluklarımız uzun gecelerde birbirine karışmış olan bir kadın benden ayrılıyordu ve içimde hiçbir şey kıpırdamıyor, olanlara karşı çıkmıyor veya onu geri döndürmeye çalışmıyordu. Bu kadının sağlıklı içgüdüsüyle normal bir insandan beklediği olağan duygulardan hiçbiri içimde uyanmamıştı.
O an içimdeki bu donuklaşma durumunun ne kadar ilerlemiş olduğunu birden kavradım. Hiçbir yere tutunmadan, hiçbir yerde köklenmeden, akan, parlayan suyun üzerinde kayıyor ve bu donukluğun ölü, cesedimsi bir şey olduğunu gayet iyi biliyordum. Henüz çürümenin kötü kokan soluğu hissedilmiyordu; ama içime, umutsuz bir donukluk, acımasız, soğuk bir duygusuzluk yerleşmişti. Yani bedensel anlamda bedensel ölümün ve çürümenin dışarıdan da görüleceği anın bir önceki dakikasındaydım.
O olaydan sonra kendimi ve içimdeki bu tuhaf duygusal donukluğu bir hastanın kendi hastalığını izlemesi gibi dikkatle gözlemlemeye başladım.
Çok geçmeden bir arkadaşım öldü. Onun tabutunun peşinden yürürken, çocukluğumdan beri yakın olduğum bu insanı sonsuza kadar kaybettiğim için içimde bir keder var mı, herhangi bir duygu yüzeye çıktı mı diye kendimi dinledim.
Fakat hiçbir kıpırtı yoktu. Kendimi camdan bir nesne gibi hissettim. Dışarıdaki dünya içimden parıldayarak geçiyor ama asla içimde kalmıyordu. Kendimi bu benzeri olaylarda ne kadar bir şeyler hissetmeye, hatta mantıklı nedenler öne sürerek duygularımı harekete geçirmeye zorlasam da içimdeki o donukluktan bir yanıt gelmiyordu.
İnsanlar beni terk etti; gelen ve giden kadınlar oldu; her defasında kendimi odada oturmuş, camdan bakıp dışarıda yağan yağmuru seyreden biri gibi hissettim; hemen yakınımda olan şeylerle bile aramda kendi irademle onu yıkacak gücü bulamadığım camdan bir duvar vardı.
Şimdi bunu net olarak hissetmiş olmam bile içimde gerçek bir huzursuzluk uyandırmadı; çünkü zaten söylediğim gibi, doğrudan kendimi ilgilendiren şeyleri bile büyük bir kayıtsızlık içinde kabul ediyordum. Acı çekmek için bile yeterince duygum yoktu.
Bu duygusal bozukluğun dışarıdan bakıldığında anlaşılmaması bana yetiyordu; mesela bir erkeğin cinsel iktidarsızlığı, bir kadınla sevişeceği anın dışında nasıl belli olmazsa, ben de toplum içindeyken içimin ne kadar hissiz ve kayıtsız olduğunu gizlemek amacıyla hayranlığımı yapay bir heyecanla ifade ediyor ve etkileyici şeyleri abartarak, bir anlamda gösteri yapıyordum.
Dışarıdan bakıldığında bir yön değişikliği yapmadan eski rahat ve sorunsuz hayatımı sürmeye devam ediyordum; haftalar, aylar hafifçe geçip gidiyor ve usulca karanlık yıllara dönüşüyordu.
Bir sabah aynada şakaklarımda gri bir çizgi gördüm ve gençliğimin artık yavaş yavaş başka bir dünyaya geçmek istediğini hissettim. Fakat başkalarının gençlik diye adlandırdığı şey benden çoktan geçmişti zaten. Bu yüzden bu vedalaşma fazla bir acı da vermedi; çünkü kendi gençliğimi de yeterince sevmiyordum. İnatçı duygularım kendime karşı da suskundu.
İçimdeki bu hareketsizlikten dolayı, uğraşlarım ve olayların çeşitliliğine rağmen günlerim gitgide birbirinin aynısı olmaya başladı; günler sessizce peş peşe diziliyor, bir ağacın yaprakları gibi büyüyor ve sonra sararıp gidiyordu.
Kendim için bir kere daha canlandırmak istediğim o tek gün, herhangi sıra dışı bir şey olmadan, içimde bir önsezi hissetmeden, gayet sıradan bir şekilde başladı.
O gün, yani 7 Haziran 1913 günü, içime istem dışı yer etmiş çocukluğumdan, okul zamanından kalan pazar günü alışkanlığıyla geç kalkmış, banyomu yapmış, gazetemi okumuş ve birkaç kitap karıştırmıştım; sonra odamı paylaşan sıcak yaz gününün çekiciliğine kapılarak dolaşmaya çıktım. Alışkanlığım olduğu üzere tanıdıklarla ve arkadaşlarla selamlaşarak Graben Bulvarı’ndan geçtim, içlerinden bazılarıyla ayaküstü sohbet ettim ve sonra arkadaşlarla öğle yemeği yedim.
Öğleden sonrası için herhangi bir söz vermekten kaçınmıştım; çünkü pazar günleri, tamamen keyfimin, rahatlığımın tesadüflerine veya anlık verilmiş kararlara göre yaşayacağım birkaç boş saatim olmasını özellikle severdim.
Arkadaşlarımdan ayrıldıktan sonra Ring Caddesi’nden geçerken güneşli şehrin güzelliği içimi ferahlattı ve yaz başının süsleri çok hoşuma gitti.
İnsanlar neşe içinde ve caddedeki pazar günlerine has renklere âşık gibiydiler. Dikkatimi çeken pek çok ayrıntı oldu. Özellikle de asfaltın ortasındaki şeritte yükselen ağaçların canlı yeşilliği ve gürlüğü.
Neredeyse her gün geçtiğim bir yer olmasına rağmen bu pazar günü kalabalığını birden bir mucize gibi algıladım ve elimde olmadan içim çokça yeşilliğe, aydınlığa ve renkliliğe özlem ile doldu.
Biraz da merakla Prater’i3 hatırladım; şimdi ilkbahar bitip yaz başlarken oradaki büyük ağaçlar, arabaların hızla geçtiği ana bulvarın sağında ve solunda kıpırdamadan duran devasa yeşil hizmetliler gibi aralarından geçen şık giyimli insanlara beyaz çiçeklerini uzatıyor olmalıydılar.
En sıradan isteğimi bile anında gerçekleştirme alışkanlığımla, yoluma çıkan ilk faytonu durdurup sorduğunda hedef olarak Prater’i söyledim. “Yarışlara, değil mi Bay Baron?” dedi doğal bir saflıkla.
Bugün çok meşhur bir yarışın yapılacağını ancak o zaman hatırladım. Viyana’nın bütün kalburüstü tabakasının randevulaştığı bir derbi tanıtımıydı bu.
Arabaya binerken, “Ne tuhaf!” diye düşündüm, daha birkaç yıl önce böyle bir günü kaçırmam veya unutmam kesinlikle mümkün olmazdı! Ve hasta birisinin her hareketinde yarasını hissetmesi gibi, bu unutkanlığım da bana kapılmış olduğum duygusal donukluğu hatırlattı yeniden.
Vardığımızda ana bulvar oldukça boştu, yarış çoktan başlamış olmalıydı, çünkü yolu her zaman ihtişamla dolduran araba kalabalığı görünmüyor, sadece ara sıra bir fayton, görünmez bir şeyin peşindeymiş gibi atların nallarını takırdatarak geçip gidiyordu.
Arabacı, oturduğu yerden bana doğru dönerek hızlanmasını ister miyim diye sordu. Ona atları sakince sürmesini söyledim; çünkü geç kalmak gibi bir kaygım yoktu.
Çok yarış ve yarış izleyen insan görmüştüm; bu yüzden zamanında varmak benim için pek önemli değildi. Benim kayıtsız hâlime mavi havanın denizin bir geminin bordasından hafif hışırtılarla yükselişi gibi bedenimi kucaklayışını hissetmek, huzur içinde gür yapraklı, güzel kestane ağaçlarını, okşayıcı ılık rüzgârın ara sıra kopan birkaç çiçekle oynayıp uçuşturduktan sonra onları yola kar gibi bembeyaz yağdırışını seyretmek daha uygundu.
Kendimi arabanın içinde öylece salınmaya bırakmak, gözlerim kapalı ilkbaharı sezinlemek, hiçbir çaba harcamadan kanatlanmış gibi bir yerden bir yere taşındığımı hissetmek hoş bir duyguydu; araba Freudenau’da girişin önünde durduğunda neredeyse üzülmüştüm. Aslında geri dönüp o okşayıcı yaz gününün kollarında salınmaya devam etmeyi isterdim. Fakat bunun için geçti artık. Araba yarış alanının önünde durdu. Boğuk bir uğultu vardı.
Hareketli kalabalığı görmesem de çıkardığı ses, tribün basamaklarının arkasından bir deniz gibi kabarıyordu ve aklıma ister istemez Ostende4 geldi; düzlükteki şehrin küçük yan sokaklarından sahildeki gezi yoluna çıkarken önce tuzlu rüzgârın sert ıslığı duyulur, boğuk bir uğultu işitilir, daha sonra dalgalarla kabaran denizin gri köpüklü yüzeyi görülür.
O sırada pistte yeni bir yarış başlamış olmalıydı. Atların şimdi herhâlde yıldırım gibi geçtikleri çimenlikle aramda, seyircilerin ve bahisçilerin içlerindeki bir fırtınadan çıkıyormuş gibi yükselen renkli ve uğultulu dumanlar vardı.
Pisti göremiyordum, ama heyecanın yükselişinden her aşamasını refleks olarak hissedebiliyordum. Biniciler çoktan start almış, birbirlerinden ayrılmıştı. Birkaçı öne çıkmak için mücadele ediyor olmalıydı; çünkü koşunun benim için görünmez olan akışını izleyen kalabalıktan çığlıklar ve heyecanlı nidalar yükselmeye başlamıştı.
Başların çevrildiği yönden atların pistin uzun tarafındaki dönemece varmış olduklarını anladım; çünkü bütün o karmaşa içindeki kalabalık gittikçe birleşip tek bir boyun gibi görünmez bir noktaya doğru dönmüştü ve uzatılan boyundan çıkan binlerce tek gür ve boğuk ses birleşerek köpüklü dalgalar gibi yükseliyordu. Bu uğultu kabararak yukarıda kayıtsızca uzanan mavi göğe kadar tüm boşluğu doldurdu.
Etrafımdaki birkaç yüze baktım. İçlerindeki bir kramptan dolayı çarpılmış gibilerdi; gözler sabit ve kıvılcımlı, dudaklar ısırılmakta, çeneler hırsla öne fırlamış, burun delikleri atlarınki gibi kabarmakta. Ayık olarak bu sarhoşların çılgınca taşkınlıklarını seyretmek benim için hem komik hem de dehşet vericiydi.
Yanımda bir sandalyenin üzerinde şık giyimli bir adam vardı; yüzü normalde güzeldi herhâlde; ama şimdi, içine girmiş görünmez bir şeytan yüzünden kudurmuş gibiydi. Bastonunu kamçı gibi havada sallarken bedeniyle de -bir seyirci için anlatılamaz derecede gülünç bir biçimde- ata biner gibi hareketler yapıyordu.