реклама
Бургер менюБургер меню

Samuel Butler – Erewhon (страница 9)

18

Ama daha sonra heyecanım yatışmaya başladı ve bu insanların on kabileden olmadıklarını düşündüm. Bu durumda beni bu kadar belaya ve tehlikeye sokan para kazanma umutlarım, bu yerin olanaklarının benden daha önce başkaları tarafından çoktan kullanıldığı ve dolayısıyla bereketli olmadığı gerçeğiyle yıkılacaktı. Dahası, nasıl geri dönecektim? Çünkü ev sahiplerimde, bütün iyiliklerine rağmen beni tutmaya çalıştıklarını ve bana sahip olduklarını düşündüklerini hissettiren bir şey vardı.

7. Bölüm

İlk İzlenimler

Dört mil kadar bir patika takip ettik. Önce buzullardan gelen şiddetli akıntının yüzlerce fit yukarısındayken bir süre sonra neredeyse yanına varmıştık. Sabah, soğuk ve biraz sisliydi; çünkü sonbahar son zamanlarda iyice bastırmıştı.

Bazen çam ormanlarından, daha doğrusu çama benzeyen porsuk ağacı ormanlarından geçtik. Yol kenarında yer yer içinde gençliğinin, gücünün ve güzelliğinin doruğunda ya da ilerlemiş yaşının vakur olgunluğunda olan kadın ve erkek figürlerini temsil eden heykellerinin olduğu tapınakları geçtiğimizi hatırlıyorum.

Ev sahiplerim bu tapınaklardan birini geçerken başlarını eğdiler. Heykellerin ciddi hürmet gören, alışılmadık mükemmellikte ve güzellikte olmasını bırakın, gerçek birer obje olmadıklarını fark edince şok oldum

Ancak; şu anda benim de yaptığım gibi, bütün insanların Musevi olmayan havarinin emirlerini yerine getirdiklerini hatırladığım için bir tereddüt ya da kınama belirtisi göstermedim. Bu şapellerden birini geçer geçmez sislerin ardında başlayan bir köye geldik; merak ve antipati konusu olma kaygısıyla diken üstündeydim.

Ama durum böyle değildi. Rehberlerim geçerken birçok kişiyle konuştu ve konuştukları kişiler büyük bir şaşkınlık gösterdiler. Rehberlerim iyi tanınıyordu ve insanların samimi kibarlıkları beni zor bir duruma düşmekten alıkoyuyordu. Yine de bana gözlerini dikmekten geri durmadılar, ben de onlara bakmaktan çekinmedim. Ama sonraki deneyimlerimin bana öğrettiği şeyi söyleyeyim; birçok konu üzerindeki hatalı düşüncelerine ve vizyonlarının sığlığına rağmen, onlar daha önce tanıştığım insanların arasında en iyi ırktı.

Köy, aynı yeni terk ettiğimiz köy gibiydi; sadece daha genişti. Sokaklar dar ve kaldırımsız ama epey temizdi. Pek çok evin bahçesinde şarap üretiliyordu ve bazılarında da üzerinde şişe ve kadeh çizilmiş işaret levhası vardı ki bu da beni evde hissettirdi.

Bu basit insan topluluğunda çok az da olsa gelişmiş bir alışveriş alanı vardı; tıpkı açık hava pazar yerinde olduğu gibi. Bu zamana kadar hep buradaymış gibiydi. Bütün her şey genel olarak Avrupa’dakinin aynısıydı; sadece türler farklıydı. Bir pencerede aynı evde olduğu gibi çocuklar için arpa şekeri ve şekerlemelerin olması hoşuma gitti; ama arpa şekeri tabaktaydı, bükülmüş çubuklarda ya da mavi renkte değildi. Daha güzel evlerde bolca cam vardı.

Son olarak şunu söylemeliyim ki insanların fiziksel güzelliği tek kelimeyle inanılmazdı. Onlarla kıyaslanabilecek hiçbir şey görmedim. Kadınlar dipdiri ve görkemli bir yürüyüşe sahiplerdi, başları bütün ifade gücü ve zarafeti ile omuzların ın üzerinde duruyordu.

Her özellik kusursuzdu; göz kapakları, kirpikler ve kulaklar neredeyse istisnasız mükemmeldi. Renkleri en iyi İtalyan tablolarındaki gibiydi; olabilecek en berrak yeşiller ve sağlıkla ışıldayan pembeler…

İfadeleri ilahiydi. Bana ürkek ürkek ama şaşkınlıktan aralık dudaklarla baktıklarında dinlerini değiştirme konusunu tamamen unutuyordum. Hangisini görsem gözlerim kamaşıyor; her birinin şimdiye kadar gördüklerimin en güzeli olduğunu hissediyordum. Orta yaşta bile hâlâ alımlıydılar ve kulübe kapılarındaki yaşlı, beyaz saçlı kadınların da kendine özgü itibarları ve görkemleri vardı.

Kadınlar güzel olduğu gibi erkekler de yakışıklıydı. Oldum olası hayran olduğum güzellikten ayrıca zevk de alırım; ama böyle muhteşem bir türün varlığından tamamen utandım. Mısırlıların, Yunanlıların ve İtalyanların en iyi özelliklerin karışımı gibiydiler.

Çok sayıda çocuk vardı ve fazlasıyla mutluydular. Onların da ailelerindeki kişiler kadar güzel olduğunu söylememe gerek bile yok. Hayranlığımı ve memnuniyetimi rehberlerime işaretlerle ifade ettim ve bundan çok memnun oldular.

Eklemeliyim ki hepsi de kendi kişisel görünüşlerinden gurur duyuyormuş gibi görünüyordu ve hatta en fakiri (Hiçbiri zengin gibi görünmüyordu.) bile bakımlıydı. Kıyafetlerini tanımlayarak ve giydikleri aksesuarları, gözüme çarpan yüzlerce tuhaf detayı anlatarak pek çok sayfa doldurabilirdim; ama yapmamalıyım.

Köyü geçtiğimizde sis çıktı ve karlı dağların muhteşem manzarasını açığa çıkardı. Böylece önceki akşam keşfettiğim ovaları tekrar görüyordum.

Ülke yüksek oranda bayındırdı. Her yerde kestane, ceviz ve elma ağacı dikiliydi. Tepelerin gitgide çekildiği yerde ve geniş ovaların arasında akan nehrin yanındaki bataklıkta bolca keçi ve bir çeşit küçük siyah sığır vardı.

Yuvarlak burunlu ve iri kuyruklu birkaç koyun gördüm. Çok köpek vardı ve bunlar oldukça İngiliz tarzıydılar; ama hiç kedi görmedim.

Başladığımız zamandan yaklaşık dört saat yürüyerek ve iki üç tane daha köy geçerek hatırı sayılır bir kasabaya vardık, rehberlerim benim bir şeyleri anlamam için bir sürü çaba sarf ettiler ama ben tehlike altında olmadığım dışında pek bir anlam çıkartamadım.

Okuyucuya şehri anlatarak lafı uzatmayacağım, sadece Domodossola ve Faido’yu9düşünmesini isteyeceğim. Kendimi başyargıcın karşısında bulduğumu ve onun emriyle ilk görmüş olduğum yakışıklı ve iyi görünümlü iki kişiyle beraber bir odaya getirildiğimi söylemem yeterli.

Aslında, içlerinden bir tanesi açıkça çok hastaydı ve bastırmaya çalışmasına rağmen zaman zaman şiddetli bir şekilde öksürüyordu. Diğeri de solgun ve hasta görünüyordu ve neredeyse hiç konuşmuyordu;sorunun ne olduğunu anlamak imkânsız gibiydi.

İkisi de yabancı olduğu belli olan biriyle karşılaştıklarına şaşırdılar. Bana yaklaşamayacak, benimle ilgili çıkarımlar yapamayacak kadar hasta görünüyorlardı. Bu ikisi ilk çağrılanlardı ve yaklaşık on beş dakika onları takip etmem istendi ki bunu hem korkarak hem merakla yaptım.

Eyalet başkanı beyaz saç ve sakalı, bilge yüzüyle saygı uyandıran bir adamdı. Beş dakika boyunca gözlerini başımdan ayak ucuma kadar gezdirerek bana baktı; yukardan aşağı, aşağıdan yukarı. Bana bakmaya başladığından bitirdiği ana kadar kafası daha netleşmiş gibi görünmedi.

Sonunda bana “Sen kimsin?” anlamına geldiğini sandığım tek bir kısa soru sordu. Oldukça sakin bir şekilde sanki beni anlayacakmış gibi İngilizce cevap verdim ve elimden geldiği kadar doğal olmaya gayret ettim. Daha da aklı karışmış gibi göründü ve sonra diğer ikisiyle birlikte çekildi.

Sonra beni bir iç odaya götürdüler. Şef seyrederken yeni gelen iki adam beni soydu. Nabzımı ölçtüler, dilime baktılar, göğsümü dinlediler, bütün kaslarımı yokladılar ve her operasyonun ardından şefe bakıp kafa salladılar. Sonra oldukça memnun bir ses tonuyla sanırım iyi olduğum anlamına gelen bir şeyler söylediler.

Hatta sanırım kanlanmış olup olmadığına bakmak için göz kapaklarımı bile çekip baktılar. En sonunda sanırım sağlığımın mükemmel olmasından ve de kuvvetliliğimden memnun oldular.

Sonunda yaşlı başkan bana, beş dakika boyunca diğerlerinin çok yerinde bulur gibi göründüğü ama benim hiçbir şey anlamadığım bir konuşma yaptı. Sona erdiğinde çıkınımı ve ceplerimi yoklamaya devam ettiler.

Yanımda hiç para olmadığından ya da onların isteyebileceği veya benim kaybetmekten rahatsız olacağım herhangi bir şeyim olmadığından bu bana biraz tedirginlik verdi. En azından öyle sandım ama sonra yanıldığımı anladım.

Tütün pipoma çok şaşırmalarına ve beni onu kullanırken görmek istemelerine rağmen ilk başta rahattılar. Onlara nasıl kullanıldığını gösterdiğimde şaşırdılar ama hoşnutsuz değildiler; hatta kokuyu beğenmişe benziyorlardı.

Çok geçmeden en iç cebime saklamış olduğum ve aramaya başladıklarında orada olduğunu hatırladığım saatime geldiler. Onu ellerine aldıklarında endişeli ve gergin göründüler. Sonra bana onu açtırıp nasıl çalıştığını göstermemi istediler; bunu yaptıktan sonra oldukça ciddi rahatsızlık işaretleri gösterdiler. Bu beni çok daha fazla huzursuz etti çünkü saatin onları hangi nedenle rahatsız etmiş olabileceğini anlayamadım.

Onu ilk bulduklarında Paley’in aklıma geldiğini ve saati gören bir vahşinin onun icat edildiğini anlayacağını söyleyişini hatırlıyorum. Doğru, bu insanlar vahşi değildiler ama yine de varacakları sonun bu olduğundan emindim. Başpsikopos Paley’in ne kadar bilge bir adam olduğunu düşünürken yargıcın yüzündeki dehşet ve korku dolu ifadeyle kendime geldim. Saatimin bir icat değil; kendisini ve bütün evreni icat eden, öyle ya da böyle her şeyin meydana gelmesine neden olan şey olduğunu düşündüğünü gösteren bir ifadeydi bu.

Daha sonra bu sahnenin hiç Avrupa medeniyeti görmemiş birilerinin olduğu bir yerde gayet normal olduğunu fark ettim ve beni böyle şeyler düşünmeye sevk ettiği için Paley’e gücendim. Ama daha sonra yargıcın yüzündeki ifadeyi yanlış yorumladığımı fark ettim. Bu korku değil, nefret dolu bir bakıştı.

İki üç dakika boyunca sert ve ağırbaşlı bir şekilde benle konuştu. Sonra bunun faydası olmayacağını düşünerek beni birkaç geçitten geçirerek şehrin müzesi olduğunu anladığım büyük bir odaya getirdi. Burada beni daha önce gördüğüm her şeyden daha da çok şaşırtan bir görüntü yakaladım.