Samuel Butler – Erewhon (страница 10)
Burası, içinde her çeşit antika olan mahfazalarla doluydu; iskeletler, doldurulmuş kuşlar ve hayvanlar, taş oymalar (Boyunda gördüklerimin sadece daha küçükleriydi.)… Ama odanın büyük kısmı her tür bozuk makine ile doluydu.
Büyük parçaların kendi kapları ve üzerinde anlayamadığım karakterlerle yazılı etiketleri, hepsi kırık olan paslı buhar motoru parçaları vardı. Aralarında yerde yatan silindir, piston ve bir kırık motor volanıyla krankın bir parçasını gördüm.
Ve yine oldukça eski, tekerlekleri paslanıp çürümüş bir vagon vardı; gördüğüm kadarıyla özellikle demir raylar için tasarlanmıştı. Gerçekten de günümüzün en ileri buluşlarından pek çoğunun parçaları vardı; ama hepsi de birkaç yüz yıllıkmış gibi görünüyorduve bulundukları yere bilgilendirmek için değil antika olarak konulmuşlardı. Daha önce söylediğim gibi, hepsi bozuk ve kırıktı.
Pek çok kasa geçtikten sonra, sonunda birkaç saat ve iki üç eski kol saatinin olduğu bir kasaya geldik. Burada başkan durdu ve kasayı açarak benim saatimi diğerleriyle karşılaştırdı. Tasarımları farklıydı ama nesne apaçık aynıydı.
Bunun üzerine bana dönüp sürekli kasadaki saatleri göstererek sert ve kırgın bir ses tonuyla bir konuşma yaptı. Ben ona saatimi alıp diğer saatlerin yanına koyabileceğini söyleyene kadar da sakinleşmiş görünmedi. Bunu yapınca biraz sakinleşti.
İngilizce olarak -ton ve davranış olarak söylemek istediğimi anlatabileceğimi umduğum bir tonda- yanımda bilmeden kaçak bir şey getirdiysem özür dilediğimi; sıradan eşyalardan başka bir şeyimin olmadığını ve istemeden çiğnediğim bir yasa varsa saatimi bedel olarak verebileceğimi söyledim.
Sonra yumuşamaya ve daha nazik bir üslupla konuşmaya başladı. Sanırım onu bilmeden kırdığımı gördü. Ama yine sanıyorum ki onu döndüren ana sebep benim ondan korkmuş görünmeyişimdi; üstelik oldukça da saygılıydım. Açık renk saç ve tenim için daha önce diğerlerinin de yapmış olduğu gibi işaretler yapmıştı.
Sonradan anladım ki az görülen bir şey olduğundan açık renk saç büyük bir değer sayılıyordu ve ona sahip olan kimseler hayranlık duyulup kıskanılıyordu. Ne olursa olsun saatim benden alınmıştı; ama barış yapmıştık. Sonra muayene edildiğim odaya geri götürüldüm.
Derken başkan benimle başka bir konuşma daha yaptı. Bunun üzerine kısa sürede kasabanın hapishanesi olduğunu anladığım yakındaki bir binaya götürüldüm ancak beni diğer mahkûmlardan ayrı bir yere koydular. Odada yatak, masa, sandalyeler, şömine ve yıkama tezgâhı vardı.
Duvarlarla çevrili bir bahçeye inen, tek kat merdiveni olan ve bir balkona açılan başka bir kapı vardı. Beni odaya getiren adam, yemek için bir şeyler getirilmesini istediğimde aşağı inip bahçeye çıkabileceğimi işaret etti.
Battaniyelerimi ve içine sardığım birkaç şeyi almama izin verilmişti ancak şu açıktı ki -sebebini uzunca bir süre hiçbir şekilde anlayamasam da- ben bir mahkûmdum.
8. Bölüm
Hapishanede
Ve şimdi ilk kez cesaretim işe yaramadı. Diyebilirim ki meteliksizdim; hiç arkadaşımın olmadığı, geleneklerini, hatta dilini bile bilmediğim yabancı bir ülkede hapistim. Tam olarak tanımadığım adamların merhametine kalmıştım. Üstelik, bulunduğum bu zor ve şüpheli durumda, kafamı, rastladığım bu insanlarla meşgul etmekten kendimi alamıyordum.
İçi makinelerle dolu gördüğüm o odanın ve yargıcın saatime dair memnuniyetsizliğinin anlamı neydi? İnsanların oldukça az makineleri vardı. Bu ülkede yirmi dört saatten fazla kalmadığım hâlde bu durumun içine çakılı kalmıştım. Gelişme düzeyleri ancak on ikinci veya on üçüncü yüzyıl Avrupa’sınınki gibiydi; daha fazlası yoktu. Ama bizim en yeni buluşlarımızı da çok iyi biliyor gibiydiler.
Bir zamanlar bizden ileri olmalarına rağmen nasıl oluyor da şimdi bizim gerimizdeydiler? Şu kesin ki bu, önemsememekten kaynaklanmıyordu. Benim saatimi gördüklerinde onun saat olduğunu anlamışlardı; bozulan makineler de önceki uygarlıklarından kalanları kaybetmek istemedikleri için korunmuş ve etiketlenmişti. Ne kadar düşünürsem düşüneyim anlayamıyordum. Ama sonunda şu sonuca vardım ki demir ve kömür madenlerinde tek bir kalıntı bile kalmayana kadar bunları en iyi şekilde kullanmışlardı. Bu düşünebildiğim en iyi varsayımdı; üstelik daha sonra bunun nasıl yanlış anlaşıldığını da buldum ve onun en doğrusu olduğuna emin oldum.
Kapı açıldığında elinde iştah açıcı koku yayan bir tepsiyle duran genç kadını gördüğümde bu fikre dört veya beş dakika içinde zar zor vardığımı fark ettim. Bir örtü serip masayı insanın iştahını kabartan yemeklerle donatırken onu hayranlıkla izledim. Seyrederken onun o huzur veren tavrıyla kendimi daha da iyi hissetmeye başladım.
Yaşı yirmiden fazla değildi; orta boylu, hareketli, güçlü ve kibar görünümlüydü. Tatlı dudakları, derin ela gözleri, uzun ve kıvrık kirpikleri vardı. Saçları muntazamca örülmüştü ve çok zarif bir tavrı vardı. Görünüşü kusursuz bir güzelliği yansıtıyor, elleri ve ayakları heykeltıraş tarafından özenle yapılmış gibi duruyordu.
Masayı hazırlarken bir yakınının başına gelen acı bir olayı hatırlıyormuş gibi hüzünlü bir ifadeye bürünmüştü. Hatta bana daha da hüzünlü baktığını düşündüm. Elinde bir bardak ve bir şişeyle geldiğinde beni ellerim yüzümde, yatakta ızdıraplı bir hâlde otururken buldu. Parmaklarımı aralayıp onu odadan dışarı çıkarken izlediğimde benim için üzüntü duyduğuna emindim. Sırtı bana dönükken o mükemmel hazırlanmış yemeği yemeye başladım.
Yaklaşık bir saat sonra belinde birçok anahtar asılı olan, gardiyan olduğunu tahmin ettiğim biriyle geri geldi. Meğer o, bana bu güzel yemeği getiren kusursuz kadının babasıymış. Çok da üzüntülü olduğumu belli etmedim. Can sıkıntısından kurtulmuş, hem gardiyanımla hem de kızıyla hoş bir tavıra bürünmüştüm.
Bana gösterdikleri ilgiden dolayı onlara teşekkür edince bu duruma pek anlam veremeyip birbirlerine baktılar ve adam diğerine espri olduğunu düşündüğüm bir şey söylediğinde yine birbirlerine bakıp güldüler. O güzel kız yemek tabaklarını toplamayı babasına bırakıp gülümseyerek çıktı. Daha sonra çok da alımlı görünmeyen, hakkımda az şey bildiğine inandığım başka bir ziyaretçim geldi. Bir kitap, kalemler ve gazete getirmişti -hepsi İngilizceydi- ama ne baskılıydı ne de ciltli; ne dolma kalemle yazılmış ne de mürekkeple. Fakat bizimkinin hemen hemen aynısıydı.
Dillerini bana öğreteceğini ve buna da hemen başlayacağını anladım. Bu beni sevindirdi çünkü dillerini anlayınca daha rahat olacaktım. Eğer bana bu dili zar zor öğretselerdi ve bana insafsızca davransalardı asla öğrenemezdim. Hemen başladık. Odadaki her şeyin ismini, rakamları ve özneleri öğrendim. Avrupa dillerini bildiğim kadarıyla bu dillerle pek de benzerlik göstermiyordu; muhtemelen İbraniceydi.
Fazla ayrıntıyla anlatmayayım, zamanım oldukça monoton ve sıkıcı geçiyordu; ancak gardiyanın kızı Yram benimle oldukça ilgileniyordu. Bana dillerini öğreten adam her gün geliyordu, fakat benim asıl sözlüğüm ve bana dil bilgisi kurallarını öğreten kişi Yram’dı. Ayın sonunda olağanüstü bir biçimde ilerleme kaydettim; artık Yram ve babası arasında geçen konuşmaları anlayabiliyordum.
Öğretmenim kendini memnun hissetti ve benimle ilgili yetkililere olumlu rapor vereceğini söyledi. Ben de ona, bana ne yapılacağı konusunda sorular sordum. Benim oraya gitmemin ülke genelinde büyük heyecan yarattığını ve devletten gelecek beraat kararına kadar hapiste tutulacağımı söyledi. Davada bana en çok zarar verecek olan şeyin bir saate sahip olmam olduğunu söyledi. Bunun nedenini sorduğumda ise henüz çok iyi bilmediğim dillerinde bana uzun bir hikâye anlattı. Benim suçum tifüs olmak kadar kötüydü ama parlak saçlarım beni belki kurtarabilirdi.
Bahçede dolaşmama izin verildi. Burada yüksek bir duvar vardı böylece oyun oynayabiliyordum. Yalnız başıma oynamak aptalca görünse de hapsin üzerimde yarattığı kötü etkiyi azaltıyordu. Zamanla yakın çevreden insanlar beni görmek istedikleri için gardiyanı taciz etmeye başladılar. Gardiyan da yüksek miktardaki bahşişi alınca beni görmelerine izin vermeye başladı.
İnsanlar bana iyi, hatta oldukça iyi davranıyordu. Herkeste merak uyandırıyordum ve bundan nefret ediyordum. Özellikle kıskanç tavırlı Yram beni ve kadın ziyaretçilerimi dikkatle izliyordu. Yine de onun bu tutumu hoşuma gidiyordu ve bana destek olup beni rahatlattığı için kendimi ona oldukça muhtaç hissediyordum. Bu yüzden de elimden geldiğince onu sinirlendirmemeye gayret gösteriyordum. İyi arkadaş olmuştuk. Erkekler oldukça meraklıydılar ve biliyorum ki kendi rızaları ile yanıma geliyorlardı ama kadınlar onların refakatçi ile gelmelerini istiyorlardı. İnsanların cana yakın tavırlarından çok memnundum.
Yemeklerim sadeydi ama her zaman çeşit çeşit ve sağlığa yararlı gıdalardı. Kırmızı şarap ise takdire şayandı. Bahçede bir çeşit ot buldum. Otları bir kenara istifleyip kuruttum. Bu, tütünün yerini alabilirdi. Böylece Yram, öğrendiğim diller, ziyaretçiler, bahçede oynadığım oyun, sigara içme ve yatak sayesinde günler umduğumdan daha hızlı ve zevkli geçmeye başladı. Kendime bir de küçük bir flüt yaptım. Amatör bir müzisyen olarak zaman zaman operalardan bölümler çalarak veya “Neredesin hey neredesin?” veya “Evim, tatlı evim…” gibi melodiler mırıldanarak kendimi oyalıyordum. Bu şehirdeki diatonik ölçeği bilmeyen insanların, aslında bildikleri melodileri duyduklarında kulaklarına inanamamaları bana büyük kazanç sağladı. Bana sık sık şarkı söylettiler. Hatırladıklarımdan Billy Taylor’ın