Samuel Butler – Erewhon (страница 3)
Bütün bu düşüncelerden çok daha büyük olan dağın ta kendisiydi. Ötesinde ne vardı? Ah! Kim bilebilir ki? Dağın arkasında -eğer varsa- yaşayanların dışında o dağın diğer tarafında ne olduğu hakkında dünyada en küçük bir fikri olan kimse yoktu, gerçekten. Dağı aşmayı ümit edebilir miydim? Bu kazanmak isteyebileceğim en büyük zafer olurdu; ama şimdi bunu düşünmek biraz fazla kaçıyordu.
Daha yakın dağı deneyip ne kadar ileri gidebileceğimi görebilirdim. Ülke bulamasam bile altın, elmas, bakır ya da gümüş de mi bulamazdım? Bazen akıntıdan su içmek için eğildiğimde kumun içinde küçük sarı zerreler görüyordum; bunlar altın olabilir miydi?
İnsanlar “Hayır.” dedi ve yine “Bolca bulunmadığı sürece altın bulunmuş sayılmaz.” diyorlardı. Bana kalırsa altına eş değer olduğunu düşündüğüm bolca kayrak ve granit vardı; burada kâr getiren miktarlarda olmasa da ana dağlarda bolca olabilirdi. Kafamı dolduran bu düşünceleri, aklımdan bir türlü çıkaramadım.
2. Bölüm
Yün Ambarında
Sonunda koyun kırpma zamanı geldi. Kırpıcılarla birlikte kendisine “Chowbok” ismini taktıkları, gerçek adı sanırım Kahabuka olan yaşlı bir yerli vardı. Yerlilerin bir çeşit şefi gibiydi, çok az İngilizce konuşabiliyordu ve misyonerler tarafından da oldukça seviliyordu.
Kırpıcılarla beraber olmasına rağmen yaptığı düzenli bir işi yoktu. Ama ağıllarda onlara yardım ediyormuş gibi görünüyordu. Asıl amacı ise kırpma zamanı bedava dağıtılan içkiden almaktı. Ama sarhoşken tehlikeli olmaya yatkın olduğundan ve çok azı bile onu sarhoş etmeye yettiğinden içkiden fazla almazdı. Birisi ondan bir şey almak istediğinde verilecek en iyi rüşvet içkiydi.
Ondan edinebildiğim kadar bilgi edinmeye karar verdim. Bunu yaptım da. Yakındaki dağlarla ilgili soru sorduğum sürece sorun çıkarmadı. Dediğine göre ilgi odağım olan dağda hiç bulunmamış. Bununla beraber kabilesindeki söylentilere göre orada koyun olmadığını, sadece bodur ağaçlar ve bir kaç kuru dere yatağı olduğunu söyledi. Ulaşması çok zormuş; ama yine de birisi bizim nehrin üzerinden olmak üzere dere yatağı boyunca olmasa da zorlu geçitler varmış; daha önce oralarda bulunmuş kimseyi görmemiş. Ancak ne zaman ana dağdan konu açtım o zaman Chowbok’un tavrı değişti. Kaçamak cevaplar vererek kaytarmaya çalıştı.
Birkaç dakika içinde anlayabildiğime göre, kabilesinde bazı söylentiler varmış ama hiçbir çaba ya da dil dökme bu konuda ondan tek kelime almaya yetmedi. Sonunda içkiyi ima ettim. Razı olur gibi oldu. Ama içer içmez sarhoş numarası yaptı ve uyumaya başladı ya da uyuyormuş gibi yaptı, sertçe tekmelediysem de yerinden kıpırdamadı.
Hem kendi içkimden olmuş hem de ağzından hiç laf alamamış olduğumdan sinirliydim. Ertesi gün hiçbir şey vermeden anlatmasını sağlamaya karar verdim.
Onun için; akşam kırpıcılar işi bırakıp akşam yemeklerini yerken kendi rom payımı maşrapayla alıp Chowbok’a beni odunluğa kadar takip etmesi için işaret ettim. O da kimse bizi fark etmeden hemen arkamdan geldi.
Odunluğa indiğimizde mum yağı yakıp eski bir şişeye sıkıştırdık ve yün balyalarının üzerine oturup tütün içmeye başladık. Yün deposu geniş bir yerdi, katedral planına benzer bir planla inşa edilmişti. Her iki yanda koyun ağıllarının olduğu koridorlar, en sonda kırpıcıların çalıştığı büyük bir göbek ve ilerisinde yün ayırıcılar ve paketleyiciler için bir alan vardı.
Antik yapılara benzerliği ile bana ferahlık hissi veriyordu (Bun yeni ülkelerde değerlidir.). Burası iki yıllıktı ama yine de biliyordum ki yerleşimdeki en eski yün ambarı yedi yıldan eski değildi. Chowbok bir an önce içkisini almak ister gibiydi ama ikimiz de gayet iyi biliyorduk ki bunu sonra alacaktı ve bu yüzden birimiz içki, diğerimiz ise bilgi için birbirimize karşı oynuyorduk.
Sertçe kapıştık. Beni iki saatten fazla süre yalanlarla alt etmeye çalıştı ama hiç ikna edici olamamıştı. Bütün bu süre içinde birbirimizle didişip durduk ama görünüşe bakılırsa henüz avantaj elde etmiş olan yoktu; ancak en sonunda onun pes edeceğinden emindim. Biraz daha sabredip hikâyeyi öğrenmeliydim.
İnsanın boşu boşuna sallayıp durmasına rağmen tereyağı hâline gelmeyen kaymağın -en azından- çıkardığı sesten donduğunun anlaşılabileceği ve sonra aniden tereyağına dönüştüğü soğuk bir kış günüydü.
Birdenbire, tek kelime bile etmeden iki balya yünü yere yuvarladı; çok güçlüydü. Bunların üstüne başka bir tanesini çaprazlamasına yerleştirdi. Boş bir yün paketini kapıp omuzlarına örtü gibi attı ve en üstteki balyanın üzerine zıplayıp oturdu.
Bir anda bütün şekli değişmişti. Dik omuzları düştü; bağdaş kurdu, kollarını bağladı; başını yükseltip dik tuttu ve gözleri tam önüne dikerek bir yerlere daldı; kaşlarını çattı ve şeytanca bir yüz ifadesi takındı.
Chowbok normalde de çok çirkindi ama şimdi düşünülebilecek en iğrenç hâldeydi. Ağzı bir kulağından bir kulağına yayılmış, bütün dişlerini göstererek iğrenç bir şekilde gülüyordu. Gözleri ateş püskürüyordu. Dik dik bakıyordu ve alnı haince bir hâl almıştı.
Korkarım benim tanımım onun görünümünün sadece gülünç yanını ifade etmiş olacak; ama gülünçlükle heybetlilik birbirine yakındır; Chowbok’un yüzünün gülünç gaddarlığı tam olarak olmasa da bu sonuncuya yakındı.
Eğlenmeye çalıştım ancak ona bakıp tam olarak ne yapmamacında olduğunu merak ederken saç diplerimi ve tüm vücudumu bir ürperti aldı. Bir dakika kadar böyle dimdik, taş gibi sert ve bu korkunç suratla kaldı.
Sonra dudaklarından rüzgâr gibi yükselip alçalan ve sonradan iyice alçalıp bitene kadar devam eden bir titremeye dönüşen bir inleme geldi. Ardından ayağa fırladı ve iki elinin parmaklarını “on” sayısını işaret eder gibi ileri uzattı ama o an ne yaptığını anlayamadım.
Ağzım açık kaldı. Chowbok balyaları hızlıca yerlerine yuvarladı, büyük bir korkuyla titreyerek önümde durdu. Yüzünden bilinmeyen ve insanüstü güçlere karşı korkunç bir suç işlemiş olan birinin doğal paniğiyle korkusu okunuyordu.
Kafa salladı, anlaşılmaz bir şeyler söyledi ve tekrar tekrar dağları işaret etti. İçkiye dokunmasına izin vermezdim. Birkaç saniye sonra yün ambarının kapısından ay ışığına doğru koştu ve ertesi gün akşam yemeği vaktine kadar ortalarda görünmedi. Döndüğünde bana karşı mahcup bir hâli ve acınası bir nezaketi vardı.
Bunun ne anlama geldiği ile ilgili hiçbir fikrim yoktu. Nasıl olabilirdi ki? Emin olabildiğim tek şey yaptığının bir nedeninin olduğu ve bunun onun için kötü olduğuydu. Bana elindekinin en iyisini verdiğine inanmak, benim için yeterliydi. Bu, hayal gücümü, bana bütün bir saat boyunca bilgi dolu hikâyeler anlatmasından bile daha çok alevlendirdi. Büyük karlı dağların ne gizlediğini bilmiyordum ama keşfetmeye değer bir şeyler olduğuna dair şüphem kalmamıştı.
Sonraki birkaç gün Chowbok’a karşı ilgisiz davrandım ve onu sorgulamaya istekli görünmedim. Ona “Kahabuka” diye seslendim ki bu onu daha da memnun etti. Benden korkar gibi görünüyordu ve benim emrimdeymiş gibi davrandı.
Bu yüzden ben de kırpma biter bitmez keşfe başlayabileceğime karar verdim ve Chowbok’u da yanıma almanın iyi olabileceğini düşündüm. Ona birkaç günlük araştırma için yakın dağlara gitmek istediğimi ve kendisinin de gelebileceğini söyledim.
Kendisine her gece rom2vereceğime söz verdim ve altın bulma şansımız olduğunu da aklına soktum. Korkacağını bildiğimden büyük dağdan hiç bahsetmedim. Onu götürebileceğim kadar bizim nehrin yukarısına götürebilirdim ve eğer mümkün olursa suyun kaynağını da arayabilirdik.
Eğer çabam kadar cesaretim de olursa geri kalan yola kendi başıma da devam ederdim ya da Chowbok’la dönerdim. Kırpma biter bitmez yünler de gönderildikten sonra izin istedim. Bir de yük beygiri ve semer aldım ki böylece yanıma battaniyeler, bolca erzak ve küçük bir çadır alabilirdim.
Ben atla gidip nehirde geçitler bulurken Chowbok da beni izleyip kendisini geçitlerden geçirecek atı çekecekti. Ustam, yünler gönderildiği için erzak tükenebileceğinden çay, şeker, çörek, tütün, kavurma, iki üç şişe kaliteli kanyak almama izin verdi. Her şey hazırdı, herkes bizi yolcu etmek için beklerken 1870 yılı yaz gün dönümünden kısa süre sonra yolculuğumuza başladık.
3. Bölüm
Nehrin Yukarısı
İlk günümüz yolculuk açısından kolay geçti. Nehir kenarındaki, daha önce iki kez yanmış olan büyük düzlükleri izledik. Bizi yavaşlatacak çalılıklar yoktu, toprak genelde sertti. Dere yatağının üstünde epey ilerledik. Akşamüstüne kadar yirmi beş mil kadar yol almıştık. sonra nehrin boğaza kavuştuğu noktada kamp kurduk.
Kamp kurduğumuz yaylanın, denizden en az iki bin fit yukarda olduğu düşünülürse hava oldukça ılıktı. Nehir yatağı burada bir buçuk mil genişliğindeydi ve suyun kavisli kanallara girdiği yerler çakıl kaplıydı. Yukarıdan bakıldığında kurdelenin saçakları gibi görünüyor ve güneşte parlıyordu.
Nehrin ani ve ağır taşkınlara çok meyilli olduğunu biliyorduk ama bilmeseydik de bunu uzaklardan sürüklenmiş olması muhtemel ağaç dallarından anlayabilir, kümelenmiş sebze ve mineral tortularından aşağı kısımlarda bütün dere yatağının başa çıkılamayan kızgınlıkta azgın sellerle kaplanmış olduğunu görebilirdik.
Şu anda nehir alçaktı ve güçlü bir insanın yürüyerek geçebilmesi için bile çok derindi. Sürekli olan beş altı akıntı vardı; ancak at üstünde geçilebilirdi. Her iki yanında ustamın kulübesinden gördüğümüz geniş ovalar hâline gelinceye kadar nehrin aşağısına doğru genişleyen hâlâ birkaç dönüm düzlük vardı.