18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Samuel Butler – Erewhon (страница 2)

18

1. Bölüm

Çorak Ülke

Eğer okuyucu kusuruma bakmazsa ne geçmiş ne de kendi ana vatanımı terk etmeme sebep olan ayrıntılar hakkında hiçbir şey söylemeyeceğim; çünkü bunun hikâyesi okuyucu için sıkıcı ve benim için de acı verici olur.

Şunu söyleyeyim ki evden ayrıldığımda niyetim, servetimi İngiltere’de olduğundan daha hızlı arttırabileceğim, sığır ya da koyun besleyebileceğim yeni bir koloni bulmak ya da bu koloniyi sadece aramaktı. Ancak, amacıma ulaşamadığım ve her ne kadar çok fazla yeni ve tuhaf şeyle karşılaşsam da kendime hiçbir maddi kaynak sağlayamadığım açıkça görülecek. Bundan kâr sağlayan ilk kişi olmanın ve bunun beni yüklü miktar parayla ödüllendireceğinin, evrenin oluşumundan beri en az on beş, on altı kişi tarafından elde edilemeyecek bir pozisyona sahip olmanın hayalini kurduğum doğrudur. Ama bunun için çok miktarda param olmalıydı; ancak bu parayı halkı bir hikâyeye inandırıp bağış kampanyalarına ikna ederek kendimi desteklettirmekten başka nasıl bulacağıma dair bir fikrim yoktu.

Bu umutla maceralarımı artık büyük bir istekle yayımlayabilirim. Fakat hikâyemin hepsini anlatmazsam akıllarda şüphe oluşturabilir diye korkuyorum. Bu nedenle okuyucular da kendilerince anlam çıkarsınlar diye böyle yapmayacağım.

Birinin benden önce davranmasındansa benden şüphe edilmesi riskini göze aldım ve bu yüzden İngiltere’den ayrılmaya ve daha ciddi ve zor olan yolculuğuma başlamaya karar verdim. Tek tesellim, gerçeklerin kendi etkisini de beraberinde getirmesi ve hikâyemin doğruluğuna dair birçok kanıtının olmasından dolayı benim gibi ikna edici olmasıydı.

Varış noktama 1868’in son aylarından birinde ulaştım; okuyucu hangi yarım kürede olduğumu anlamasın diye mevsimden bahsetmeye kalkışmayacağım. Koloni sahilde sıkça yerleşmiş birkaç kabilenin vahşileri tarafından korunan, en maceracı göçmenlerin bile sekiz dokuz yıldan fazla zamandır ayak basamadığı oldum olası ıssız bir yerdi.

Avrupalıların bildiği kısım; uzunluğu 800 mil civarında olan bir kıyı şeridi (üç dört büyük limanın yer aldığı) ve yer yer 200-300 metre arasında değişen mesafelerle kıyıdan ve ülkenin uzak düzlüklerinden ancak görülebilen, son derece yüksek ve zirvesi daima karla kaplı dağların yamaçlarına uzanan araziden ibaretti.

Kıyı, kuzey ve güney boyunca bahsettiğim arazide tamamıyla iyi bilinen bir yoldu, ama iki tarafta da beş yüz mil boyunca tek bir liman yoktu, dağlar neredeyse denize iniyordu ve kimsenin yerleşemeyeceği kadar sık ağaçlarla kaplıydı.

Ancak karanın bu koyunda durum farklıydı. Limanlar yeterli değildi ama arazi de çok sık olmamakla beraber ağaçlıktı. Tarım için olağanüstü elverişliydi ve aynı zamanda yeryüzündeki en güzel otlaklara sahipti, her çeşit koyun ve sığır yetiştirmeye uygun milyonlarca dönüme yayılmıştı.

Hava ılıman ve çok sağlıklıydı. Ne vahşi hayvan vardı ne de yerliler tehlikeliydi; sayıca az ve yaradılış olarak uysaldılar. Kolayca tahmin edilebileceği gibi, Avrupalılar bu topraklara adım atar atmaz bu olanaklardan faydalanmakta gecikmemişlerdi.

Koyun ve sığır getirilmiş ve bunlar süratle çoğalmışlardı. İnsanlar birkaç yıl içinde, ta ki sahil ile dağ yamaçları arasında alınmamış arazi kalmayıncaya kadar elli ila yüz bin dönüm araziyi kaplayarak birbirleri ardına içerilere doğru kaymışlar ve ülkenin her yerine yirmi ila otuz mil mesafe aralıklarla koyun ya da sığır çiftlikleri kurmuşlardı.

Öndeki dağlar, yılın çoğu gününde karlı olduğu için göç akınını kısa bir süre için keserdi. Koyunlar kaybolabilir, çobanlığı zorlaştırır ya da koyunlardan yün sağlamanın giderleri yükselerek çiftçinin kârını düşürür ve otlar koyunları sürmek için çok ekşi, sert olur gerekçesiyle ilerlemeyi kestilerse de sonra birbiri ardına denemeye karar verdiler ve ne mutlu ki başarılı oldular.

İnsanlar gitgide daha da dağların içlerine doğru yerleşmeye başladı ve içlerde kıyı ile dağ arasında oldukça uygun bir alan buldular. Tabii uzak düzlüklerden görünen bu dağ; en yüksek olan büyük karlı dağ değildi.

Ancak bu ikinci dağ, ülkenin kırsal alanının uç sınırlarını çiziyor gibiydi ve o alan benim başta deneme olarak işe alınıp sonra sürekli olarak çalışmaya başladığım yeni kurulmuş, küçük bir merkezdi. O zamanlar sadece yirmi iki yaşındaydım.

Ülkeden ve buradaki yaşam şeklinden oldukça memnundum. Her günkü işim; koyunların sınırları geçip geçmediğine bakmak için yüksek bir dağın tepesine çıkıp bir eteğinden tekrar düzlüğe inmekti

Yaptığım şey, koyunları elimin altında bulundurmak ya da tek bir sürü hâline getirmek değil, sadece her şeyin yolunda gittiğini görmek için koyunları gözetmekti. Topu topu 800 tane koyun vardı ve hepsi hamile dişiler olduğundan oldukça sakinlerdi; dolayısıyla işim pek de zor değildi.

Ayırt edebildiğim birçok uslu koyun vardı; siyah renkli iki ya da üç dişi koyun, biri ya da ikisi siyah kuzu ve diğerleri de onları tanıyabileceğim bazı ayırt edici işaretlere sahip koyunlardı. Eğer hepsi yerinde ve sürü yeterince kalabalık görünürse her şeyin yolunda olduğundan emin olurdum.

Gözün 200-300 koyundan yirmisinin eksikliğini kısa sürede fark eder hâle gelmesi şaşırtıcı. Teleskobum ve bir köpeğim vardı. Ayrıca yanıma et, ekmek ve tütün de alırdım. Sabah erkenden şafakla birlikte çıkardım ve gittiğim dağın yüksekliğine bağlı olarak bazen turumu tamamlamam geceyi bulurdu.

Kışları dağ karla kaplıydı ve sürülerin izlenmeye ihtiyacı yoktu. Eğer bir koyun pisliği görür ya da aşağıya dağın diğer tarafına giden bir iz görürsem -ki orada akıntının olduğu çıkmaz bir vadi olmalıydı- o izi takip edecek ve sürüyü görmek için gözümü açık tutacaktım; ama hiçbir şey görmedim. Sürüler kısmen alışkanlıktan kısmen de ben gelmeden önce gelen ilkbaharla yetişen bol yeşillik ve daha çok yiyecek olduğundan daima yukarıdaki kendi taraflarına gidiyorlardı; diğer taraf kurak ve boştu.

Monoton ancak oldukça sağlıklı bir hayattı. İnsan iyi olduğu sürece pek bir şeyi dert etmezdi. Ülke hayal edilebilecek en geniş alanı kaplıyordu. Sıkça dağın tepesine oturup aşağıları izlerdim, uzaktan iki beyaz nokta gibi görünen kulübeler ve arkalarındaki küçük kare bahçeler; çatısında parlak yeşil yulaf yığınları olan kulübelerin olduğu çayır, avlular ve aşağısındaki odunluklar teleskobun ters tarafından bakıyormuşçasına netti ve ayaklarımın altında uzanmış bir harita veya dev bir maket gibiydi.

Aşağılarda uzak tarafında hâlâ erimemiş karlarla kaplı dağların olduğu çok büyük bir ova vardı. Yaklaşık iki mil uzakta birçok kolu olan nehrin yukarısındaki ikinci bir dağ sırasına bakınca orada nehrin küçülüp kaybolduğu dar bir boğaz görebiliyordum. Daha da ileride, yine bir dağ sırası olduğunu biliyordum. Benim bulunduğum dağın zirvesine yakın yerler hariç diğer dağın hiçbir yeri görünmüyordu. Ancak bu noktadan, bulutların olmadığı zamanlarda görülebilen, millerce uzakta, zirvesi karla kaplı bir dağ vardı; dünyada onun kadar yüksek olan başka bir dağ olduğunu düşünemiyordum. O arayışın yalnızlığını asla unutamam. Sadece biraz uzaktaki insan varlığının belirtisi olan çiftlik evi; ovaların, dağların, nehrin ve gökyüzünün büyüklüğü; muhteşem görüntüleri; bazen kara göğe yükselen karlarla kaplı beyaz dağlar, bazen bembeyaz gökyüzüne uzanan kara dağlar… Parça parça dönen bulutların arasından ara sıra işte bunları görebiliyordum. Bazen de en iyisi, dağda sis içinde yükseklere çıkıp arasından dağların adalar gibi göründüğü beyazlık denizine bakmaktı.

Bunları yazarken işte tam da oradayım. Aşağıları görebildiğimi hayal ediyorum; kulübeleri, ovayı, uzaklardan gürleyen sularıyla sel yolu olan ıssız nehir yatağını… Of, harika! Harika! Üzerinde hüzünlü gri bulutlarla çok yalnız ve heybetli… Fakat dağ kenarında minik kalbi kırılıyormuş gibi meleyen kayıp kuzuyu çıkartacağı hiçbir ses kurtaramaz.

Ve işte derin, kaba sesi ve sevimsiz görünüşüyle cılız ve sönük yaşlı bir dişi koyun cezbedici otlaktan geri geliyor; şimdi, oluğu incelerken uzaktan yankılanan ağlama sesini duyabilmek için dikkat kesiliyor ve dinliyor.

İşte gördüler! Ve birbirlerine doğru koşuyorlar. Hay Allah! İkisi de yanılmış; koyun kuzunun annesi değil; hatta ne akrabalar ne de aynı cins. Soğukça ayrıldılar. Her ikisi de daha yüksek sesle ağlamalı ve daha çok dolaşmalılar; akşam karanlığında kendi aradıklarını bulmaları için şans onlarla olsun. Ama bu sadece bir hayal. İlerlemeliyim.

Kendimi nehrin ötesinde ikinci dağın ardında neler olabileceğini düşünmekten alıkoyamıyordum. Param yoktu ama eğer elverişli bir ülke bulabilseydim borç parayla idare edebilir ve kendimi başarıyı garantilemiş sayardım.

Dağ o kadar engin görünüyordu ki içinden veya üzerinden geçilecek bir yol bulma şansı varsa da daha kimse bu yolu keşfedememişti. Uzaktan erişilmez görünen bu koca dağdan çeşitli yerlere (hatta yüklü atlar için bile) geçiş sağlayan bir yol bulunsa ne harika olurdu; nehir o kadar büyüktü ki iç alanlara doğru sızıyor olmalıydı. En azından ben öyle düşündüm ve sonra herkesin koyunları içlere doğru sürmenin delilik olduğunu söylediğini hatırladım. Biliyordum ki sadece üç yıl önce bu şeyler, ustamın sürüsünün şu anda üzerinden geçtiği ülke için de söylenmişti.

Dağın kıyısında dinlenirken bu düşünceler kafamdan çıkmıyordu; günlük işlerimi yaparken sürekli aklımdaydı; ta ki artık daha fazla merak edeceğime, hasat bitince atımı eyerleyip yanıma da olabildiğince erzak alarak gitmeye ve kendim görmeye karar verene kadar bu düşünceler her geçen saat daha da kafamda büyüdü.