18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Samuel Butler – Erewhon’a İkinci Ziyaret (страница 1)

18

Samuel Butler

Erewhon’a Ýkinci Ziyaret

Gerçek Kâşifi ve Oğlu Tarafından Yirmi Yıl Sonra, Erewhon’a İkinci Ziyaret

Ne zaman olduğunu hatırlamıyorum ama 1872 yılında Erewhon’u yayımlatmamın üzerinden çok geçmemişti. Bay Higgs -ki sanırım ondan artık böyle bahsedebilirim- Arowhena ile balonla kaçtıktan sonra Erewhon’da neler olmuş olabileceğini kendime sormaya başladım.

İnsanlara, Erewhon’da olduğu düşünülen olanakları ve tamamen yabancı birinin, bir gelinle göklere doğru mucizevi yükselişini anlattığımda bunun onlar üzerinde etkisi ne olurdu?

Yaklaşık yirmi yıl Erewhon’daki değişikliklerin oturmasını beklemeden bu sorunu çözmeye çalışmak boşunaydı ve 1892’de Erewhon’a hizmet etmek için bastığım kitaplarla meşguldüm. 1900 kışının başlangıcına kadar, yani Bay Higgs’in kaçışından otuz yıl sonrasına kadar, biraz önce bahsettiğim soruyla meşgul olacak ve şu sıralar halka sunduğum kitaptaki bilgilerime dayanarak bu soruyu cevaplayacak vakti bulamadım.

Erewhon’un yirmi dördüncü bölümünde anlatılan olaylar, Erewhon’un eski düşüncelerinde ani bir değişikliğe yol açabilirdi, yeni bir dinin gelişmesine yol açabilecek birtakım sonuçlar doğurabilirdi; buna inanıyorum. Bütün dinlerin gelişimi şimdi hemen hemen aynı yolu izliyor.

Her hâlükârda, zamanlar az ya da çok bozulmaya uğruyor, eski inançlar kitleler üzerindeki önemini kaybediyor. Böyle zamanlarda, kendi içinde güçlü bir kişiliğin ortaya çıkıp olağanüstü kabul edilen kimi mucizelerle çok güçlü görünmesi ve birçok insanı etkileyecek bir dinin ortaya çıkmasına sebep olması istenir.

Eğer açıkça kanıtlanmış müthiş bir mucize olursa diğerleri onun etrafında çoğalacaktır; sonra, bu şekilde oluşan bütün dinlerde tapınaklar, rahipler, ayinler, o dinlere yürekten inananlar ve halkın saflığından faydalanan ahlaksızlar ortaya çıkacaktır. Başka yerlerde de benzer koşullar altında her zaman bu şekilde olacağını göstermeden Higgs’in balonla kaçışından sonraki olayların sıralamasını yapmak, doğa kadar geniş bir şeye ayna tutmak olurdu.

Ne var ki olayların meydana gelişleri arasındaki benzerlik bir şeydir -bolca tarihî paralellik görmek mümkün- olaylardaki başaktörler arasındaki benzerlik ise başka bir şeydir ve dahası, bunlara dair birkaç örnek de bulunabilir.

Erewhon’da yeni fikirlerin gelişmesi tuhaf değil, ancak Higgs ve başka bir dinin kurucusu arasında, Hz. İsa ve Hz. Muhammed arasındaki benzerlikten daha ötesi yok. O, sıradan, orta sınıftan bir İngiliz’di, genç yaşlarında hırsızlıkla suçlanmıştı ancak daha sonra bütün bu zorlukları kendi lehine çevirmeyi başarmıştı.

Eğer kendimden bahsetmem gerekseydi, kendimi İngiliz Kilisesi’nin gelişmiş bir kanadının üyesi gibi görmekten hiç vazgeçmediğimi söylerdim. Bu kanada ait olanlar neye inanıyorlarsa ben de ona inanıyordum ve reddettiklerini de reddiyordum.

İki kişi herhangi bir konu üzerinde asla aynı şeyi düşünemez, ama bir kilise görevlisiyle konuşunca kendimi onlarla büyük bir uyum içinde buluyorum. İnanıyorum ki (İnanmasaydım bundan büyük üzüntü duyardım.) üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, bu insanlar belirli koşullar altında kendilerinin de verecekleri tavsiyeleri bu kitabın 148-150 ve 152-154. sayfalarında bulacaklar.

Son olarak arkadaşım Bay H. Festing Jones’un eksikliğinde, yayın esnasında kitabımdaki düzelmeleri yapan İngiltere Müzesi çalışanı Bay R. A.’ya teşekkürü borç bilirim.

1. Bölüm

Kaderin İniş Çıkışları Babam Erewhon’a Doğru Yola Koyulur

Babamın otuz yıl önce keşfettiği bu garip ülkeye ikinci ziyaretini anlatmadan önce, belki de bu kitabın, basım yılı olan 1872 ile babamın öldüğü 1891 yazının başı arasındaki başarısı hakkında birkaç kelime söylemeliyim. Bu yüzden, halk üzerinde önceleri sağladığı etkiyi sürdürmeyi başaramamasının nedenlerine kısaca değineceğim.

Okuyucunun da bildiği gibi, babamın kitabı isimsiz olarak basıldı ve zavallı babam kitabın aldığı övgüyü, kimin tarafından yazılmış olabileceğini kimsenin bilememesine bağlıyordu. “Omne ignotum pro magnifico.” (“Bilinmeyen her şey mükemmel gözükür.”) sözünü doğrularcasına yazarının bilinmediği süre boyunca kitap, hatırı sayılır eleştirmen çevrelerinden sık sık övgüler alıyordu.

Tesadüfi bir şekilde yazarın sıradan biri olduğu keşfedildiğinde insanlar hayranlık duymakta acele etmiş olduklarını hissettiler ve bu nedenle çok geçmeden eleştriler ciddi şekilde ona karşı olmaya başladı.

Anladığım kadarıyla, Erewhon’un tam olarak nerede olduğunu gizlediğinden ya da sık sık alkol zehirlenmesine maruz kaldığına dair ısrarla ortaya atılan iddialardan dolayı değil de kendi idarecilik isteği ve keşiflerine çok fazla, başkalarının işlerine ise daha az önem vermesinden kaynaklanan gergin hâli yüzünden babamı ilk yüzüstü bırakan, kendisine birkaç günlüğüne kucaklarını açmış olan Coğrafya Topluluğu oldu. En azından bu, babamın durumu anlatış şekliydi; bunları daha sonradan onun kendi ağzından duydum.

“Hâlâ çok gençtim.” demişti. “Ve o zamana kadar yaşadığım maceraların tuhaflığı ve tehlikesi sinirlerimi bozmuştu.” Öyle olsa bile, korkarım onun mantıksız biri olduğundan şüphe yok ve bir zerre yargı, yarım kilo keşfe bedeldir.

Bu yüzden, şaşırtıcı derecede kısa bir zamanda, kendine en sıcak şekilde kucak açanlar tarafından terk edildiğini gördü ve o zamandan sonra, sonraki dönemlerde geçim kaynağı hâline gelecek olan “dinî sistemler” yazarlığıyla ilgili bir iş bulmak için elinden geleni yaptı.

Ancak, babamın yaşadığı bu itibar kaybı, pek çok insanı Erewhon’u tekrar keşfetmekten alıkoydu ve bu nedenle ülke, coğrafyacılar için sanki hiç keşfedilmemiş gibi kaldı. Ülkenin yukarı bölgesindeki birkaç çoban ve askerî öğrenci ise kitabın hâlâ ciddiye alındığı zamanlarda babamın izinden gitmek istediler ama çoğu, karşılaştıkları güçlüklere karşı koyamayıp geri döndü.

Bazıları ise geri dönmedi ve onlar için arama yapıldığı hâlde, ne ölüleri ne dirileri bulunamadı. Babam büyük ihtimalle, Erewhon’a ikinci ziyaretinde başkalarının da yakın zamanda ülkeye ulaşmaya çalıştıklarını anladı ve oradaki saatleri boyunca, bu zavallı yoldaşların kaderlerinin ne olduğunu öğrendi.

Erewhon’un gizli kalmasını daha da kolaylaştıran bir başka sebep de -her ne kadar sürekli altın aransa da- altın olmadığı söylenen yüksek dağlarla çevrili olmasıydı ve bölgede koyun ya da sığır yetiştiren bir köy de yoktu. Sadece nehirlerin yukarı ağızlarında birkaç nehir yatağı düzlüğü vardı. Sporcuları buraya çekecek bir özelliği olmadığından bu karlı araziye girmek insanlara pek cazip gelmiyordu.

Böylece, Erewhon kendisinden pek söz edilmediği için, babamın kitabı kurgu olarak kaldı ve kısa bir süre önce onun, ikinci el kitap satan bir kitapçıda “6 dolar. Tavsiye edilir.” diye etiketlendiğini duydum.

Babamın alkol zehirlenmesi geçirdiğine dair çıkan hikâyelerde doğruluk payı olmasa da İngiltere’ye döndükten sonraki ilk yıllarındaki kontrol edilemeyen heyecan nöbetleri, gördüğünü ve yaptığını söylediği şeylerin çoğunun hayalî olma olasılığını arttırıyordu.

Özellikle, Chowbok’la odunlukta yaptığı konuşmayı ve Erewhon’a giderken geçtiği geçidin tepesindeki heykellerin ayrıntılı tasvirini kastediyorum. Bunlar delilik işareti olarak görüldü. Kendisi, kitabında yanına “iki üç şişe kanyak” aldığını söylemesine rağmen, muhtemelen yanında bir düzine kadar içki olduğu ve hesaba göre eğer heykellere ulaşmadan önceki gece “dört ons kanyağı” kalmışsa ondan önceki iki üç hafta boyunca epey içmiş olması gerektiği gibi kötü niyetli bir iddia ortaya atıldı. Sanırım, bu sayfaları okuyacak olanlar, babamın delirdiğini düşünmekten vazgeçecek.

Bu iftiraları atan değilse bile bunları yaymak ve güven kazanmak uğraşan kişi ise Chowbok’un ta kendisiydi. Bu kişi, İngiltere’de kaldığı birkaç yıl içinde babamı kötülemek için elinden gelen her şeyi denedi. Kurnaz yaratık, din topluluklarımızın, özellikle de diğerlerine göre daha katı olanlarının gözüne girdi.

Samimiyeti hakkında aynı şey söylenemese de rengi hakkında hiçbir şüphe yoktu ve o zamanlarda din değiştirmiş siyah biri Exeter Hall’un karşı koyamayacağı bir şeydi. Chowbok zavallı babamın bütün hikâyesini yalanlamıştı. Babamla beraber, babamın kitabında bahsettiği nehirlerin yukarısındaki suların kaynaklarını araştırdıklarının doğru olduğunu söyledi ama babamın yola onsuz devam ettiğini inkâr etti ve nehri gerçekte olduğundan binlerce mil uzaktaymış gibi gösterdi.

Yaklaşık iki hafta sonra daha fazla ilerlemek için gücü kalmayan babamla beraber geri döndüğünü söylüyordu. Bu esnada omuz silkip gizemli görünür ve kelimeler ağzından zorla çıkarkenki hâlinden daha etkili bir şekilde “alkol zehirlenmesi” derdi bu hareketiyle. Çünkü bir adam omuzlarıyla çok şey anlatabilir.

Babamın kitabını okuyanlar, Chowbok’un, ustasının yanına döndükten sonra olayı farklı bir şekilde anlattığını hatırlayacaktır; ama zaman ve mesafe, yalanı güvenilir bir doğru hâline getirebilecek bir örtü olabiliyor.

Babamın, hikâyesini doğrulaması için annemi neden çağırmadığını hiç anlamadım. Ben hiçbir şey bilemeyecek kadar küçükken yapabilirdi bunu. Ama işte insanlar kararlarını verdiklerinde daha fazla kanıta ihtiyaç duymuyorlar; üstelik annemin de çok çekingen bir yaradılışı vardı. İtalyanlar şöyle der: “Chilontanovaammogliare Sarà ingannato, o vorrà ingannare.” (“Eğer bir adam, bir kadın üzerinden iş çevirmeye kalkışıyorsa ya kandırmak amacındadır ya da kandırılır.”) Bu söz kadınlar için olduğu kadar erkekler için de geçerlidir ve annem çevresinden hiçbir zaman çok memnun değildi. Bilerek kandırıldığı söylenemezdi ama İngiliz düşünce tarzına alışamadı; aslında dilimizi bile tam olarak öğrenemedi; babam da ben de onunla Erewhon dilinde konuşurduk. Çünkü küçükken bana da öğretmişti; babamın dilinde olduğu kadar onun dilinde de akıcı bir şekilde konuşabiliyordum. Bu nedenle annem kendimi her yerde bir Erewhon’lu gibi gösterebileceğimi söylerdi. Ayrıca fiziki görünüş olarak da ona benziyordum; tamamen babamın zıttı olmasam da anneme daha çok çekmiştim. Ama düşünce olarak daha çok babama benzediğimi söyleyebilirim.