Samuel Butler – Erewhon’a İkinci Ziyaret (страница 3)
Kıyafet konusunda o kadar tedbirliydi ki İngiliz yapımı botlarının şüphe uyandırabileceği ihtimaliyle Erewhon’dan ayrılırken giydiği botları geçirdi ayaklarına.
Geri dönmek gerekirse şubat ayının başlarında bir gün, gece vakti eve ulaştı ve tek bir bakış, değiştiğini anlamama yetti. “Neler oldu?” dedim; görüntüsünden şoka girmiş bir hâlde. “Erewhon’a gittin mi? Orada sana kötü mü davrandılar?”
“Erewhon’a gittim.” dedi. “Kötü davranmadılar ama aklımı kaçıracağımdan korktum. Daha fazla soru sorma şimdi. Yarın her şeyi anlatacağım. Bırak da bir şeyler yiyeyim ve yatayım.”
Ertesi sabah kahvaltıda karşılaştığımızda beni her zamanki sıcak şefkatiyle selamladı ama hâlâ suskundu. “Kahvaltıdan sonra anlatmaya başlayacağım.” dedi. “Annen nerede? Ben ordayken o…” Sonra aniden hatırladı ve gözyaşlarına boğuldu.
İşte o zaman aklını kaybettiğini anladım ve dehşete kapıldım. Kendine geldiğinde şöyle dedi: “Hatıralar geri geldi ama şimdi bazen boşluk içinde gibiyim ve bu her geçen gün daha da artıyor. Şimdi birkaç saatliğine mantıklı olacağımı söyleyebilirim. Kahvaltıdan sonra çalışma odasına gideceğiz ve yapabilidiğim kadar uzun süre seninle konuşacağım.”
Beni ve ikimizin o an ne hissettiğimiz konusunu bırakalım.
Çalışma odasındayken şunları söyledi: “Benim canım oğlum, kalem, kâğıt al ve sana söylediklerimi not et. Bunların hepsi birbirinden kopuk gibi gelebilir; belki bir gün şunu hatırlayacağım bir gün başka bir şeyi ama her şeyi birden hatırlayacağım çok günüm olmayacak. Sana tutarlı bir sayfa yazdıramam.
Ben öldüğümde sana söylediklerimi birleştirip ve sağlıklı olsaydım benim yapacak olduğum gibi anlatabilirsin ama henüz başlama; bu, şu an değerli insanlara zarar verebilir. Şimdi not al ve hemen iyi bir şekilde düzenle anlattıklarımı, çünkü bana sorular sormak isteyebilirsin ve benim çok fazla vaktim olmayacak. Bunları yayımlamanın kimseye zarar vermeyeceğinden emin olana kadar beklet ve her şeyden önce, Erewhon’un yerine dair, güney yarım kürede olduğu dışında hiçbir şey söyleme; ki korkarım ben bunu çoktan yaptım.”
Bu talimatlara dinimmiş gibi itaat ettim. Dönüşünden birkaç gün sonra, babam birkaç kez hafıza kaybı yaşadı, oysa ben kendisini eski çevresinde bulunca hafızasının geri geleceğini umuyordum.
Bu günler boyunca maceralarını o kadar hızlı anlatıyordu ki eğer stenografi öğrenmeye bir ilgim olmasaydı onları not etmekte zorlanacaktım. Sürekli kendisini yormaması için onu uyardım ama eğer hemen anlatmazsa söylemesi gereken şeyleri bir daha söyleyemeyeceğinden korkuyordu. Bu yüzden, çok korktuğu o mutlak felci hızlandırıyor olduğunu açıkça görsem de durumu kabul etmek zorunda kaldım.
Bazen hikâyeleri sayfalar boyunca tutarsız oluyordu ve her soruyu tereddüt etmeden yanıtlıyordu; bazen ise bir oradaydı bir burada. Ona olayların sıralamasını düzgün yapmasını söyleseydim büyük ihtimalle aradaki olayları unuttuğunu söylerdi ama muhtemelen bu hatıralar sonradan aklına gelirdi ve ben de onları sıraya koyabilirdim.
Yaklaşık on gün sonra, bütün her şeyi öğrendiğime ve yanında getirdiği broşürlerin de yardımıyla birbirine bağlı tam bir hikâye çıkarabileceğime ikna oldu. “Unutma…” dedi. “Erewhon’da bulunduğum süre içinde gayet iyi olduğumu sanıyordum, beni başka bir durumdaymış gibi gösterme.”
Her şeyi söylediğinde zihnen daha rahat göründü ama bir ay geçmeden tamamen felç oldu ve temmuzun başına kadar hayatta kalmasına rağmen, etrafında olanların çok az farkındaydı.
Ölümü, bana babadan çok nazik ve dürüst bir ağabey gibi olan birini elimden aldı ve bugün hâlâ onun etkisini o kadar güçlü bir şekilde hissediyorum ki… Çünkü onun benim içimde olduğuna inanıyorum; öyle ki Fairmead’de Müzikal Bankada gördüğü mezar yazısını kopya etmekten ve mezarında olmasını istediği basit bir heykelin üstüne yazdırmaktan çekinmiyorum.
Bundan sonrası 1891 yazında yazıldı; ama şu anda eklediklerimin tarihi 3 Kasım 1900 olarak yazılmalı. Eğer, eserim esnasında, babamı yanlış temsil ettiysem, ki korkarım bazı yerlerde yaptım, okuyucudan hiç kimsenin başkasının hikâyesindeki olay ve karakterleri aktarırken istemeden bazı hatalar yapabileceğini göz önünde bulundurmasını rica ediyorum.
Tabii ki
2. Bölüm
Dağın Eteklerinden Erewhon’a Giriş
Babam yirmi iki yıl önce uğruna İngiltere’yi terk etmiş olduğu koloniye ulaştığında bir at aldı ve oraya vardığı günün akşamı yani söylediğim gibi 1890 yılı Kasım ayının son günlerinin birinde Erewhon’a doğru yolculuğa başladı. Yanına bir İngiliz eyeri ve birkaç tane geniş ve sağlam heybe aldı.
Bunların içine parasını, altınlarını; biraz çay, şeker, tütün, tuz, bir termos konyak, kibritler ve canının isteyebileceği kadar çörek yerleştirdi; kamp kurabileceği yere yakın evlerden ya da çiftliklerden bulabileceğini düşündüğünden yanına hiç et almadı.
Erewhon giysisini ve ihtiyaç duyduğu diğer şeyleri kırmızı bir battaniyeye sardı ve sardıklarını eyerinin bir yerine sıkıştırdı. Eyerine sıkıştırdığı diğer şeylerse teneke çaydanlık ve maşrapaydı. Ayrıca yanına bir çift köstek ve küçük bir balta aldı.
Ovaları geçmek için üç gününü harcadı ve fark edebildiği küçük değişikliklere şaşırdı; görünüşe göre yün üretimindeki düşüş ve dondurulmuş et ticaretindeki başarısızlık ülkenin kaynaklarının gelişimini engellemişti.
Ön dağlara geldiğinde kısmen daha kuzeydeki dereden yatağa inen tehlikeli akıntıdan zarar görmemek ve onu hatırlaması muhtemel olan çobanlardan kaçınmak için yıllar önce keşfettiği nehrin kuzeyini ve Erewhon’dan geçen tek uygun geçide giden suları izledi.
Eğer nehirdeki bu boğazdan 1870’te geçmeye kalkışsaydı, bunu imkânsız bulurdu; oysa şimdi üzerinde bir çoban kulübesi olan bu geçidin üstünde birkaç dere yatağı düzlüğü keşfedilmişti ve boğazın bir ucundan diğerine dar bir at yolu yapılmıştı.
1 Aralık Pazartesi günü vardığı bu çoban kulübesinde misafirperverlikle karşılandı. Buradan sorumlu olan çobana, daha önce buralarda keşfedildiğini duyduğu büyük, kanatsız bir kuşun izini bulabilmek için geldiğini söyledi.
Çoban “Dikkatli olun bayım; nehir çok tehlikeli. Sadece bir yıl kadar önce birkaç insan bu kulübeden ayrılmış ama atları ve kampları bulunduğu hâlde vücutları bulunamamıştı. Büyük rüzgâr geldiğinde vücudu denizden dışarı yirmi dört saat içinde taşır.” dedi. Görünüşe göre, nehrin üst tarafında, dağların arasında bir geçit olduğuna dair bir fikri yoktu.
Ertesi gün babam nehrin yukarısına çıkmaya başladı. Boşluk olan her yerde hâlâ yakılmamış o kadar çok ot ve bataklık vardı ki babam nehir yatağından gitmek zorunda kaldı; burada da çok fazla bataklık kumu vardı.
Yolda bir yere kadar büyük taşlar vardı, ayrıca nehirlerin oluşturduğu akıntıları tekrar tekrar geçmek zorunda kaldı. Akşam yemeği için ayırdığı iki saat hariç sürekli ilerlemesine rağmen, atının eyerini söküp zincirlediği ve beslenmesi için bıraktığı uygun bir kamp yerine vardığında yirmi beş milden fazla gidememişti. Çimler yeni yeni çıkmaya başlıyordu böylece çok fazla olmasalar da atlar için iyi yem oluyordu.
Aynı yirmi yıl önce yapmış olduğu gibi ateşini yaktı, kendisine çay yaptı, soğuk etini ve çöreklerini yedikten sonra piposunu yaktı. Temiz, yıldızlı bir gökyüzü, hızla akan nehir ve dağ eteklerinde bodur ağaçlar vardı. Bir baykuş, yıllar önceki gibi iki notada öttü; bir an için sanki gençliğindeki anılarla çevrilmiş gibi hissetti kendini ve yirmi yıl öncesi gözünde canlandı. Ümit, yerini kabul edilmiş başarısızlığın umutsuzluğuna bıraktı.
Sonra canlandı, battaniyeye sarındı, gecenin huzur ve güzelliğiyle yatıştı ve rüyasız bir uykuya daldı. Ertesi sabah, yani 3 Aralıkta, şafaktan hemen sonra kalkıp nehrin birikintilerinde yıkandı, kahvaltısını yaptı. Atını dere yatağında buldu ve iyice toplanıp yüklendikten sonra yola koyuldu.
Şimdi nehirdeki akıntıları geçmesi gerekiyordu ve ertesi gün bundan daha fazlasını tekrar geçmesi gerekecekti. Ama bu -atı suda iyi ilerlediği hâlde- kendisi eyerlerini ıslatmak istemediğinden dikkat gerektiriyordu ve bunun tek yolu geniş, dalgasız suyu hızla geçerek nehrin iki veya üç kola ayrıldığı yerleri bulmaktı. Böylece suyun, atının karnını geçmeyeceğini düşündüğü kıyılara ulaşabilirdi; sonuçta nehrin genişliği oldukça fazlaydı. Çok şükür ki daha yüksek dağlara kar geç yağmıştı ve yaz olduğu için nehir alçaktı.
Akşama doğru şimdilik kestirebildiği kadar yol aldı; 20-25 mil. Çok iyi bildiği bir yere, Erewhon’a giden geçitten daha önce kamp yapmış olduğu yere ulaştı.