Safveti Ziya – Salon Köşelerinde (страница 4)
“Bakınız ne kadar iyi kalpliyim, size bir haber daha vereceğim, iki ay sonra da…”
Gözlerini kırptı. Sol elini kaldırdı. Parmaklarını oynatarak uzağı gösterdi, pembe dudaklarıyla zayıf bir ıslık çalarak
“Uçtu… u… u…” dedi ve durmadan gülerek pembe atlas tuvaletinin alaycı hışırtısıyla ilerledi, kalabalığa karıştı. Gözden kayboldu!
İşte o zaman düşündüm; gönlümün pek harap olduğunu anladım; artık sevemiyordum… Bu karışık, kararsız, mağrur kadınları sevemiyordum. Bir buçuk sene evvel yanında her türlü çılgınlığı yapmaya hazır olduğum şu kadının yanında şimdi zerre kadar duygulanım, heyecan hissedemeyişimin sebeplerini incelemek istedim. Ah, acaba benim kalbim, başka erkeklerin, başka gençlerin kalbine benzemiyor muydu? Niçin en ufak, en adi bir sebeple bütün bağlılığım sona ermeye yüz tutuyor?.. Bir gün evvel sevdiğim, taptığım, yolunda her fedakârlığı yapmaya kendimi hazır hissettiğim bir kadından bir söz, bir tavır yahut adi bir his için nefret edercesine soğuyordum? Ah ben ne arıyordum?.. Nasıl bir kalp, nasıl bir sevgi, nasıl bir kadın hayal ediyordum? Artık bıkmış, usanmıştım; bir romanın malum kısımları gibi sürüp giden o belirli, o bilinen devrelerden geçmeye mahkûm salon sevdalarından artık tiksinmiştim. Ya müsrif, havai bir eşin intikamını almaya yahut ihtiyar, hasta bir kocanın vazifesindeki noksanları, ihmalleri karşılamaya alet olmayı adi, pek adi buluyordum…
Fakat ne istiyordum? Acaba nasıl bir sevgi, nasıl bir kadın hayal ediyordum?
Gönlümde, bütün o şehvetli, o titretici aşklar hakkında derin bir nefret hissi uyanmıştı. Artık bu aşk koleksiyonları yapan üzücü, harap edici kadınlardan; âlemi, huzurlarında tapınmak için diz çökmüş görme isteği uğruna bütün aşk heyecanlarını ekmek kırıntıları gibi avuç avuç salondan salona serpen bu üzücü, harap edici kadınlardan nefret etmiştim. Hissediyorum ki bütün kalbim, bütün ruhumla saf, hissî, tabii, samimi ve masum bir aşk özlüyordum; bir aşk, bir sevda ki belirli bir maksattan, her türlü ümitten arınmış olsun!..
Bir sevgi ki itiraf edilmeden, içyüzü bilinmeden, sırları açıklanmadan öylece kalbimde bir yer bulsun ve sevdiğim kadın onu hissetmekle mağrur ve mesut olabilsin… Öyle bir sevda ki beni geceleri yıldızlara karşı dilsiz ve hayran, karanlıklara karşı şaşkın ve kendinden geçmiş bıraksın… Güzel bir müzik dinlerken onunla ağlayayım, dünyanın, tabiatın güzelliklerini onunla seveyim, sevebileyim… Bir kadın ki beni düşündürsün, acı versin, istemeyerek, bilmeyerek kederlendirsin… Bir kadın ki karşı konulması, yok edilmesi mümkün olmayan engeller beni kendisinden ayırsın, söyleyemeyeyim, aşkımı mümkün olup da cüret edip de ona söyleyemeyeyim; o kadar mukaddes, o kadar muhterem… O kadın o derece her şeyin üstünde olsun!
İşte ben bunu, bu kadını, bu ızdırabı, bu ölümü, kısacası bu aşkı istiyordum ve bunun için kalbimde bir boşluk, bir haraplık duyuyor, tamir edilemeyecek bir viranlık hissediyordum.
Yavaşça omzuma dokunan bir el beni bu kederli düşüncelerden ayırdı. Kolunda -bu yaz İstanbul’a gelmiş ve Nedim’in, aziz dostlarından bir güzel yaverin büyük aşkı yüzünden bir türlü geri dönmeye karar verememiş olan-Amerikalı Miss Lilian Clark’la güzel Fernan karşımda duruyordu.
Fernan dedi ki:
“Seni aşk dolu hayallerinden ayırdığım için affını dilerim. Miss Clark’ın sana söyleyeceği varmış, buraya kadar birlikte gelmemi emrettiler de…”
Ayağa kalkıp kolumu takdim etmeme vakit bırakmadan Miss Lilian sormaya başladı:
“Nedim Bey nerede? Niçin gelmedi? Acaba gelir mi? Sakın rahatsız olmasın? Kuzum, benden saklamayınız…”
“Rahat olunuz, miss.” dedim. “Sıhhati yerindedir, yalnız bu akşam nöbetçidir zannederim, yoksa bu baloyu, hele sizi görmek vesilesini feda etmezdi.”
Güzel miss kaşlarını çattı.
“Beni aldatıyorsunuz!” dedi. “Nedim dün nöbetçiydi. İki akşam sırasıyla nöbetçi olamaz. Mutlaka başka bir davete gitti. Benim burada olduğumu bildiği hâlde başka yere gitti, fakat nereye gitti? Elbet siz bileceksiniz…”
Canım sıkılmaya başladı, bu rahatsız edici sevdazededen kurtulmak istedim.
“Dün gündüz nöbetçiydi.” dedim. “Şimdi de gece nöbetçisidir. İnanmazsanız, şurada arkadaşlarından birine sizi takdim edeyim, kendiniz sorunuz, anlayınız.”
Kaşlarını daha çok çattı! Ağlar gibi bir sesle dedi ki:
“Ne can sıkıcı şey; işte bütün gecem berbat oldu! Bense ne kadar eğlenecek, danslar edecektim!..” Sonra elimi sıktı, yalvarırcasına gözlerime baktı. “Rica ederim…” dedi. “Siz onu görürsünüz değil mi? Bu gece hiç kimseyle dans etmediğimi kendisine söyler misiniz?”
“Kusur etmeyeceğimden emin olunuz, miss!” dedim. Bu aralık birinin kolunda Miss Lydia geliyordu. Lilian ona doğru ilerledi, önünde durdu, beni takdim ederek dedi ki:
“Şekip Bey, en aziz dostlarımdan…” Miss Lydia güldü.
“Fakat ben Şekip Bey’i tanıyorum, azizem!” dedi Miss Lydia Lilian hayret etti.
“Nasıl, tanışıyor musunuz?.. Yaa, nasıl oldu da bana söylemediniz?”
“Tanışmamız pek yeni, henüz bu gece görüştük.”
“Dans ettiniz mi?”
“Şüphesiz.”
“Öyleyse vah vah, sizi seyredemediğime çok üzüldüm!”
Orkestra Strauss’un bir valsini çalmaya başlamıştı. Koca salonda bir hareket, bir telaş, bir kıyamet uyandı. Miss Lydia’nın, Miss Clark’ın etrafını ellerinde karneleriyle birçok genç sardı:
“Matmazel, bu vals, kulunuza vadedilmişti.”
“Hayır dostum, bu vals benimdi; size vadedilen öbürüdür.”
“Miss, akşamdan beri beklemekteyim.”
“Bu sefer de mi başkalarıyla oynayacaksınız, miss?”
Bu ısrarlı istekler arasında Miss Lydia kavalyesinin kolunu bırakarak bana doğru yöneldi.
“Zannederim bu valsi size vadetmiştim, Şekip Bey?” Bu söz, kalbimin üzerinden hafif bir titreme geçirtti. Kirpiklerim birbirine karıştı. Gözlerimi bir pembe duman kapladı. Hemen ilerledim. Hiçbir şey söylemeyerek beline sarıldım ve derhâl dönmeye başladık.
Bir çift acemi oyuncunun, bir aralık bize çarpmalarına ramak kalmıştı. Lydia’yı şiddetle göğsüme doğru çektim; dudaklarım alnının kenarına şakaklarındaki dağınık saçlara tesadüf etti.
“Affedersiniz.” diyebildim. “Size çarpacaklar diye korktum da…”
“Zarar yok, yalnız sizin yüzünüz acıdı zannederim…” Bir müddet yine konuşmadan vals ettik, sonra konuşmaya başladık:
“Ne güzel hava! İnsanı elinde olmadan oynatıyor.”
“Bu havayla sabaha kadar vals ederim.”
“Ben sizin gibi latif ve mahir bir valsözle hangi havayla olursa olsun ömrüm oldukça vals edebilirim!”
“Ömrümüz oldukça mı? Ooo, pek çabuk yorulursunuz! Hele benimle…”
“Niçin hele sizinle?.. Anlayamadım.”
“Beni daha iyi tanırsanız anlarsınız.”
Daha seri dönmeye başladık. Lydia’nın etekleri her dönüşte beni sarıyor, hafif, titrek bir temastan sonra ayrılıyor, yine sarıyor, yine çekiliyordu. Dansın hızından seslerimiz heyecan dolu, nefeslerimiz sık ve kesikti, bununla beraber devam ediyorduk.
“Genç kızlardan korkarım demekte haklı olduğumu tasdik edersiniz ya?”
“Hiçbir şeyi tasdik etmem, yalnız bazı genç kadınlardan daha fazla korkmanızı size tavsiye ederim.”
Cevap verecektim. Ne söyleyeceğimi bilmediğim hâlde bir cevap verecektim, o dakikada bıyıkları tıraşlı, maymun suratlı bir İngiliz yanımıza yaklaştı, bizi takip ederek İngilizce dedi ki:
“Miss, vaadinizi unutmayınız.”
Lydia derhâl omzumdan elini çekti ve resmî bir tebessümle bana, “Mersi mösyö.” dedi. İngiliz de gayet hafif bir selamla beraber üzerime belirsiz bir bakış fırlatarak “Pardon!” diye mırıldandı ve hemen valse başladılar. Ben belli belirsiz bir hüzün içinde, olduğum yerde kalmıştım. Elimde olmadan gözlerimle onları takip ediyor, adamın valsinde bir kusur, bir noksan arıyordum. Lakin kâfir İngiliz o kadar latif vals ediyordu ki âdeta kıskandım. Hatta bir aralık sağa vals ederken birdenbire yönünü değiştirerek sola vals etmeye, sırayla bir iki defa sağa, bir iki defa sola dönerek “boston” diye tabir ettikleri valsi büyük bir ustalıkla oynamaya başladı.
İşte o zaman derin bir üzüntü hissettim: Off, böyle senelerden beri, çocukluktan beri cemiyet içinde yetişip büyüyen, bu yaşayışa, bu tavra, duruşa doğuştan, soydan sahip olan bu adamlarla, bunların zarafetiyle mücadele etmek nasıl mümkün olacaktı? Beş on sene sürekli vals etmeden bu maharet nasıl, nasıl kazanılabilirdi? Senelerce bu siyah elbise giyilmeyince, bu beyaz boyun bağı bağlanmayınca, bu zarafet, bu tabii zarafet, bu sadelik içindeki fevkalade zarafet nasıl ortaya çıkardı? Kendimi pek küçük, pek âciz, pek eksik, pek zavallı görmeye başladım.
Üstümden başımdan, noksan zarafetimden utanıyordum. İngiliz’de öyle hususi bir şıklık, o derece asil bir duruş vardı ki ümitsizliğe kapılıyordum ve mahzun mahzun bıyıklarımın ucunu çekiştiriyordum. Birdenbire, arkamda bir yelpazenin sallandığını hissettim. Şiddetle döndüm. Madam Daven karşımdaydı.
Dedi ki:
“Seviyorsunuz… Kıskanıyorsunuz!.. Zavallı çocuk, lakin bilmiyorsunuz ki siz ondan bin kere daha sevimlisiniz.” Tebessüm etti, saygıyla eğildim.
“Beni ümitlere düşürüyorsunuz, madam; kimseyi sevmiyorum, kimseyi de kıskanmıyorum. Yalnız şu İngiliz’in oynayışına hayran oluyorum; bostonu ne güzel dans ediyor.”
Başını salladı.
“Bir şey değil, güzellik valsin kendisindedir. Emin olunuz ki bir iki defa tecrübe etseniz, siz bu maymun heriften daha güzel oynarsınız.”
“Hiç zannetmem, madam.”
“Bahşeder misiniz? Yarın çayınızı gelin bizde içiniz. Ben size bostonu göstereyim, bakın ne kadar çabuk öğreneceksiniz. Size hocalık edişim kibrinize dokunmaz ya?”