Safveti Ziya – Salon Köşelerinde (страница 6)
Samimi olan teessürler, ciddi olan mahzunluklar yayılır derler; pek doğrudur. Şimdi ikimize de bir mahzunluk, bir durgunluk gelmişti, sanki bilmeyerek, haberimiz olmayarak irade dışı dans ediyorduk. Müzik kesildiği zaman âdeta bir kurtulma hissiyle nefes alarak durduk. Matmazeli yerine kadar götürdüğüm sırada dedi ki:
“Biliyor musunuz, bu gece benimle hiç neşeli değildiniz! Evvela sürekli olarak cenkleştiniz! Sonra da suratınızı bir karış astınız! Bunu başka biri yapmış olsaydı hemen, Allah’a ısmarladık der, onu olduğu yerde bırakır kaçardım.”
Biraz düşündükten sonra ilave etti:
“Ve öyle yapmadığıma hata ettim, çünkü işte hüznünüz bana da geçti!”
“Beni affediniz, matmazel.” dedim. “Ne garip mahluk olduğumu bilirsiniz, yine bu gece başımda bahar var!”
Bu defa kahkahalarla güldü.
“Azizim, başında baharı olan evinde oturur!”
Ben de gülmeye mecbur oldum.
“Ya başımdaki baharı burada topladımsa?”
Ufacık parmaklarıyla iki yanından eteklerini tuttu, bir dizini indirerek uzun bir reverans yaptı.
“O hâlde…” dedi. “Vakit kaybetmeden eve dönmeli.” Ve sevinçli bir gülüşle karışık ilave etti:
“Adio mahzun bey, neşeli olmaya gayret ediniz.”
“Adio!”
Artık durmadım, bir daha dönüp o telaşlı, o gürültülü salonlara bakmadım; kapıya doğru ilerledim… Birçok kişi daha çıkıyordu. Bir müddet durmaya mecbur oldum ve bilmem nasıl oldu, elimde olmadan döndüm; gözlerim onu, yine Miss Lydia’yı aradı ve derhâl buldu.
İşte orada, ayakta mermer direğin yanında, ellerini eteğinin ortasında çaprazlamış, yine maymun çehreli zarif İngiliz’le ince ince tebessüm ederek, ağır ağır başını sallayarak, mütemadiyen gözlerini süzerek konuşuyordu…
“Pardon! Pardon!” diye birkaç kişiyi itip geçerek Pera Palas’ın mermer merdivenlerine kendimi attım. Makferlanımın numarasını verdiğim hademenin gelmesini beklediğim sırada içerden, neşeli melodiler arasında grand villa valsi işitiliyordu. Tekrar salona girmek, yine herkesi itip geçerek ona, Lydia’ya kadar ulaşmak, yalvarır, perişan bir sesle bu valsi, bütün bu valsi bana bağışlamasını istirham etmek, tekrar onu kucaklayarak onunla birlikte kendimden geçercesine dans etmek, onun saçlarının temasıyla sersem olmak, omuzlarını, sinesini bir daha seyretmek istedim. Bu arzu, bir şimşek hızıyla zihnimden geçti. Bir iki defa ayağımı merdivenin basamağına koydum, indirdim; nihayet, “Ne olursa olsun.” dedim. “Gidiyorum.”
“Mösyö, Mösyö, paltonuz… Beş kuruş vereceksiniz…”
O vakit kendime geldim. Cinnetimi anladım. Hiçbir söz söylemeyerek, artık hiçbir şey düşünemeyerek düzensiz hareketlerle makferlanımı omzuma taktım. Bastonumu aldım. Bir rüyada gibi hissiz, idraksiz, bir arabaya kadar yürüdüm.
Arabanın kapısını açan uşağın yardımıyla içeri girdim. Araba hareket edinceye kadar bir şey düşünmemeye, bir şey arzu etmemeye gayret ediyordum. Araba birdenbire hareket etti. Köşesine büzüldüm. Yine düşüncelerimin hazin yollarına nefsimi teslim etmemek için açık pencereden saplanmış, boş gözlerle sokağa bakmaya başladım: Tepebaşı Tiyatrosu’ndan birçok maske, gülüşerek, bağrışarak, şakalaşarak çıkıyordu. Biraz ötede iki kişi bir araya gelmiş gizli gizli konuşuyor, daha ötede bir maske bir kadını kolundan çekip sürüklemek istiyor, şurada bir fenerin demirine yaslanmış bir belediye çavuşu sönük bir gözle arabacılara bakıyor, daha ilerde bir alay maskara önlerine bir laterna katmışlar oynayarak, sıçrayarak gidiyor… Düşündüm ki;
Tokatlıyan’ı geçtik. Odeon’un önünde yine aynı halk… Aynı pervasız, hissiz adamlar… Aynı fuhuş, aynı hayata boşvermişlik… Bastonumla cama vurdum, arabacı eğildi; fenerlerin titrek ışığı içinde beyaz sargılı başını, kızarmış burnunu, çipil gözlerini fark ettim, elimle ilerisini göstererek “Sür, sür!” dedim.
İşte o zaman tekrar köşeme büzülerek düşünmeye başladım:
Ben bu ince, bu hassas kalbimle bir zavallı, bir gariptim! Bunu pekiyi hissediyordum… O zengin, o kayıtsız adamlar; hayatı arzularına tabi kılmaya, arzularının gerçekleşmesi için her türlü fedakârlıkta bulunmaya kabiliyet hisseden; o zarafetleri, servisleri, bilgileri, mağrur bakışlarıyla dünyayı küçümser gibi duran; her şeyi gördükleri için hiçbir şeye şaşmayan; bir şey beğenmeyen, beğenmeye tenezzül etmeyen bu adamların yanında ben, bizler pek zavallı, pek garip kalıyorduk. Âdeta hür insanların yanında zincire bağlanmış esirlere benziyorduk ve bunu şimdi daha feci, daha acı surette hissediyordum…
Yokuşa gelmiştik. Arabacı yerinden inmiş, artık bu yokuşları inip çıkmadan, kamçı altında, yağmurlar karlar altında, hayatı sürüklemeden bezmiş zavallı hayvanları gayrete getirmek için başlarından çekiyor, garip garip sözler söylüyordu. Sanki bu hayvanlarla o muhtaç arabacı arasında; kimsesizlere, bedbahtlara hayatta düşmemek için birbirine dayanarak gitmeye mecbur olanlara mahsus kederli bir lisan vardı da bunlar onunla konuşurlardı.
Araba sarsıla sarsıla o tekdüze sesler arasında camları sallana sallana güçlükle, arzusuzlukla yürüyordu. Bense köşede büzülmüş, terli gömleğim soğuk soğuk göğsüme, arkama yapışmış, bütün vücudum ansızın sarsılmaya başlamış, başım arabanın gâh arkasına gah yanına çarparak gidiyordum.
Derken birdenbire Miss Lydia’yı düşündüm. Bu aczim, bu kederim içinde onun hatırası beni son derece muzdarip etti.
Ümitsizce gözlerim kapandı ve derhâl Lydia o mağrur duruşuyla karşıma geldi. Onu görüyordum, bir hakikatmiş gibi görüyordum; Pera Palas’ın büyük salonuna girilecek kapının yanında fıstıki meşinden sandalyede oturuşunu, gözlerini süzerek yelpazelenişini, üzerinde ter tanecikleri parıldayan omuzlarını, sinesini, yumuk çehresini görüyordum… Sonra ağırbaşlılıkla ilerliyordu; yanıma gelişini, mağrur çehresini, süzgün gözlerini hissettim.
“Aaa!..” diyordu. “Sizi tanıyamıyordum…”
Yine kalbim kasıldı, hızlı geniş bir nefes aldım. Artık yerimde duramıyordum. Bir hareket, bir değişiklik, bir başkalık, mutlaka lazımdı. Hissettim ki bu köşede kalacak, bu sarsıntılı arabada yine böyle iki tarafıma çarpmakta devam edecek olursam fena olacağım. Bağırmak, haykırmak, bu kara düşüncelerin hücumundan kurtulmak için olduğum yerde fırlamak istedim. Şiddetle arabanın kapısını açtım, basamağa bastım, arabacıya
“Dur hemşehri, dur, vazgeçtim, ineceğim!” diye haykırdım ve bastonumu alınca atladım. Araba parasını vermekle meşgul olduğum sırada herif mırıldanıyordu:
“Bu altıncı seferimdir, efendi, ama yine giderdik.”
Arabanın kapısı kuru bir sesle kapandı. Arabacı yerine atladı. Bir kamçı sesi duydum. Hayvanlar sevinçle dörtnala gittiler. Sık adımlarla yürüyor, düşünüyordum:
Beni tanımamış, beni tanıyamamıştı. Onun gözünde benim varlığımla yokluğum birdi!.. Ah o mağrur, o vakur kız acaba orada, o sandalye üzerinde, uzak bir ufukta ve meçhulde kaybolmuş süzgün bakışlarıyla neyi, kimi tanımaya, görmeye çalışıyor, kimi düşünüyordu ve yanımdan nasıl geçmişti? Hissiz, varlığımdan habersiz, ağırbaşlılıkla, mağrurane!.. Yolunun üzerinde görmek istemediği, tanımak istemediği, ilgili olmadığı bir şeye, bir engele tesadüf etmiş gibi daima o meçhul ve uzak hayale tebessümler saçarak geçip giderken
“Aaa!..” demişti. “Sizi tanıyamıyordum.”
Şimdi hızlı hızlı yürüyordum. Bütün hislerim, izzetinefsim belirsiz bir hakaret altında kamçılanıyor, kanıyordu… Nefret ediyordum; o mağrur, o kibirli genç kızlardan… Bizleri kendilerine yabancı, kendilerinden uzak, başka bir âlemden, başka bir cemiyetten, başka bir mayadan sayan o halktan nefret ediyordum! Bütün gençlik gücüm bir araya gelmiş, isyan ediyordu.
Onlara hükmetmek, onlara aşağılayarak bakmak, böyle yapabilecek bir hâle gelmek, onların arasında benzersiz biri olmak, onların kibir ve gururunu kırmak arzusu o dakika bütün hislerimi kapladı. Şiddetle,
“Ben de bu kızın kalbine sahip olacağım!” dedim. “Mutlaka bu kız da beni sevecek; beni görünce kalp çarpıntılarına uğrayacak; beni düşünecek; buradan giderse İstanbul’u, benim vatanımı özleyecek; bu mağrur İngiliz kızının kalbi genç bir Türk’ün sevgisiyle çırpınacak!.. Mutlaka, mutlaka!..”
Saat kulesinin önündeydim. Birdenbire saat on biri çaldı. Bir müddet durdum, dinledim. Bulunduğum sırttan deniz gözüküyordu. Her şey sessiz ve sakindi. Gemi ve vapur direklerinin akisleri, denizin üzerinde uzanıp gidiyordu; ufukta ince bir sis uyanıyor gibiydi. Karşıki dağların zirvesine, sırtların kenarına beyaz beyaz tüller yayılıvermişti, sanki meçhul bir el onları hafif hafif kımıldatıyordu.