реклама
Бургер менюБургер меню

Recaizade Mahmut Ekrem – Araba Sevdası (страница 5)

18

9

İki kadın ağır ağır yürüyerek yukarıda sözü geçen havuzun yanında durdular. Oraya beş altı kadar çiçekle, bu çiçeklerden bal alacak birkaç da arı toplanmış, güya havuzu seyrediyorlardı. Bihruz Bey de hanımların peşi sıra gitti; onlardan dört beş adım kadar uzakta, havuzun kenarında bastonuna dayanıp durdu.

Havuz, bu gibi durgun sularda görülen ve bazen berraklıktan daha çok hoşa giden o yeşilimtırak rengi henüz almamışsa da epeyce bulanmış ve sararmış yüzeyi ile kenarlarındaki ağaçlara, bitkilere ve seyircilerine pekâlâ bir ayna vazifesi görebiliyordu. İçindeki kırmızı, beyaz, siyah balıklar sanki güneşten yaşama paylarını almak istiyorlarmış gibi suyun yüzüne çıkmış, mahmur bakışlarıyla sanki o su âleminden etrafı seyrediyorlardı. Güneş ışınları vurdukça havuzun parıl parıl parıldayan yüzeyi, içindeki balıklarla beraber, çirkin renkli, çiçekli bir ipek kumaş gibi görünüyordu.

Henüz adını öğrenemediğimiz sarışın hanımla arkadaşı havuz kenarına gelip de suların aynasında kendi akislerini görünce sarışını söze başladı:

“Bak bak, Çengi Hanım!” dedi. “Yer aynası!.. Görüyor musun kendini?..”

Muhatabı bu sözden bir şey anlamamıştı. Sordu:

“Yer aynası mı dedin?.. O da nedir?.. Yer elmasını bilirim amma yer aynası hiç işitmedimdi…”

“Yaşmağını biraz sıyırır da havuza bakarsan yer aynasının içinde iki tane yer elması da görürsün…”

“Nesine bakayım?.. Bulanık bir su… O kırmızı kırmızı şeyler de herhâlde Amasya elması olacak…”

“Ay, Amasya’da elmas çıkar mıymış?! Ben de bunu işitmedimdi!”

“Elma ayol, elma!.. Elmas değil… Elmasın, pırlantanın İngiltere’de çıktığını bilmeyecek ne var?.. Sen de başka eğlence bulamadın da besbelli benimle eğleniyorsun…”

Kadınların bu konuşmasını büyük bir dikkat ve önemle takip eden, söylenenleri iyice işitebilmek için olduğu yerde -alafranga bir deyimle- baştan aşağı kulak kesilen Bihruz Bey, “yer aynası” benzetmesini ve bilhassa “yer aynası içinde yer elması görüneceği” sözlerini işitince kendi kendine, “Kel espri!.. Kel fines!..54 diyerek yavaş yavaş abayı yakmaya başladığı sarışın hanımın zarafetine karşı hayranlığını belirtti. “İngiltere, elmas, pırlanta” kelimelerine gelince: Bunları anlamayacak ne vardı?.. İşte kadın, kendisine pırlanta kadar kıymetli taşlar atıyordu… Duyduklarını bu şekilde manalandırmakta yerden göğe kadar hakkı da vardı. Çünkü o mahşerî kalabalığın içinde kendisinden başka -İngiltere’den henüz gelen bir mösyö gibi- alafranga giyinmiş tek erkek yoktu. Böyle cihandeğer bir iltifata nail olduğu için kendisini en büyük bahtiyarlardan saymaya kalkışan Bihruz Bey, bu taşların, daha doğrusu bu zarif hediyelerin altında kalmayacak surette güzel bir karşılık hazırlamaya koyuldu.

Havuz kenarında duran öteki seyirciler de tam bu sırada oradan çekiliyorlardı. Beyefendi bu müstesna fırsatı kaçırmayarak hemen kadınlara yaklaştı. Ceketinin yakasına takılmış olan beyaz jeranyom’u55 yerinden çıkardı ve “İngiltere’yi, Fransa’yı hatta bütün Avrupa’yı satın alabilecek yüksek değerli pırlantanıza böyle bir fane56 çiçekle mukabele etmek doğru değilse de kabulüne lütfen tenezzül buyurmanızı ricaya cesaret etmekle kendimi gerçekten bahtiyar sayarım. Bu iltifatınızın admiratör’ünüzü57 ne derecelere kadar örö58 ettiğini tarif edemem…” diyerek çiçeği sarışın hanıma doğru uzattı.

Kadın bu lakırtıyı hiç üzerine almayarak güya havuzu seyretmeye dalmış görünüyordu. Nihayet yanındaki hanımın ikazı ve zorlaması üzerine “Teşekkür ederim…” diyerek çiçeği aldı, bir toplu iğneyle göğsüne iliştirdi. Sonra yanındaki hanıma “Acaba köşke girmeye izin var mıdır?” diyecek oldu. Yaşlı hanımın cevap vermesine meydan bırakmadan Bihruz Bey öteden söze karıştı:

“Parkın her tarafını gezmeye herkesin drua’sı59 vardır. Zaten böyle rüstik60 yerlere ancak sizin gibi huriler, periler yakışır…” dedi.

Sarışın hanım bu sözleri işitince arkadaşına doğru eğilerek kulağına yavaşça “A!.. A!.. Bu, benim adımı nereden öğrenmiş?!” diye sordu.

Bihruz Bey, yavaş yavaş bu sarışın hanıma yaklaşmak, onunla bilişmek, tanışmak, konuşmak istiyordu. Hâlbuki daha ilk tesadüfte kendisini Bihruz Bey’e o kadar yakından göstermek -artık bari ismiyle söyleyelim- Periveş Hanım’ın hesabına uymuyordu. Bundan dolayı iki hanım köşkü gezmekten vazgeçerek aşağı doğru yürüdüler, kalabalığın içine karıştılar. Bihruz Bey de gölge gibi onları takibe başladı.

Bihruz Bey hem ağır ağır yürüyor hem de Periveş Hanım’ın müstesna güzelliğini düşünerek böyle melek yüzlü, melek huylu, espri’si61 fevkalade, edükasyon’u62 mükemmel ve bu değerleriyle gayet nobl63 bir aileden olduğu asla şüphe götürmeyecek kadar aşikâr bulunan bu hanımefendinin Keşfi gibi bayağı ve mal elöve64 bir adama iltifata tenezzül edeceğine ihtimal vermiyor; biraz önce bu kadın hakkındaki yanlış ve kötü zannından dolayı duyduğu teessürleri aşağıdaki düşüncelerle gidermeye çalışıyordu:

Bu nasıl bote?.. 65 Uzaktan güneş gibi görünüyor, gözleri kamaştırıyor. Yakından ay gibi parlıyor, insanın baktıkça bakacağı geliyor!.. Ne kadar poetik66 bir bote!.. Ya o konversasyon’un67 güzelliği!.. Miruar terestr,68 o glas parter,69 tre bel komparezon pur ön pöti lak… Se tre joli!70 İngiltere pırlantası da güzel!.. Benim için ön pö tro flatan, me sa nö fe ryen.71 Çiçeği de pek güç aksepte72 etti. Tabii öyle bir jön person73 için sava byen, sa ne kö dö la püdör, se dö la kandör!74 Acaba adı nedir? Ah! aceleyle soramadım… Emosyon75 insanı bırakmıyordu ki… Hoş, ben de güzel mukabele ettim ya… Örözman76 üzerimde o çiçek bulundu… Gerçekten pek poetik bir rankontr77 oldu… Viktuar!78 Öyle bir havuzun kenarında… Lamartin! Ah Lamartin! Gelip de bu hâli görmeliydin!.. Beş dakika içinde en parlaklarından muhakkak beş yüz ver79 yazardın… O ne şairane bir tabloydu… Çengi Hanım… Kel drol dö nom!80 Çengi… Hani şu herkesin bildiği dansözler… Lakin bu kelimeyi kadın ismi olarak hiç işitmedimdi… Orijinal!81 Şu tuvalete bak! Şu yürüyüşe bak!.. Gerçekten bir Kalipso…82 Sanki “Kalipso”yu adasından almışlar, yaşmaklamışlar, feracelemişler, sonra şu parkın içine salıvermişler!..

Bihruz Bey işte böyle düşünüyor, düşündükçe doyulmaz bir saadetin kalbine yayıldığını hisseder gibi oluyor ve kendi kendine övünüyordu… Övüncünde de haklıydı. İşte önü sıra nazlı nazlı yürüyen; güzelliği, zarafeti ve bilhassa kıyafetiyle, yalnız erkekleri değil, kendisi kadar süslü hanımları bile hayran eden Periveş Hanım tarafından beğenilmek bahtiyarlığı, o kadar şık beyler arasında ancak kendisine nasip olmuştu. Gerçekten de yosma, kırıta kırıta yürüdükçe her adımda beş on kişi kendisine yol açar gibi duraklıyor fakat kadın bunların hiçbirine dönüp bakmaya bile tenezzül etmiyor; yalnız güzellikte kendisine rakip olabilecek taze çiçekleri seyrede ede ilerliyordu.

Bihruz Bey başarısından emindi. Sadece küçük bir nokta zihnini kurcalıyor ve kendisini rahatsız ediyordu: Keşfi Bey parkta ise elbette kendilerini görecekti. Blond hanım ona karşı bakalım nasıl bir tavır takınacaktı. İşte bütün endişesi buydu.

Saz çalınan yere varıncaya kadar Keşfi Bey görünmedi. Bihruz Bey’in saadet ufkundaki endişe bulutu da yavaş yavaş dağılmaya başladı. Biraz daha ilerlediler. Burası nispeten tenha bir yerdi. Bihruz Bey adımlarını sıklaştırdı, hanımlara yetişti. Maksadı sevgilisini bir daha nerede ve ne zaman görebileceğini sormaktı. Lakin sarışın kadın buna meydan bırakmadı. Bihruz Bey’in maksadını anlamış gibi; yanındaki Çengi Hanım’a dönerek:

“Burası ne güzel yermiş! Pek hoşuma gitti… Haftaya bugün yine gelelim… Hem doğruca buraya gelelim…”

Bu sözlerin manası apaçık: “Gelecek cuma burada buluşalım…” demekti. Hımbıllığın lüzumu yoktu… Kadın işte kendisine randevu veriyordu. Telaşlı telaşlı sordu:

A kel ör?83 Pardon efendim… Saat kaçta?”

Cümlesini henüz bitirmemişti ki arkalarından “Haset!.. Haset!..” diye bir ses yükseldi. Hepsi gayriihtiyari başlarını çevirip sesin geldiği tarafa baktılar. Bunları söyleyen, oracıkta, etrafı ağaçlarla çevrili bir tarhın içinde yalnız başına oturmakta olan Keşfi Bey’den başkası değildi. Hanımlar sesin sahibini tanımış olacaklar ki birbirlerinin kulağına eğilip fısıldaştılar ve gülüşmeye başladılar… O sırada aşağıki kapının önüne kadar gelmişlerdi… Bihruz Bey’in “Saat kaçta?” sorusu da böylece güme gitmiş ve cevapsız kalmıştı.

Kadınlar kapıdan çıktılar. Lando önceden aldığı emir gereğince orada hazır bekliyordu. Kadınları görür görmez arabacı, yerinden atlayarak landonun kapısını açtı. Hanımlar içeri girer girmez kapı yine “Trak!” diye kapandı. Arabacı, yerine çıkıp oturdu. Arkasından bir kırbaç şaklaması işitildi. Lando aşağıya doğru hızla ilerlemeye başladı.

10

Zavallı Bihruz Bey o dakikada gerçekten pek bedbahttı. Kesseler bir damla kanı çıkmayacaktı. Keşfi denilen hergelenin, en umulmadık yerde ve en beklenmedik anda, yerden mantar biter gibi, meydana çıkıvermesi ve haykırması, hanımların gülüşmesi, sorusunun karşılıksız kalması, arabacı olacak teresin de landonun kapısını açmakta ve hanımları, gümrükten mal kaçırır gibi alıp götürmekteki acelesi ve nihayet sarışın sevgilinin bir kerecik arkasına bakıp da bir adiyö’cük84 demeye bile lüzum görmeksizin basıp gitmesi biçareye pek dokunmuştu. O sonsuz teessür ve şaşkınlık içinde birden hatırına landoyu takip etmek fikri geldi. Kapının yanında bağcı kılığında iki kişi durmuş konuşuyorlardı. Onlara bakarak sertçe bir eda ile “Mon ekipaj?85 dedi ve adamların çarçabuk bir şeyler yapmalarını bekledi. Fakat herifler bu sözden hiçbir şey anlamamışlar, birbirlerinin yüzüne alık alık bakıyorlardı. Bihruz Bey’in bu anlayışsızlığa da canı sıkıldı. Artık kendi gözleriyle arabasını aramaya başladı. Oysaki yukarı kapıdan parka girerken ekipaj’ı aşağı kapıya götürmesini koşe’ye86 tembih etmemiş miydi? Onun için araba söylediği yerde durmuş, kendisini bekliyordu. Sarışın hanımın ardı sıra bir kere parktan dışarı çıkmış bulunduğu için şoseden yukarı doğru yürümek istedi fakat karşıdan birbiri ardınca gelmekte olan araba kalabalığından ve bilhassa sarı bulutlar hâlinde havaya yükselen tozlardan ürktü. Tekrar parka girdi. Aceleden giriş parası vermeyi unutmuştu. Kapıdaki tahsildarın ihtarı üzerine elini hırsla cebine sokup bir mecidiye87 çıkardı ve adama fırlattı. Paranın üstünü almaya vakit yoktu. Koşar gibi hızlı adımlarla yürürken Keşfi hainini biraz önce gördüğü yerde göremeyince adımlarını daha ziyade sıklaştırdı. Bu aralık yolun üstünde karşılaştığı şık bir madamla az daha çarpışıp yere yuvarlanıyorlardı… Aceleden bastığı yeri görmüyordu. Elindeki baston, madamın süslü elbisesine takılmış ve boydan boya yırtmıştı. Telaşından, elbisesini yırttığı insanın bir ecnebi kadını olduğunu bile düşünecek hâlde değildi.