реклама
Бургер менюБургер меню

Recaizade Mahmut Ekrem – Araba Sevdası (страница 3)

18

Mirasyedi beyefendinin kendi sefahat masraflarından başka hemen hiçbir masrafı yoktu. Eline her ay yüz elli altın kadar para geçtiği hâlde yine de sefahatine yetmiyordu.

O sıralardaydı ki beyin Arapça ve Farsça özel öğretmenleri, artık soğuk karşılanmaya başladıkları için birer birer konaktan ayaklarını kestiler. Yalnız Mösyö Piyer adındaki özel Fransızca öğretmeni, beyin nabzına göre şerbet veren kurnaz bir ihtiyar olduğundan onun eskisi gibi derslere devamına müsaade edildi ve hatta dört altından ibaret aylığı da altı liraya çıkarıldı.

Hemen bütün mirasyedilerin düşündüğü gibi Bihruz Bey de babadan kalma serveti yemekle bitmez tükenmez sanıyor, har vurup harman savuruyordu. Sonunu hiç düşünmeksizin ulu orta giriştiği ölçüsüz sarfiyata önce paralardan başlandı. Para suyunu çekince İstanbul tarafındaki en az gelir getiren dükkânlar birer birer defedildi. Daha sonra Beyoğlu’ndaki önemli mağazalara sıra geldi. Bunlar da elden çıkarıldı. Gelir namına Galata’da bir han kalmıştı. Nihayet o da okutuldu. Mülk olarak kala kala Süleymaniye’deki konakla Küçük Çamlıca’daki köşkten başka bir şey kalmamıştı. Bu mali çöküntüye rağmen Bihruz Bey, dalmış olduğu sefahat bataklığında arabasıyla, debdebesiyle ve etrafını saran dalkavuklarıyla yuvarlanıp gitmekte hâlâ devam ediyordu. Çünkü annesinin renk renk kadife mahfazalar içinde, çekmeceleri süsleyen mücevherlerine henüz el sürülmemiş, yine valide hanımın şahsına ait diğer beş on parça emlakına henüz dokunulmamıştı.

5

Çamlıca Parkı’nın açılacağını herkesten önce haber alan Bihruz Bey, daha mart başlarında annesini zorlaya zorlaya sayfiyeye taşınmaya razı etmiş ve Küçük Çamlıca’daki köşke taşındıklarının ertesi günü hemen jarden püblik’e9 koşarak içini, dışını alıcı gözüyle incelemiş ve burasının pek alamod10 ve bilhassa şıklığını, alafrangalığını en kör gözlere bile göstermeye pek favorabl11 bir promönad12 yeri olabileceğini anlayınca ekipaj’ını13 biraz daha süslemek için Beyoğlu’nda tedarik ettiği bazı vasıtalarla “Bender Fabrikası”14 mamulatından gayet hafif ve zarif bir araba ile mevcut atlarından ikişer parmak daha boylu bir çift talimli Macar araba hayvanı ısmarlamıştı.

Araba ile hayvanlar, parkın açılışından iki hafta sonra gelip yetişti. Bihruz Bey de hemen o haftadan itibaren her cuma ve pazar günü parkta boy göstermeye başladı.

Araba gerçekten o senenin moda rengi olan gayet açık tatlı sarıya boyanmıştı. İki yanında büyük, süslü ve yaldızlı harflerle “M. B.” markası okunuyordu. Tekerleklerinin çubukları incecik fakat kendisi ziyadesiyle yüksek, zarif, göz alıcı ve halk deyimiyle kız gibi bir şeydi.

Macar atlarının en güzellerinden olan kır hayvanlara gelince; bunların da gerek boyları gerekse renkleri arabaya son derece uygun olduğu gibi koşum takımı da bittabi en âlâsındandı.

Mevsimin modasına göre, bazen koyu bazen açık renkte gayet dar elbisesi, bal rengi eldivenleri, ufarak fesiyle yan taraftan yüzünün yarısı Frenk gömleğinin dimdik duran yüksek yakasıyla örtülmüş, bileklerinden aşağı ellerinin yarısından ziyadesi yine o gömleğin enli ve kolalı manşetleri içinde saklanmış olduğu hâlde, Bihruz Bey arabanın daima seyis yerinde bulunarak hayvanların terbiyesini tutar; parlak düğmeli lacivert ceketi, malta renginde açık ve dar pantolonu, diz kapaklarına kadar çıkan uzun konçlarının yukarıdan tersine kıvrılmış tarafı beyaz, oradan aşağısı siyah çizmeleriyle kurum kurum kurulur; beyinkinden daha açık kırmızı büyücek fesiyle seyis de kendine mahsus yerde oturur, beyefendinin hareketlerine dikkat ederdi.

Binaenaleyh Bihruz Bey’in ekipaj’ı -yukarıda da tarif edildiği gibi-birbiri ardı sıra parkın etrafını biteviye dolaşan müteharrik zincirin birinci iftihar halkası sayılmaya layıktı.

Bihruz Bey bu gezintilerde araba kullandığı zamanlar birisini çiğneyip de bir kazaya meydan vermemek veya arabayı bir yere çarptırıp da bir sakatlık çıkarmamak için gerek kendi hayvanlarına gerekse öndeki ve gerideki arabaların hareketlerine mütemadiyen dikkat etmek zorunda bulunduğundan etrafına bakınamaz ve kimseyi göremezdi. Zaten bakmak ve görmek de istemezdi. Çünkü maksadı görmek değil, sadece görünmek, debdebesini, arabasını, şık ve cici elbiselerini göstermek, orada araba kullanan alafranga şık beylerin arasında birinciliği kimseye kaptırmamaktı. Bunda başarı sağladığına da tamamıyla emindi. Şu kadar ki o kıyafette, o vaziyette ve bilhassa o kalabalık içinde araba kullanmak yorgunluğuna uzun müddet dayanamadığından hem dinlenmek hem de ekipaj’ının seyirciler üzerinde hasıl ettiği efe’yi15 bizzat görmek için, parkın üst tarafındaki meydancığın -gelen geçen arabaları görmeye ve içindekileri seçmeye elverişli- bir noktasında ara sıra arabasını durduruyor; bazen de arabadan inerek parkın içinde şöyle cakalı bir tur16 yapıyordu.

Yine bir gün arabasıyla oralarda dolaşıp eğlenirken kalem arkadaşlarından kendisi gibi şık fakat arabalı değil, hatta hayvanlı da değil, yaya bir genç, Bihruz Bey’in arabasına yaklaşarak beyefendiye alamod yani kısacık bir selam verdi ve elini sıktı. Elbisesini, arabasını ve hayvanlarını methetmeye başladı. O söyledikçe beriki baba hindi gibi kabarıyor, kabarıyordu. Nihayet dayanamadı; yağcılığına mükâfaten bu zevzeği de arabasına aldı. Yan yana oturdular. İki züppe hem konuşuyor hem de önlerinden geçen arabaları seyrediyorlardı. Bu arabalardan bir tanesi ikisinin de dikkatini çekmişti. Bu, güzel bir çift duru at koşulu, büyücek ve yepyeni bir lando17 idi. Bu landonun syej’i18 üzerinde fiyakalı fiyakalı kurulup oturmakta olan koşe’nin19 sırtında parlak düğmeli bir ceket vardı. Landonun içinde bulunan beyaz yaşmaklı iki hanımdan bir tanesi beylerin yakınına gelince arabadan dışarıya doğru manalı bir eda ile uzanarak önce arabaya ve hayvanlara, sonra da beyefendilere tatlı tatlı bakmıştı.

Aynı lando biraz sonra ikinci defa yanlarından geçerken o beyaz yaşmaklı, az önceki hareketlerini tekrarlayınca Bihruz Bey’le arkadaşı konuşmaya başladılar:

Tre şik!20

Tre z’elegant!21

Mon şer!22 Kimin bu lando?”

“Landoyu tanımıyorum…”

E la blond?23

Blond’u tanıyacak gibiyim.”

“Kim bakayım?”

“Fakat pek sür24 değilim. Bilmem benzetiyor muyum?..”

Kem port, dit!25

“Sanırım ki bizim köyden. Belki de bizim kartiye’den.”26

Drol!27 Dünyada ne kadar güzel varsa hepsi de sizin köyden, sizin mahalleden mi olur?”

“Hepsi değil amma bazıları… Ne sandın ya! Bizim köy cennetten bir parça… Bunlar da hurileri…”

“Fenerbahçe’den mi?”

“Hayır… Kuşdili’nden…”

“Ben o dilden anlamam… Fener âlemleri nasıl gidiyor? Mond28 geliyor mu?”

“Ne gezer!.. Sizin şu jarden’iniz29 yok mu?.. ‘Papas’ın bağını da kuruttu; Fener’in parlaklığını da söndürdü; Moda’yı30 da eskitti… Şimdi buradan başka her yer dezer!31

6

Arkadaşıyla bu kısa konuşma esnasında Bihruz Bey’in zihninden birçok düşünceler geçmişti:

Ne münasebet… Kadıköyü gibi burjuva kartiye’de 32 bu derece şık bir ekipaj bulunsun… Ne münasebet?.. Orada oturanlar hep malum… “Blond’u tanırım.” demesi de ağız… Tanısaydı öyle mi dururdu?.. Oh! Kel bote divin!33 Sürtu kel gu ekselân!34 Benim ekipaj’a ne kadar dikkatli bakıyordu!.. Gerçekten zevk sahibi olduğunu bu da ispat etmez mi? Acaba kimdir bu blond? Şüphesiz ün jön fiy blond.35 Lakin şu Keşfi’yi nasıl savayım? O vakit çabuk anlaşılır; bakalım iltifat bana mı yoksa ona mı? Kimin nesi olduğunu öğrenmek kolay; takip eder, gittiği yeri öğrenirim…

Bu düşüncelerinden de anlaşıldığına göre, Bihruz Bey landonun Kadıköyü tarafından olduğuna ihtimal vermiyor ve arkadaşı Keşfi Bey’in, “Landoyu her ne kadar görmemişsem de sarışın hanımı tanıyacak gibiyim.” deyişine inanmamakla beraber şüpheden bütün bütün de kurtulamıyordu.

Bu zarif landoyu Kadıköyü’ne yakıştıramıyordu; çünkü pek alafranga beylerle arkadaşlık ede ede onlardan edindiği bazı garip fikirler cümlesinden olarak Bihruz Bey, İstanbul’un mahallelerini, birincisi kendi gibi nobles36 yani asalet ve itibar sahibi olan sivilize37 kibarlara; ikincisi burjuva38 sınıfına, yani medeni fikirlerden pek o kadar haberi olmayan kaba tabiatlı orta hâlli halka; üçüncüsü de esnaf takımına mahsus olmak üzere üç bölüme, üç sınıfa ayırıyordu. Hâlbuki böyle sosyal bir sınıflandırma bahis konusu olduğu takdirde Kadıköyü’nü ikinci değil hatta birinci sınıfa dâhil etmek elbette daha doğru olurdu.

Arkadaşı Keşfi Bey’in “Sarışın hanımı tanırım.” demesini gerçekten fazla ihtiyat düşüncesiyle söylenmiş bir yalan saymasındaki sebep ise şu idi: Güya Keşfi Bey bu yosmaya kur39 yapacak olursa -kendi köyünden bulunduğu ve zaten tanıdığı için- Bihruz Bey’in bir şey demeye hakkı ve rekabete kalkışmaya yüzü olmayacak. Hâlbuki kendisi nerede, Keşfi Bey neredeydi?.. O, basit bir burjuva çocuğu, kendi ise asil bir paşazadeydi… Sonra zenginlik, şıklık, zarafet vs. bakımından aralarındaki fark, Küçük Çamlıca ile Kadıköyü arasındaki fark kadar büyüktü… Landonun içindeki sarışın yosmanın bu farkı görmemesi, bilmemesi, Bihruz Bey’in fikrince mümkün değildi. Meselenin bu yönü gerçi öyle ise de kadın bir aralık arkadaşına da bakmış ve gülümsemişti… Buna ne mana verilebilirdi?.. Bu bakışın manası Keşfi Bey’e apaçık, “Bey, sen o arabaya hiç de yakışmıyorsun… İn oradan!..” demek değil miydi?.. Yoksa kendisine karşı, “Beyefendi, böyle adi adamlarla niçin görüşüyorsunuz?” veyahut “Yanınızda bu herif bulunmasaydı size daha başka türlü bakacaktım…” manasına mı geliyordu?.. İşin hakikatini anlamak Bihruz Bey için çok önemliydi. Bu da ancak Keşfi Bey’in atlatılıp savulmasına bağlıydı. Davetsiz misafirini yanından defetmek için zihninde bir çare arayıp dururken bu çare kendiliğinden zuhur etti. Keşfi Bey, “Mon şer, ben biraz da parka gireceğim. Arkadaşlardan birisiyle randevu’muz40 vardı. Bakayım gelmiş mi.” diyerek arkadaşından müsaade istedi.