Recaizade Mahmut Ekrem – Araba Sevdası (страница 3)
Mirasyedi beyefendinin kendi sefahat masraflarından başka hemen hiçbir masrafı yoktu. Eline her ay yüz elli altın kadar para geçtiği hâlde yine de sefahatine yetmiyordu.
O sıralardaydı ki beyin Arapça ve Farsça özel öğretmenleri, artık soğuk karşılanmaya başladıkları için birer birer konaktan ayaklarını kestiler. Yalnız Mösyö Piyer adındaki özel Fransızca öğretmeni, beyin nabzına göre şerbet veren kurnaz bir ihtiyar olduğundan onun eskisi gibi derslere devamına müsaade edildi ve hatta dört altından ibaret aylığı da altı liraya çıkarıldı.
Hemen bütün mirasyedilerin düşündüğü gibi Bihruz Bey de babadan kalma serveti yemekle bitmez tükenmez sanıyor, har vurup harman savuruyordu. Sonunu hiç düşünmeksizin ulu orta giriştiği ölçüsüz sarfiyata önce paralardan başlandı. Para suyunu çekince İstanbul tarafındaki en az gelir getiren dükkânlar birer birer defedildi. Daha sonra Beyoğlu’ndaki önemli mağazalara sıra geldi. Bunlar da elden çıkarıldı. Gelir namına Galata’da bir han kalmıştı. Nihayet o da okutuldu. Mülk olarak kala kala Süleymaniye’deki konakla Küçük Çamlıca’daki köşkten başka bir şey kalmamıştı. Bu mali çöküntüye rağmen Bihruz Bey, dalmış olduğu sefahat bataklığında arabasıyla, debdebesiyle ve etrafını saran dalkavuklarıyla yuvarlanıp gitmekte hâlâ devam ediyordu. Çünkü annesinin renk renk kadife mahfazalar içinde, çekmeceleri süsleyen mücevherlerine henüz el sürülmemiş, yine valide hanımın şahsına ait diğer beş on parça emlakına henüz dokunulmamıştı.
5
Çamlıca Parkı’nın açılacağını herkesten önce haber alan Bihruz Bey, daha mart başlarında annesini zorlaya zorlaya sayfiyeye taşınmaya razı etmiş ve Küçük Çamlıca’daki köşke taşındıklarının ertesi günü hemen
Araba ile hayvanlar, parkın açılışından iki hafta sonra gelip yetişti. Bihruz Bey de hemen o haftadan itibaren her cuma ve pazar günü parkta boy göstermeye başladı.
Araba gerçekten o senenin moda rengi olan gayet açık tatlı sarıya boyanmıştı. İki yanında büyük, süslü ve yaldızlı harflerle “M. B.” markası okunuyordu. Tekerleklerinin çubukları incecik fakat kendisi ziyadesiyle yüksek, zarif, göz alıcı ve halk deyimiyle kız gibi bir şeydi.
Macar atlarının en güzellerinden olan kır hayvanlara gelince; bunların da gerek boyları gerekse renkleri arabaya son derece uygun olduğu gibi koşum takımı da bittabi en âlâsındandı.
Mevsimin modasına göre, bazen koyu bazen açık renkte gayet dar elbisesi, bal rengi eldivenleri, ufarak fesiyle yan taraftan yüzünün yarısı Frenk gömleğinin dimdik duran yüksek yakasıyla örtülmüş, bileklerinden aşağı ellerinin yarısından ziyadesi yine o gömleğin enli ve kolalı manşetleri içinde saklanmış olduğu hâlde, Bihruz Bey arabanın daima seyis yerinde bulunarak hayvanların terbiyesini tutar; parlak düğmeli lacivert ceketi, malta renginde açık ve dar pantolonu, diz kapaklarına kadar çıkan uzun konçlarının yukarıdan tersine kıvrılmış tarafı beyaz, oradan aşağısı siyah çizmeleriyle kurum kurum kurulur; beyinkinden daha açık kırmızı büyücek fesiyle seyis de kendine mahsus yerde oturur, beyefendinin hareketlerine dikkat ederdi.
Binaenaleyh Bihruz Bey’in
Bihruz Bey bu gezintilerde araba kullandığı zamanlar birisini çiğneyip de bir kazaya meydan vermemek veya arabayı bir yere çarptırıp da bir sakatlık çıkarmamak için gerek kendi hayvanlarına gerekse öndeki ve gerideki arabaların hareketlerine mütemadiyen dikkat etmek zorunda bulunduğundan etrafına bakınamaz ve kimseyi göremezdi. Zaten bakmak ve görmek de istemezdi. Çünkü maksadı görmek değil, sadece görünmek, debdebesini, arabasını, şık ve cici elbiselerini göstermek, orada araba kullanan alafranga şık beylerin arasında birinciliği kimseye kaptırmamaktı. Bunda başarı sağladığına da tamamıyla emindi. Şu kadar ki o kıyafette, o vaziyette ve bilhassa o kalabalık içinde araba kullanmak yorgunluğuna uzun müddet dayanamadığından hem dinlenmek hem de
Yine bir gün arabasıyla oralarda dolaşıp eğlenirken kalem arkadaşlarından kendisi gibi şık fakat arabalı değil, hatta hayvanlı da değil, yaya bir genç, Bihruz Bey’in arabasına yaklaşarak beyefendiye
Aynı lando biraz sonra ikinci defa yanlarından geçerken o beyaz yaşmaklı, az önceki hareketlerini tekrarlayınca Bihruz Bey’le arkadaşı konuşmaya başladılar:
“
“
“
“Landoyu tanımıyorum…”
“
“
“Kim bakayım?”
“Fakat pek
“
“Sanırım ki bizim köyden. Belki de bizim
“
“Hepsi değil amma bazıları… Ne sandın ya! Bizim köy cennetten bir parça… Bunlar da hurileri…”
“Fenerbahçe’den mi?”
“Hayır… Kuşdili’nden…”
“Ben o dilden anlamam… Fener âlemleri nasıl gidiyor?
“Ne gezer!.. Sizin şu
6
Arkadaşıyla bu kısa konuşma esnasında Bihruz Bey’in zihninden birçok düşünceler geçmişti:
Bu düşüncelerinden de anlaşıldığına göre, Bihruz Bey landonun Kadıköyü tarafından olduğuna ihtimal vermiyor ve arkadaşı Keşfi Bey’in, “Landoyu her ne kadar görmemişsem de sarışın hanımı tanıyacak gibiyim.” deyişine inanmamakla beraber şüpheden bütün bütün de kurtulamıyordu.
Bu zarif landoyu Kadıköyü’ne yakıştıramıyordu; çünkü pek alafranga beylerle arkadaşlık ede ede onlardan edindiği bazı garip fikirler cümlesinden olarak Bihruz Bey, İstanbul’un mahallelerini, birincisi kendi gibi
Arkadaşı Keşfi Bey’in “Sarışın hanımı tanırım.” demesini gerçekten fazla ihtiyat düşüncesiyle söylenmiş bir yalan saymasındaki sebep ise şu idi: Güya Keşfi Bey bu yosmaya