Пол Бенджамин Остер – Kehanet Gecesi (страница 3)
Dolmakalemime yeni bir mürekkep kartuşu yerleştirdim, defterin ilk sayfasını açtım ve en üstteki satıra baktım. Nasıl başlayacağımı bilemiyordum. Bu girişimimin amacı özel bir şey yazmak değil, yazma yeteneğine hâlâ sahip olduğumu kendime kanıtlamaktı; bunun da anlamı, bir şeyler yazabildiğim sürece ne yazdığımın önemi olmadığıydı. Ne yazsam olurdu, herhangi bir cümle yeterliydi, yine de o deftere yazdığım ilk satırların aptalca şeyler olmasını istemiyordum; böylece sayfadaki küçük karelere, beyaz kâğıdı enlemesine ve boylamasına kateden ve o beyazlığı minik, birbirinin eşi kutulardan oluşan bir araziye çeviren sıra sıra açık mavi çizgilere bakarak zaman geçirdim; düşüncelerim o ince çizgili alanlara girip çıkarken birkaç hafta önce arkadaşım John Trause ile yaptığım bir konuşmayı hatırladım. Birlikteyken kitaplardan pek söz etmezdik, ama o gün John bana gençken hayranı olduğu romancılardan bazılarının kitaplarını yeniden okuduğunu söyledi; bu kişilerin yapıtlarının zamana karşı koyup koyamadığını merak ediyordu, aynı zamanda yirmi yaşındayken yaptığı değerlendirmelerin bugün için de, neredeyse yolun yarısına gelmişken geçerli olup olmadığını bilmek istiyordu. On tane yazara değindi, yirmi yazara, Faulkner ve Fitzgerald’dan Dostoyevski’ye ve Flaubert’e kadar herkese sıra geldi, ama aklımdan hiç çıkmayan ve şimdi, önümde açık duran mavi defterle çalışma masamda oturduğum sırada aklıma gelen, konunun dışına çıkarak Dashiell Hammett’in kitaplarından birindeki bir anekdotla ilgili söylediği şey oldu. “Bunun bir yerinde bir roman gizli,” demişti John. “Bunu kendim yapmayı isteyemeyecek kadar yaşlıyım artık, ama senin gibi genç bir punk bunu gerçekten işleyebilir, iyi bir iş çıkarabilir. Müthiş bir malzeme. Yapacağın tek şey, bundan bir hikâye çıkarmak.”[2]
İki hafta önce John’la bu bölüm üzerinde tartışmamızdan beri bu öyküyü ayrıntılarıyla anlatmaya kalkışmak isteyebileceğim aklımın ucundan bile geçmemişti. Bunun iyi bir malzeme olduğunda onunla hemfikirdim; iyiydi, çünkü hepimiz bir yerde yaşadığımız hayatı bırakmayı düşünmüşüzdür; iyiydi, çünkü şu ya da bu zamanda hepimiz bir başkası olmayı istemişizdir; ancak hemfikir olmam düşüncemi gerçekleştirmek istediğim anlamına gelmiyordu. Ama o sabah, neredeyse dokuz aydır ilk kez çalışma masamda oturmuş yeni satın aldığım deftere bakarken, beni sıkıntıya sokmayacak ve cesaretimi kırmayacak bir açılış cümlesi bulmaya çabalarken, şu eski Flitcraft olayını bir denemeye karar verdim. Bu düşüncem bir bahaneydi elbette, işe girişmek için bir yol arıyordum. Birkaç tane ilginç sayılabilecek fikir çiziktirebilirsem en azından başladım diyebilirdim, yirmi dakika sonra kalemi elimden bıraksam ve bir daha ona asla elimi sürmesem de. Böylece dolmakalemimin kapağını açtım, ucunu mavi defterin ilk sayfasının en üstündeki satıra değdirdim ve yazmaya başladım.
Sözcükler hızla döküldü kâğıda, akar gibi, görünüşte beni fazla zorlamadan. Bu bana şaşırtıcı geldi, ama elimi soldan sağa götürebildiğim sürece bir sonraki sözcük hep hazırda bekler gibiydi, kalemimin ucundan çıkmak için bekliyordu. Benim Flitcraft’ımın adı Nick Bowen’dı. Otuzlu yaşlarının ortasında olan bu adam, New York’ta büyük bir yayınevinde çalışıyordu, Eva adında bir karısı vardı. Hammett’in prototipinin örneğini izleyen Bowen, işinde mutlaka iyiydi, meslektaşları ona hayrandılar, para sorunu yoktu, mutlu bir evliliği vardı filan. Ya da sıradan bir gözlemciye böyle görünüyordu, ama benim anlattığım şekliyle hikâyemin başlangıcında Bowen bir süredir huzursuzdu. İşinden sıkılmıştı (bunu açıkça söylemeye yanaşmasa da), beş yıldır Eva’yla görece sağlam ve huzurlu bir birliktelik yürüttükten sonra evliliği tıkanma noktasına gelmişti (bu gerçekle yüzleşmeye de cesareti olmamıştı). Tomurcuklanan hoşnutsuzluğu üzerinde kafa yormak yerine Nick boş zamanlarını Tribeca’nın Desbrosses Sokağı’ndaki bir tamirhanede geçirmekte, evliliğinin üçüncü yılında satın aldığı ve şimdi bozuk olan Jaguar’ın motorunu yeniden adam etme konusundaki uzun vadeli projeyle meşgul olmaktadır. New York’un saygın bir yayınevinde üst düzeyde genç bir editördür ama aslında elleriyle çalışmaktan hoşlanmaktadır.
Hikâyenin başında, Bowen’ın masasında bir roman dosyası durmaktadır.
Paket bir cuma günü akşamüzeri ulaşır Nick’in masasına, Nick birkaç dakika önce hafta sonu tatiline çıkmıştır. Pazartesi sabahı işe geldiğinde dosya masasının üzerinde durmaktadır. Nick, Sylvia Maxwell’in öteki romanlarını hayranlıkla okumuştur, bu yüzden buna başlamak için can atar. Ancak daha ilk sayfayı çevirdiğinde telefonu çalar. Asistanı, Rosa Leightman’ın resepsiyonda olduğunu, kendisini birkaç dakikalığına görmek istediğini bildirir. İçeri gönder, der Nick ve romanın başlangıç cümlelerini (
Bowen’ı ise, özellikle kendime benzemeyen biri olarak yarattım, benim zıddımdı. Ben uzun boyluyum, bu yüzden Bowen’ı kısa boylu yaptım. Benim saçlarım kızılımsıdır, onunkilerse koyu kahve oldu. Ayakkabı numaram kırk beştir, Bowen’ınki kırk oldu. Onu bildiğim birine benzetmedim (en azından bilerek yapmadım bunu), ama onu zihnimde oluşturmayı tamamlayınca şaşırtıcı derecede gerçek göründü gözüme, neredeyse görebilecek gibiydim onu, sanki odaya girmiş ve yanıma gelmişti, elini omzuma koymuş masaya bakıyordu, yazdığım sözcükleri okuyordu… kendisine kalemimle hayat vermemi izliyordu.
Nick sonunda Rosa’ya oturmasını işaret eder, Rosa masanın karşı tarafındaki bir koltuğa oturur. Uzun bir süre duraksarlar. Nick yeniden soluk almaya başlamıştır, ama aklına söyleyecek hiçbir şey gelmez. Sessizliği bozan Rosa olur, hafta sonunda kitabı okuyup okumadığını sorar Nick’e. Hayır, der Nick, çok geç ulaşmış büroya. Benim elime ancak bu sabah geçti.